21 Mayıs 2013 Salı

Dünya Süt Gününde Fuat’ın Ahırı / Sabahattin Gencal


Su bardakla, ekmek ekmek sepetiyle, yemek tabakla ikram edilir. Bu genellemenin istisnası yok mu? Olmaz olur mu? Suyu testiden içmedik mi hiç, somun ekmeğini elimizle doğramadık mı, yemeği tavada yemedik mi? Bunları geçelim, pınar başlarında azığımızı yemedik mi? Niye mi böyle bir giriş yapıyorum:

Duygularımızı şiirle, düşüncelerimizi makaleyle, olayları haber yazılarıyla paylaşıyoruz genellikle. Ama ben,  olaydı, durumdu, haberdi, duyguydu, düşünceydi demeden içimden geçenleri, içimden geldiği gibi yazacağım. Yazarken çekinmiyor değilim. Öğrencilerim: “Hocamız yazı türleri üzerinde titizlikle dururdu; şimdi ne oldu ki…” demezler inşallah. Eskiden böylesine yazılar için bir kılıf uyduruyor, bu da bir çeşit denemedir diyordum.

Girişi fazla uzatmak hiç de iyi olmuyor. Onun için konuya gelelim:

2013’ün 18 Mayıs’ı Başiskele’deki evimizdeyiz. Bir telefon konuşmasından kayınbiraderimin rahatsızlandığını öğrenince İstanbul’a doğru yola koyulduk. Eşimle birlikte, hakkında Anıt Öğretmen başlıklı bir akrostiş yazdığımız Selahattin Ağabeyimizin rahatsızlığı çok üzmüştü bizi.

Büyük oğlum Harem’den aldı bizi. Doğru Üsküdar’da oturan ağabeyimizin yanına gittik. Hamd olsun öyle korktuğumuz kadar rahatsız değildi.

Hasta ziyaretinden sonra büyük oğlum Fuat’ın oturduğu Çavuşbaşı’na geçtik. Çok geçmedi küçük oğlum Ahmet de geldi. Aile toplanmış olduk. Aile bireylerinin bir arada olması güzel elbette.

“Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerini, duyduklarını anlatın.” diyecekler için anlatmaya çalışalım:


Torunuma bir senorya planlamasını ve ona göre fotoğraf çekmeye başlamasını söyledim. Çok geçmedi çekime başladık. Ahıra girdik, büyük baş hayvanlarla fotoğraflar çektik. Kümese girdik. Meyve ağaçlarının yanında durduk. Sebzeliği gözledik. Asmanın dibinde, çiçeklerin yanı başında durduk. Şurada burada durarak uzak manzaraları da çektik… Bunları paylaşmayı düşünüyordum. Malum, uzun yazıları okuyamıyoruz; onun için fotoğrafların ilgi çekici olacağını düşünüyordum. 

Düşündüğümle kaldım. Fotoğraf makinesinin hafızasında ne olmuşsa tüm fotoğraflar silindi. Ne yapalım olup bitmiş olana çare yok. Bereket küçük oğlum Ahmet, kendi fotoğraf makinesiyle birkaç kare çekmişti. O karelerden birkaçını olsun kullanırız. Eski fotoğraflar da var. İdare edeceğiz işte.
Eskiden böyle fotoğraf makineleri, kameralar, mameralar yoktu. Kelimelerle resim çizerdik. Şimdilerde kelimelerle resim çizmeyi hepten unuttuk. Birkaç ana çizgi çizelim, siz tamamlayın artık.
Sanki Fuat’ı teftiş ediyormuş gibi ahıra girdik. Eşim, ben, Ahmet kenarda duruyoruz. Fuat inekler arasında. Bize onları birer birer takdim ediyor. Torunum da fotoğraf makinesiyle habire çekim yapıyor…
Fuat, Trabzon’dan sütü yağlı olduğu için getirttiği ineği göstererek “Bu Hamucera’ya benziyor mu?”diye sordu. Gözüm yine doldu.

