27 Mart 2013 Çarşamba

Derelerin ıslahı veya düşünce üretebilmek / Sabahattin_Gencal

Allah’ın izniyle her sabah internete giriyor ve “Kur’an ı Kerim Okuyorum”  adlı derleme çalışmam için 0800’e kadar çabalıyorum. Bu sabah keyifsizdim biraz. Çok kalamadım bilgisayarda, yattım.
Yatar yatmaz, başımızı yastığa koyar koymaz da uyunmuyor. Sağa sola dönüp dururken  Hindden Yemenden, çayır çimenden duygu ve düşünceler savruldu kafamda. Bu fırtınayı anlatmak ne mümkün. Becerebildiğim kadar, parça parça da olsa; her telden olsa da, daldan dala olsa da yazmaya çalışacağım. Yatağımdaki bir iki saatlik uygusuzluğumda kafamdan akanları okuyan bir makine olsa, her halde onlarca yazı yazardı. Böyle bir makine yok; artık yazabildiklerimizle idare edeceksiniz:
Çağrışımlar kategorisinde yazdığım yazılarda da söz etmiştim  ya, tekrar aklıma geldi:
“İnşallah Kur’an’ı hakkını vererek, anlayarak (12/2), düşünerek (38/29),dersler çıkartarak (54/17),sürekli ve düzenli (17/10), acele etmeden (17/106, 20/ 104, 73/4), hayata uygulama maksatlı (7/3),tebliğ etme/ insanlarla paylaşma maksatlı (16/125) okuruz.” diye yazmıştık.  Bu Kur’an ı Kerim okuma yöntemini genelleştirebiliriz. Kitap, dergi, gazete…vb. ne okursak okuyalım bu yöntemi kullanalım.
Bu genel doğruları niye tekrar ediyorum ki? Tekrar ediyorum; çünkü bildiğimizi uygulayamıyoruz. En basiti  gazeteyi bile üstün körü okuyoruz.
Bir de düşünerek okuma sorunu var. Bu konuyu tefekkürle irtibatlandırarak yazmıştık. Hatta Mustafa İslamoğlundan şöyle bir alıntı yapmıştık: (1)
Tezekkür: Geçmişe yönelik düşünce demektir. Hatırlamaya ve hafızaya dayanır.
Tedebbür: Geleceğe yönelik düşünce demektir. Hadiselerin ve eşyanın arkasına geçmek  demektir. Madrikeye dayanır ve tedbir üretmeye yarar.
Taakkul: Geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmak demektir. Zira "akil" bağ demektir.
Tefakkuh: Geçmiş, gelecek ve bunlar arasındaki bağlantıdan yola çıkarak bugüne ilişkin sonuçlar çıkarmaktır. Fıkıh da budur.


Tefekkür: Bütün bu süreçlerin tümünü kapsayan düşünme melekesidir.
Tertil ayrıdır: Kur'an'ı dura dura, sindire sindire, yedire yedire okumaktır.