Ben zaten hassas biriyim. İhtiyarlayınca hassasiyetim o kadar arttı ki hiç sormayın. Hemen zaman tüneline girdim. Taa, 60 yıl öncesine gittim. Fuat, benim anılarımı kim bilir kaç defa dinledi ağzımdan. Onun için unutamadığı bu günleri hatırlatarak zaman tünelinin düğmesine basmış oldu.
Trabzon’un bir orman içi köyünde yaşıyorduk. Baharları komlara, yazları yaylaya çıkardık. 8-10 ineğimiz vardı. Bunlardan Hamucera’yı (Çilek’i) hatırlıyorum. En yaşlı, en sevilen ineğimizdi. Gurbetteki babam ve amcam mektuplarında bizden olduğu gibi Hamucera’dan da haber sorarlardı. Tabii, cevaplarda da …

İnsan Hamucera’yı hatırlar da dedemizi hatırlamamız mı? O bambaşka bir adamdı. Kendi sığırlarının çobanı, tarlalarının çiftçisi, işlerinin ustasıydı. Adam gibi adamdı vesselam. Yayla’da sığır beklerken bazen ben de giderdim onunla. Sığırların dilinden anlıyordu. Çok yoğun sis olurdu yaylada. Komşular sığırlara ayrı ayrı ziller takarlardı ki sisler de hangisinin nerde olduğu anlaşılsın diye. Bizim de bir iki ineğimizde zil vardı; ama gereksizdi. Dedem seslendi mi nerde olduklarını haber verirlerdi.
Bazen düşünürüm abartıyor muyum acaba? Öyle ya 60 yıl geçti.  Fuat’ı görünce abartmadığıma kani oluyorum. Fuat da konuşuyor ineklerle. Evet, inekle, keçiyle hatta tavuklarla da, hatta hatta köpekle de, kediyle de...

Ben anılarda yaşarken eşim bir şeye dikkat etti. Siyah, başında beyaz ayna olan küçük tosuncuk ineğin bacakları dibinde yatıyor. Ezilmesinden korktuğunu söyledi. Fuat tatmin edici cevap verdi. Demek anneler başka açıdan bakıyor.
Yine, dedemle Fuat’ı karşılaştırıyorum. İneklerimizin hepsine güzel isimler verirdi dedem. Baktım Fuat da aynı biçimde onlara güzel isimler veriyor. Her ineğin sanki kendine özgü bir şahsiyeti var. "Maşallah" dedim içimden. İnsanlarımıza, bireylerimize böylesine değer vermiyoruz ki: “Bir kişi şehit oldu.” diyoruz. “Şehitlerimizin oranı azaldı.” diyoruz. İnsanlar böyle rakamlarla oranlarla anılır mı? Daha kötüsü “Bir kişi için şey mi toplanır.” diyenler de olmuyor değil.

Eşim annelik açısından, ben bir başka açıdan baktık ineklere. Başkası görseydi bir başka açıdan bakabilirdi. Örneğin Fuat sağmal ineklere ayrı yem veriyor, birkaç ay sonra ilk doğumunu yapacak ineğe ayrı yem veriyor. Tabii tosuncuğu da başka türlü koruyor. Böyle yapmayıp da hepsine eşit verseydi ne olurdu? Sağmalların sütü azalırdı, tosuncuk hepten aç kalırdı. Demek ki mühim olan eşitlik değil adalettir. Konuyu güncel konulara transfer edelim. Babaları çok zengin olanlarla, babaları çok fakir olanları eşitlik adına aynı sınava tabi tutarsanız ne olur? Derin konulara girmeden ahırdan çıkalım.

 İçinizden diyorsunuz ki “Ya bu ne ahırmış. Bilmem nerelerde verilemeyen dersleri buradan alıyor insan.”  Eee, o kadar olacak. Bu ahır Dinko’nun ahırı değil Fuat’ın Ahırı.



Fuat’ın meyvelerini saymadım, sayamadım. Erikti, kirazdı, elmaydı, armuttu, ayvaydı, incirdi, kiviydi, zeytindi. Birkaçının altında fotoğraf çektirdik. Asmanın altında da çektirdik. Bir ara bahçenin kenarındaki kavak ağaçlarını sordum. Bu ağaçları kesme nedenini anlattı. Tatmin olmadığımı görünce ister istemez asıl nedeni söyledi: Komşunun hasta olan çocuğu polenden rahatsız oluyor da… Yine gözlerim doldu. Fuat da tıpkı dedem gibi, durumu hiç kimseye söylemeden kestirdi ağaçları. Eee, hayvanları, bitkileri o kadar seven insanları sevmez mi?



Zaman zaman ağaç kütüklerinde oturdum. Bazen de taşlar üzerinde. Bahçeyi neden doğru dürüst düzeltmediğini sordum. Şimdilik hiçbir masraf yapmıyor. Beklediği bir şey var, o geçekleşirse evi de müştemilatı da, bahçeyi de …

Kümesi de denetledik adeta. Ben yumurta alır gibi pozlar vermeye çalıştım. Ama olmadı. Torunum ikide bir gülmemi, kasılmamamı ihtar etti bana.  Ne yapalım beceremiyorum işte.

Tavukların, ördeklerin arasında da poz verdim. Bu arada annelerini birkaç hafta önce kaybeden ikiz keçileri teselli etmeye de çalıştım. İkizle annelerinin üzerine çıkar ağaç yaprakları yemeğe çalışırlardı; ama şimdi uzanamıyorlar. Ben sevmesini de pek beceremiyorum. Eşim, “Dedesi şöyle yap, dedesi böyle yap.” deyip durdu.

Fuat’ın bahçesini bir de domateslerin, biberlerin, patlıcanların, fasulyelerin kabakların, kara lahanaların yetiştiği zaman da görmek lazım.

Fuat su kuyusunun yanında ve asmanın altında birkaç koltuk da attı. Komşularla oturuyor, gözlemelerini yerken ayranlarını içiyorlar. Eşim rahatsız olmasa biz de otururduk. Sağlık olsun diyerek eve çıktık. Evde de birkaç poz verdik. 



Ben özellikle kütüphanenin önünde poz vermeyi istedim. Malum kütüphanelere önem vermiyoruz. Dediklerine göre bazıları kütüphanelerin metreyle ansiklopedi ve güzel ciltli kitaplar siparişi veriyorlarmış. Bu günler o da yok. Bu eksikliğe de dikkati çekeriz belki dedim içimden.

Küçük oğlum Ahmet çok yorgundu. Okulda bizzat planlayıp yönettiği İngilizceyle ilgili bir etkinlikten çıkar çıkmaz gelmişti. Ahmet’in çalışmasını sadece baba olarak değil bu işlerden az çok anlayan bir öğretmen, bir yönetici olarak takdir ediyorum. Sözün burasında Sınıf Öğretmenliğinin geliştirmesiyle ilgili yüksek lisans tezim olduğunu da ekleyeyim ki  duygusal olmadığım anlaşılsın. Ahmet, 96 öğrencisini etkinlikte görevlendirdi. Çocukların seviyelerine göre hepsine farklı sürelerde, farklı konularda, farklı görevler verdi. Bu az başarı değildir.

Diyeceksiniz ki, Fuat’ın bahçesini, hayvanlarını anlatırken sırası mı Ahmet'ten söz etmek. Belki değil; ama ağacın altında otururken, kütüğün üzerinde otururken okuldan da söz ediyoruz, şurdan buradan da. Dua edelim ki şurdan burdan konuşmaları yazmıyorum.

İnsan bir günde ne kadar çok şey görüyor. Ne kadar çok duygularla haşır neşir oluyor. Ne kadar çok düşünce altında eziliyor. Öyle değil mi? Başiskele'de sakin sakin otururken ağabeyimizin hastalık haberi ile yola düşüyoruz. Yolları görmeden ağabeyimize gidiyoruz. Ağabeyimizin o kadar da fena olmadığını görünce ruhumuz açılıyor ve Fuat’ın mekânını denetlerken, Ahmet’ten neler yaptığını soruyoruz…

19. Mayıs’ta Başiskele’ye dönüyoruz.

Bugün 20 Mayıs 2013. Aslında bir yazı dizisi olabilecek haberleri, duygu ve düşünceleri birkaç sayfada heba ediyoruz. Hiç değilse şöyle okkalı bir cümle bitirelim yazımızı:

Doğayı, bitkileri ve hayvanları sevebilenler insanları da sevebilir. Sevgileri paylaşanlar mutlu olabilir.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli

Not: 

Bugünün Dünya Süt Günü olduğunu bilmiyordum. Bakanlıkça her yıl kutlanan 21 Mayıs Dünya Süt Gününde Fuat'ın Ahırı'nı yazmış oldum. Buna tevâfuk diyebilir miyiz?  

Bu notu yazı yayınlandıktan sonra yazıyorum. Başlığa da bir ek yaptım. Şimdiye kadar Dünya Süt Gününü hiç kutlamadığım için ne diyeceğimi bilemiyorum. Süt üretimi polikikalarını yeniden gözden geçirmeyi dilemek boşuna mı olur? Evet, yeniden gözden geçirilecek başka meselelerimiz olmalı. 