Bu Osmanlıca kelimeler aklımda kalmıyor. 6T kısaltması aklıma geliyor o kadar.  Yazımda bu tür tefekkürün bilimsel çalışma yöntemlerine ne kar benzediğinden de söz etmiştim.
Aklımdan böyle böyle düşünceler geçerken bir ara kendi kendine bir tanım ortaya çıktı: “Tefekkür  fikirlerin bir amaç için kanalize edilmesidir.” Doğru ya da yanlış böyle geçti aklımdan.
Kanalize kelimesinden hareketle su kanallarına geçiverdim.
Bir ara derelerin ıslahından söz ediliyordu. Taşan, zararlı olan dereler kanallar içine alınıyordu. Hemen bağlantı kurdum: Kişilerin düşünceleri de akıyor. Bu akan düşünceleri bir havuzda toplasak düşünce havuzu oluşur muydu? Hani, ortak akıl diyorlar ya.
Düşünceleri zapt edemiyoruz ki. Bazı kanalizasyonların bu kanallara karıştığı da aklıma geldi. O zaman havuzun suyu nasıl olur biliyor musunuz? Çamurlu mamurlu olmasından, yabancı unsurları taşımasından öte iğrenç olur, zararlı olur değil mi?
En iyisi böyle düşünce havuzlarını aklımıza bile getirmeyelim mi diyeceksiniz; yoksa dereleri ıslah etmek gerektiğini mi vurgulayacaksınız. Dereleri belediyeler ıslah ediyor. Düşünce kanallarını kim ıslah edecek?
Bu çetrefilli konu sadece bu sabah kafamı meşgul etmedi. Tam 60 yıldır bu konu kafamda. 10 yaşında kadardım; Trabzon’un bir dağ köyünde yaşarken komşumuzun odasında toplanan erkeklerin anılarına kulak misafiri olmuştum. Bir Alman mühendis Trabzon’a gelmiş, akarsuları görünce “Sular böyle akar, Türkler sadece bakar.” demiş.. . –miş’li geçmiş zaman kullanmak zorunda kalıyorum; çünkü tam hatırlayamıyorum.  Bu su meselesini halledeyim derken yüzlerine gözlerine bulaştıranları geçelim. Biz düşüncelerin boşuna akmasından söz ediyorduk. Kimse kusura bakmasın düşüncesiz bir toplum olduk. Çok güzel düşünce dereleri yok değil; ama onlar da havuza değil kirli denizlere akıyor.
İnsan düşüncesiyle insandır.  Düşünce üretebilme konusu en önemli konularımızdan biridir. Öyle yatakta, sağa sola dönüp dururken halledilecek bir konu değil. Bu konuyu hal etse etse Milli Eğiitim Bakanlığı hallederdi. Ama halletmeleri şöyle dursun düşünenleri köreltmekten başka bir şey yapmıyorlar.  Ağır mı konuştum? Biliyorum az bile diyenler çok olacaktır. Ama rahatım bozulmasın diye yazmıyorum. İnşallah vebal altında kalmayız. Öyle ya “Hakikati söylemekten korkmayınız.” demiyor muyuz?
Uyku tuttu mu diye sorarsanız cevap vereyim uyku tutmadı.  Bu konu çok kişinin de uykularını kaçıracak gibi. Sağlıklı bir uygu olmazsa sağlıklı bir düşünce de olmaz. Onun için önce uykunuzu alın sonra su sorulara cevap bulmaya çalışın?
Düşünce üretebiliyor muyuz? Hemen tenkide kalkmayın. Felsefeyi, astronomiyi bir kalemde çiziyorsak düşünemeyiz falan filan demeyin. Mevcut durumda nasıl düşünce üretebileceğimizi düşünün.
Objektif düşünebiliyor muyuz? Objektiflik de ne demeyin.
Soru soracağım dedim; bu arada araya laflar da sokuşturuyorum ki bu yanlış.
Neresi doğru ki?
Kafanız iyice karıştı değil mi? Aklıma yaygın bir söz geldi: “Sular bulanmadan durulmaz.”
Kafamızın durulması,  güzel düşüncelerin üretilmesi dileğiyle.
*
Bu yazıyı paylaşayım mı paylaşmayayım mı? Bu hayati önem taşıyan konuyu böyle çarçur etmek doğru değil; en iyisi bir makale yazmak…  Makaleler öyle kolay yazılmıyor ki. Farz etki yazdık. Kimse üstüne almadıktan sonra… Onun için, doğruyla yanlışın, güzelle çirkinin, iyiyle kötünün karıştığı bir ortamda böylesine yazılar belki de daha etkili olur.
Kısaca yazıyı paylaşma kararını da oldukça zor vermiş bulunuyorum. Dereler ıslah edilmiş olsaydı böyle mi olurdu?
Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 26. 03. 2013
-------------------