Fuat'ın Ahırından bunca ders çıkartılabileceğini ben de tahmin etmiyordun doğrusu.

Bakın, zayıf tarafımızı vurgulamış oldum: hep tahmin ile uğraşıyoruz. Nerde bilimsel görüşlerimiz? 

*************************************
*************************************

17 Mayıs 2013 Cuma

Atatürk diyor ki:




Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize,

görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun,

en evvel, her şeyden evvel

Türkiye'nin istikbaline, kendi benliğine, millî an'anelerine

şman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.

Mustafa Kemal Atatürk, 1922


************************************************************************
*************************************************************************

13 Mayıs 2013 Pazartesi

33 Sene Talebelikten Sonra öğrendiğim 8 şey


Hâtim-i Esam hazretleri, hocası Şakîk-i Belhî hazretlerinin yanında 33 sene kalır, ilim tahsil eder. Hocası, bu zaman içinde ne öğrendiğini sorduğu zaman, sekiz şey öğrendiğini söyler ve bunları hocasına şöyle arz eder:
-Efendim,
öğrendiklerimden birincisi, insanlara baktım, herkesin bir şeyi seçip sevdiğini gördüm. Seçtikleri ve sevdikleri şeyler, onlara mezâra girinceye kadar, arkadaşlık ediyor. Kendi kendime dedim ki, dünyâda öyle bir dost seçmeliyim ki, mezâra benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibâdetlerden başka sâdık dost bulamadım ve ibâdetlere sarıldım.
Efendim, öğrendiklerimin ikincisi; çok kimseyi, nefsin şehvetleri peşinde koşuyor gördüm. Şu âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Allahü teâlâdan korkarak nefislerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir.)
Kur’ân-ı kerîmin doğru olduğuna tâm inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim.
“Sizden ayrılacaktır!”

Efendim, öğrendiklerimin üçüncüsü; herkesi dünyâda bir sıkıntıya girmiş, dünyâlık toplamaya uğraşıyorlar gördüm. Sonra bir âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle berâber kalacaktır!)
Dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukarâya dağıttım!

12 Mayıs 2013 Pazar

Anneler günü kutlu olsun / Sabahattin Gencal




Dünyada öğretilen
tüm bilgilerin hiç biri,
bize
bir ananın bir bakışının,
bir kelimesinin verdiği şeyi
anlatamaz.

Wilhelm Raabe

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var / Ataol Behramoğlu

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu


VIII. Uluslararası İzmir Şiir Buluşması
Onur Konuğu Ülke: Fransa
Onur Konuğu Şair: Ataol Behramoğlu


Konak Belediyesi’nin düzenlediği 8’inci İzmir Uluslararası Şiir Buluşması, dünya şairlerini İzmir’de bir araya getiriyor. Bu yıl usta şair Ataol Behramoğlu’nun Onur Konuğu olduğu şiir buluşmasına Fransa da Onur Konuğu Ülke olarak katılıyor. Yurtdışından; Claire Lajus, Elif Labuxiere Michelle Cassire, Jorge Torres, Paola Rufilli ve Blandine Merle gibi şairler etkinliğe renk katacak. Etkinliklerde dostluk ve sevgi mesajı dünyaya İzmir’den yayılacak. Uluslararası etkinlik; salonlarda, sokaklarda, meydanlarda de sürecek. 
Devamı http://www.konak.bel.tr/haberler.php?isl=3411
*
Şiir nedir Behramoğlu için. Şiir Üstüne Bazı Düşünceler adlı şiirinden bölümler onun cevabı aslında.
“Şiir organik bir şey olmalıdır
Kendi yaşamımızdan fışkırmalıdır
(...)
Gerçek bir insan yüzü, gerçek bir doğa, gerçek bir toplum
yansımalıdır anlattıklarından”
Şiirlerini okuyanlar, bu düşüncelerin izdüşümünde yeniden kitaplarını okuma gereksinimi duyacaklardır.
*
Ataol Behramoğlu (d. 13 Nisan1942, İstanbul), şair, yazar, çevirmen, edebiyatçı.
Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağının önde gelen yazarları arasında yer alan bir edebiyatçıdır.
Devamı Vikipedi, özgür ansiklopedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Ataol_Behramo%C4%9Flu
*
Ayrıca bakınız:
Ataol Behramoğlu Şiirleri, Şiir Perisi http://www.siirperisi.net/sair.asp?sair=26
Ataol Behramoğlu Şiirleri, -şehir.com. http://www.e-sehir.com/siirler/yazar20.html#.UYnKGqLwk_S
Ataol Behramoğlu Şiirleri, Şair Bul,  http://ataol-behramoglu.sairbul.com/
Başka Biri Olacaksın İstemesen de.../sesli şiir