25 Mart 2013 Pazartesi

Baba ve Oğulları


İnşallah Kur’an’ı hakkını vererek, anlayarak (12/2), düşünerek (38/29),dersler çıkartarak (54/17),sürekli ve düzenli (17/10), acele etmeden (17/106, 20/ 104, 73/4), hayata uygulama maksatlı (7/3),tebliğ etme/ insanlarla paylaşma maksatlı (16/125) okuruz. (http://www.fikirder.org/forum/index.php?).  Allah’ın izniyle,  böyle bir gayret içine girmiş bulunuyoruz. Açık deyişle “Kur’an-ı Kerim Okuyorum”  adlı bir derleme çalışmasına başladım. Gayret bizden takdir Allahtan.

“Kur’an-ı Kerim Okuyorum” adlı derleme çalışmam sırasında bazı çağrışımlarım olursa ki oluyor; onları da paylaşacağım. Tabii bu paylaşımım ayrı bir kategoride olacak. Daha rahat, daha serbest, daha samimi yazabileceğim.

Kur’an-ı Kerim Kalem Suresi 14. Ayette, önceki surelerde anılan kötü niteliklerin tümünü ya da bir kısmını taşıyan kişilere mal ve evlatları var diye yani zengin ve güçlüdürler diye boyun eğilmemesi ve onlara uyulmaması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Yine, mal ve evlatlarıyla kibirlenenlere de boyun eğilmemesi, onlara uyulmaması gerektiği belirtilmektedir.

Şahsen mal ve evlatlarıyla kibirlenen kişilere hiç ama hiç itibar etmedim. Daha da genelleyerek söyleyelim kibirli olanlara da itibar etmedim. Çocuklarıma, dostlarıma da kibirlilere itibar edilemeyeceği konusunu anlatmaya çalıştım:

Kibir; bir insanın servet, makam, ilim, ibadet, soy, güzellik ve kuvvet gibi her hangi bir meziyetinden dolayı  kendini başkasından üstün görme hastalığıdır.

 Kibir; hak ve hakikati kabul etmemektir.
Kibrin ne kadar tehlikeli olduğu ayetlerde belirtilmiştir.
    
 Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “ Kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete giremeyecektir.” (Mehmet Kırkıncı, http://www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=408)
*
Zaman zaman nefis muhasebesi yapmaya çalışırım. Bu konuda da yani mal ve evlarları ile kibirlenme konusunda da muhasebe yapıyorum. Malı mülkü çok olan biri değilim; ama Allah’a şükürler olsun geçinip gidiyoruz. Evlatlarımla da kibirlendiğim yok. Yalnız zaman zaman onları övmüşümdür.İnşallah bu kibir sayılmaz. Damla’da Fuat Gencal ve Ahmet Gencal tanıtım özel sayıları çıkardım. Yeri geldi kendilerine takdir ve teşekkürlerimi bildirdim. Allah bilir kalbimde bir kibirlenme yoktu.

Allah bağışlasın iki evladım var. Fuat Gencal ve Ahmet Gencal. İkisinden de raziyim. Allah da onlardan razi olsun.

Konu komşu, dost ve tanıdıklar evlatlarımı hep övmüşlerdir, takdir etmişlerdir. Bundan da, doğrusu hep kıvanç duydum. Kıvançla kibir arasında nasıl bir sınır var. Kıl kadar mı? Hep bundan çekindim.Onun için alenen hiç övmedim onları. Zaten kendini övmek, çoluk çocuğunu övmek güzel bir davranış, tasvip edilebilecek bir davranış olmasa gerek.