*********************** 
***********************


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Yunus Emre


Selâhattin Yaşar’ın  Duru Dilli Hak Aşığı Yunus Emre adlı, Yeni Asya yayınlarından biyografik eserinde Yunus Emre’nin manevi çehresini bulmaktayız.
Yunus Emre’nin kısaca hayatı, şahsiyeti, tefekkürü, sanat anlayışı, üslûbu, dünya görüşü, tesirleri ve eserlerinin anlatıldığı bu 192 sayfalık eserle Yunus Emre’ye köprü kurulmaktadır. Bu köprüden geçersek bütün dünya âlemince sevilen Yunus Emre’yi az çok tanımış oluruz.
Yirmiden çok kaynaktan ve Yunus Emre’nin şiirlerinden yararlanılarak hazırlanan bu biyografide her bölümün başında Yunus Emre’den bir beyit veya bir kıta; bölüm sonlarında da dörtlüklerden oluşan Yunus Emre’nin şiirleri konmuştur. Ayrıca Yunus için anlatılanlar, yazılanlar ve Yunus için söylenmiş sözler kitabı zenginleştirmiştir.

Açık, duru ve anlaşılır biçimde yazılan bu eserde altını çizdiğim satırları yazmakta yarar var:
-          İlimle feyzi birlikte öğrenip yaşayan ve zülcenaheyn olarak yetişmeye gayret eden Yunus, zamanı gelince evlendi, yurt yuva kurdu, çor çocuk, iş güç sahibi oldu.
-          Yunus’un maksadı aldığı bilgiyi ve feyzi Anadolu’yu dolaşarak muhtaç insanlara ulaştırmaktır.
-          (Yunus) irşada ihlâstan ziyade bir tarikata intisap arayan zamanın yaygın anlayışına rağmen herhangi bir tarikata mensup olmadan ve dervişlik hırkası giymeden mürşitlik vasfı kazandı.
-          (Yunus) her varlıkta Allah’ın pek çok isminin tecelli ettiğini gördü. Hepsine hayran kalıp onların halleriyle hâllenmek isteyince de farklı bir haleti ruhiye içine girdi.
-          (Yunus ) bir yandan kâinatta tecelli eden Sanat-ı İlâhiyeyi tefekkür ederek ruhunu renklendirirken, diğer yandan gönlünde meydana gelen hareketlenişleri sözlerine sindirerek insanlara aksettirme gayreti içine girdi.
-          İnsanların medresenin verdiği ilme de, tekkenin aşıladığı aşka da ihtiyacı olduğunu bilen ve ikisini de öğrenerek faydasını gören Yunus’un gayesi yalnız ilmi veya aşkı seçmek değil, insan idrakinde ikisini birleştirerek aklı ve gönlü birlikte nurlandırmaktı.
-          (Yunus) nefretin olduğu yerde sevginin yeşermeyeceğini, sevginin yeşermediği yerde de İslâm’ın anlatılamayacağını, insanın yaşayamayacağını bildiğinden önce düşmanlığı ortadan kaldırmaya çalıştı.
-          Yunus’un şahsiyetinin şekillenmesinde ilk merhale insan nevinin diğer varlıklardan farkını bilmesi yani insan olduğunu idrak etmesi ve insanlığın icaplarını yerine getirmeye çalışmasıydı.
-          ( Yunus ) sözünün tesirinin söylediklerini yaşamakta olduğunu görmüştür.
-          Yunus’un sözlerinin her cins, din, dil ve milliyete mensup insan tarafından kabul edilmesinin sebebi O’nun, onlarla kurduğu gönül bağlarının sağlamlığı ve gönlünün herkesi içine alıp keyfince ağırlayacak kadar geniş olmasıydı.
-          Yunus’un üslûbunun esasını sevgi, din ve dil teşkil eder.
-          Yunus Emre bir millet ve medeniyet şairiydi. Onun kullandığı dilde esas milletin dili, temel gaye ise medeniyetin bütünüydü.
-          Yunus’un cemiyete kazandırmak istediği ideal tip: su gibi aziz ve temiz, toprak kadar verimli, bereketli, mütevazı insan tipiydi.
-          Yunus’un mezkûr ifadeleri, aslında bazı ayeti kerimelerin tefsiri mahiyetindeydi.
-          Asrının bütün karanlığına, kargaşasına rağmen Yunus’un akılları aydınlatıp gönülleri nurlandıran ve ferde iç huzuru, cemiyette sükûneti sağlayarak insana ebedi süruru tattıran sır işte o samimi,  riyasız ve karşılıksız sevgidir.
-          Ekseriyetle filozoflar düşündükçe alçalırken, Yunus gibi İslam âlim ve mütefekkirlerinin düşündükçe derinleşip yükselmeleri, hayatlarına iki cihanın gayesini sindirmiş olmalarıydı.
    Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

************************* 
**************************

1 Mayıs 2013 Çarşamba

“Oyun çocuğun gıdasıdır”diyen Dünya şampiyonu[1] Ahmet Gencal Sitemizde


           Damla'dan önce bir ara Sabahattin Gencal Web Sayfasını yönetmiştim. O sayfadaki yazıları bilgisayara almayı akıl etmiştim; ama virüsten kurtarmayı akıl edememiştim. Her nasılsa kendini kurtaran birkaç yazı oldu yine de. O yazılardan birini paylaşıyorum. 
"Kendini kurtaran yazılar" başlığı kullansam daha ilginç mi olurdu? 
Böylesine uzun yazıların herkes tarafından okunmayacağını bilmiyor değilim; ama yine de paylaşıyorum. Çünkü konu geleceğimiz, göz bebeklerimiz, sevgili yavrularımızla ilgili. 
Bilgisayar oyunları tuzağına düşen yavrularımızı düşünen yok mu? 
... Düşünen yok mu? sorusu aslında soru olmaktan öte bir feryattır, bir çağrıdır. 
Her şey çocuklarımız için...
Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
*
Ben, çocukluğumda çok az oynayan uslu bir çocuk olarak tanındım.
          Çocukluğumda körebe, ateşli, matika, foduk, dikboku oynardım; ama az oynayan çocuk olduğumu söylerlerdi. Yazın bayırlardan hartomalarla kayardım. Kışın tahtadan kızak yapardım. Birdir bir, uzun eşek oynar, takla atar; derelere giderdim, yine de her kesin nazarında az oynayan çocuktum.
           Karşılaştırınca şu yargıya varıyorum: Zamanımızın çocukları gıdasızlıktan ölüyor da haberimiz yok.
Gıda da nerden çıktı demeyelim. Çocuk gelişiminde gıda ne derece önemliyse oyun da oyuncak da o derece önemlidir. “Oyun çocuğun gıdasıdır .” diyebiliriz.
Hangi yaşta, hangi gıdaların ne ölçüde ve nasıl verilmesi gerektiği üzerinde pek fazla bir şey yapılmamıştır. Bu konu ihmal edilmiştir.
Eğlendirmek, dinlendirmek, düşündürmek, karşılaştırma yaptırmak, karar vermek, paylaşmak, arkadaşlık yapmak, adaletli davranmak… vb. gibi bir çok işlevi olan oyun ve oyuncaklar konusu göz ardı edilmiştir.
Çocuklarımız sanki gizli açlık çekiyorlar. Açık deyişle söyleyelim, akılları fikirleri oyunda olan, gece gündüz oyun oynar gözüken çocuklarımız açlıktan ölebilir. Onun içindir ki herkesin dikkatini çekiyorum.
Oyunlar, oyuncaklar ticari amaçlar için kurgulanmaktadır. Parantez içinde söyleyelim; sadece ticari amaçlar olsa iyi, korkarım ki bu işte başka parmaklar da var. Geleceğimizin parlak olmasını istemeyen…
Neyse fazla kurcalamadan konuya gelelim. Oyun ve oyuncak konusunda bir inceleme, araştırma yapmış değilim. Çok iyi bilmediğim konularda ahkâm kesmek istemem. Biz sadece dikkat çekiyor, uyarıda bulunuyoruz.