İşin garibi hem övmenin iyi olmadığını söylüyoruz, hem de satırlar arasında dolaylı biçimde övgüler diziyoruz. Bu çelişkiyi yaşamak da zor.
Böyle zor yazıları içinde bulunduğum ruh halini bir nebze olsun aksettirmrk için yazıyorum:

Geçenlerde küçük oğlum Ahmet’in “Görüşürüz Öğretmenim” adlı bir yazısını yayınladık. Bu yazıdan daha önce yazdığım “Emekli bir öğretmenin öğretmen oğluna mektubu” başlıklı yazıya köprü kurdum. Bu yazılarda oğlumum öğrencilerini ne kadar çok sevdiğini, tabii öğrenciler tarafından da ne kadar çok sevildiğini vurguladım.

Şimdi de büyük oğlum Fuat’tan söz edeceğim biraz. İş arkadaşlarının, tanıdık ve dostlarının kendisine olan sevgi ve saygılarını anlatmak bana düşmez. Benim anlatacağım hayvan sevgisidir. Doğa ve hayvan dostu Fuat’ı Damla’da tanıtmaya çalışmıştık. Ne kadar becerebildik bilemiyorum. Aşağıda bir video yayınlayacağız. Bu videoyu seyredenler kararı verebilir.

Hepimiz doğayı ve hayvanları severiz kuşkusuz. Ben de severim. 13 yaşıma kadar bir orman içi köyde kaldım. Doyasıya bu sevgileri tattım.

Kocaeli Bahçecik’te ortaokul müdürü ve Türkçe öğretmeni olarak 11 yıl kaldım. Burada oğullarım Fuat ve Ahmet, bahçe yaptılar, kümes hayvanları yetiştirdiler.

İstanbul Ümraniye’de bulunduğum sırada Fuat ve Ahmet evin içinde kuş beslediler, akvaryum yaptılar. Az güzel olmuyordu. Bütün zahmetlere rağmen eşim de ilgileniyordu. O kadar ki, ismini hala unutamadığımız Uğur kuşumuzla saklanbaç oynardı, konuşurdu. Neyse bunlar anılarda kaldı.

Fuat evlendikten sonra, Ümraniye’de dairesi olmasına rağmen Beykoz Çavuşbaşı’na taşındı. Önce kirâcı olarak kaldı, daha sonra müstakil bir ev aldı. Bahçe yaptı, hayvan besledi. İneği de var keçisi de. Danası da var, oğlağı da. Horozu da, tavuğu, civcivi de; ördeği de; kedisi de… Onlarca meyve ağacı içinde bunlarla meşgul olması ne güzel. Emekli de üstelik…

Ahmet halen öğretmen olarak çalışıyor. Şimdi her şeyi öğrencileri. Varsa yoksa öğrencileri. Emekli olduktan sonra?

Bu kadar yazmışken, yararlı olur düşüncesiyle bir kaç satır daha yazalım:

Ben çocuklarıma çok az öğüt veririm. Evden çıkarlarken “Aklınızı kullanın.” derdim sadece.

Her biri ayrı yuva kurduktan sonra da fazla bir şey söylemedim onlara. Yalnız bu son günler de bazı hatırlatmalar yapıyorum.

Şeyhül Ekber Muhiddin Arabı’ın bir eserini okuyorum. Satırlar arasında “İnsan ismi ile yaşar.” “Oğullar babalarının sırlarıdır.” gibi cümleler var. Bunları anlamak güç. Arabi batını ilimde ilerlemiş bir tasavvufçu. Bunu anlamak zor; ama yüzeysel olarak bir anlam vermeye çalışıyorum. İnşallah yanlış olmuyordur.

“Oğullar babalarının sırlarıdır.” Cümlesinden söz etmeden telefonla büyük oğlum Fuat’a soruyorum. “Fuat” ne demek? Cevap veriyor: Kalp demek. Aferim, gönül demek, gönül gözü demek. İsmini yaşa oğlum. Ahmet’e de aynı soruyu soruyorum. Ahmet, övülmüş demek diyor. Aferim, inşallah ismini yaşar ve her zaman takdire, övgüye layık olursun…
İnşallah ben de ismimi yaşarım. Akrabamız olan, Allah rahmet etsin, Boz Hoca “Sabah u din “ diye çağırırdı beni. İnşallah sabahları yaşamaya vesile olmaya çalışacağız. Aydınlatma konusunda damla kadar katkımız olursa kendimizi mutlu hissedeceğiz.