Uyarıda bulunmak yetmez tabii; herkes kendi payına düşen görevi yapmalıdır. Ben görevlerini tam olarak yapan biri olarak tanındım; ama gelin bana sorun. Kendi kuşağımla değil öğretmenlerimle kıyaslarsak birkaç adım gerideyiz.
Satrancı Öğretmen okulunda bir hocam öğretti bana. Brici Eğitim Enstitüsünde bir başka hocam öğretti bana…
Ben hiç kimseye briç öğretmedim. Satranç öğretilmesi için yönetici olarak gayret ettim. Ancak başarılı olduğum söylenemez. Torunlarıma bile doğru dürüst öğretemedim.
Psikoloji öğretmenim emekli olduktan sonra evinin bodrumunda oyuncak imal etmeye başladı; ama destek görmediği için vaz geçti. Mektuplarında bu konuyu üzülerek yazardı.
Psikoloji öğretmeni olsam, oyundan oyuncaklardan anlamış olsam bizzat işe girerdim; ama başlangıçta da belirttim ya en az oyun oynayan birisiyim. Onun için bu konuda birine müracaat etmem gerekirdi. Düşündüm taşındım sonunda buldum. Çok kişi de öyle değil mi, çareyi uzaklarda arar, bilmezler ki çare yakındadır. Ben de uzaklarda aradım; ama yakınımda buldum.
Her konuyu uzmanına vermeli değil mi? Bir düşündürücü bilgisayar oyununda dünya şampiyonu olan oğlum, İngilizce öğretmeni Ahmet Gencal’a  oyun ve oyuncaklar konusunda çalışma görevi verdim. Sipariş üzerine yazı yazılmaz; ama baba otoritesini kullandım.
Konuyu kendisine açtım. Nasıl dünya şampiyonu olduğunu sordum. Napolyon gibi cevap verdi. "Oyna, oyna, oyna." Böyle sloganları tam olarak anlayamayacağımızı onun için bizi aydınlatacak yazılar, çalışmalar istediğimizi söyledim.
Dünya şampiyonu olmamış olsaydı yine de oyun konusunu Ahmet Gencal’ın yazmasını isterdim. Bu konuda anıları ve tecrübeleri vardır.
3-4 yaşlarındayken, oyuncak arabasını öyle seviyordu ki… Bir memur arkadaşımızın, kendi gerçek arabasıyla oyuncağı değiştirme teklifini reddetti…
Ortaokuldayken, futbol oynamasının, ağabeyi tarafından kısıtlandırılmasını hâlâ unutamıyor.
Kahve hayatı olmayan, düşündüren, yararlı oyunlarla dinlenen Ahmet Gencal’ın İngilizce öğretmenliğinde çok başarılı olmasının bir sırrı da dersleri bir oyun gibi vermesidir. Oyunlarla, şarkılarla ders vermek o kadar da kolay olmasa gerek. (Ahmet Gencal oyna, oyna oyna derken acaba neyi kast etmiş olabilirdi? "İşini oyunu sevdiğin gibi sev, işi oyun oynar gibi yap, beraber çalıştıklarınla bir takım gibi ol." mu demek istemiştir.)

Ahmet Gencal’ın boş zamanı olmadığını biliyorum Yine biliyorum ki zamanı olmadığı için Fans Online adlı sitesini kapatmıştır. Buna rağmen önerimi kabul etti. Ahnes’in Web Sayfası başlıklı bir sayfayı yönetecek. Başka başka konulara girecek, ama dolaylı da olsa dikkatimizi çekecek.
                  
Dünya şampiyonu olan oğlum Ahmet Gencal’ın gönüllerin de şampiyonu olacağına inanıyorum.

                  Sabahattin Gencal, İzmit, 2009
                    ------------------------- 
                    1. Ahmet Gencal Sim City 3000 strateji oyununda "Trabzon Şehri" ile Dünya Şampiyonu oldu.

Not: Ahmet Gencal'ın Sabahattin Gencal Web Sayfasındaki yazıları ( Yukarıda sözü edilen Ahnes'in Web Sayfasındaki yazıları), maalesef kayıp yazılar arasında. Ancak Ahmet Gencal'ın psikoloji denemelerinde dolaylı da olsa oyun konusuna yer verdiği görülmektedir:  bakınız.

http://ahmetgencal.blogspot.com/2010/01/cam-onu-mahkumlari.html#more
*
http://ahmetgencal.blogspot.com/2009/08/gelecek-oyunu.html#more
*
http://www.youtube.com/watch?v=WEhnLakxDQg

May English Day 2013

*****************************************************
Öğretmenlerin dünyası öğrencileridir.
Sabahattin Gencal
*****************************************************