Mutluluklar dileğiyle.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 25. 03. 2013
***

***
                                                                        Baba - Oğul
                                                   (Emekli)  Sabahattin Gencal,

                                                   (Emekli)  Fuat Gencal
                         


Baba-Oğul
(Emekli Türkçe öğretmeni Sabahattin Gencal ve
İngilizce öğretmeni Ahmet Gencal)

                             



  

1979, Bahçecik - Kocaeli,
 Fuat ve Ahmet Bahçecikte kaldıkları evlerinin  önünde
*************** 
 
Fuat Gencal Çavuşbaşı'ndaki evinin bahçesinde
24. 03. 2013

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=r3ZBMFXm1kY

Doğayı ve hayvanı seven insanı da sever.
Kamera: (Küçük)Sabahattin Gencal
Dede - Torun
Sabahattin Gencal, Sabahattin Gencal

21 Mart 2013 Perşembe

Dünya Şiir Günü dolayısıyla "Şiire Gel"


Barış

Gez arpacık doğrultusunda evren
Barışçıyım savaşı hiç sevmem ben
Namluyu yıldızlara çevirtmeli
Sevgiyi, insanlığı yüceltmeli.

Sabahattin Gencal


Eray Canberk'in 2013 Şiir Günü Bildirisi
Şiir herkese tanıdıktır; herkesin bildiğidir. Kırgının fısıltısı, öfkelinin haykırışıdır. Şair de Fuzûlî’nin dediği gibi yoksul bir hükümdar, görkemli bir yoksul olabilir.

Şair herkes için de söylese, kendi için de söylese türküsünü sözcükler bir kere dizeye dökülüp şiir oluştu mu herkesindir artık şiir.

Şiirin ana maddesi dildir. Öteki yazın sanatlarının da ana maddesi dildir ama şiirinki daha da dildir! Çünkü şiirde her sözcük kendi anlamını aşar, gizilgüç anlamını sunar şiire.

Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir.
Tehlike anında kurtarıcıdır şiir. Karanlıkta birbirini yitirenler, yine birbirlerini bulmak için “Sese gel!” diye bağırırlar… Karanlık dönemlerde insanlığın kendini bulması için “Şiire gel!” diye bağırılmalıdır… Aydınlık dönemlerde ise zaten şiire gelinmiş demektir.

Bazı durumlarda ve bazı ülkelerde şöyle bir uyarıya gerek duyuluyor: “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!”

Şiir yazanların çokluğundan tedirgin olmamalı; şiir okumayanların çoğalmasından korkmalı.

Şiir para getirmez doğal olarak; ama bu yargı şiir para etmez demek değildir. Belki de bunun ayırdında olunmadığı için şiiri ve şiirini yitirmekte olan bir dünyada yaşadığımız söylenebilir ama bu şiirin yok olduğunu göstermez.

Unutmayalım ki şiir de bütün sanatlar gibi insanın en eski yoldaşı, insanlığın en eski verimidir. Dünya durdukça şiir de var olacak sürüp gidecektir.

Dağlarca’ya bir göndermeyle noktalayalım sözü:

Duyuyor musunuz? Birileri “Şiire gel!” diye seslenip duruyor.

Yarına
Sabah olunca gidelim tanyeri ağarınca
yüreğimiz yine ve yeniden paramparça
..........
..........
http://www.antoloji.com/eray-canberk/siirleri/

Eray Canberk




YALNIZLIĞIM

 Ilık bir su gibidir içimde yalnızlığım,
Yalnızlığım, ruhumda uzak bir ses gibidir.
Her sabah ufuklardan mavi şarkılar gelir,
Ve her sabah ürperir içimde yalnızlığım.
Fazıl Hüsnü Dağlarca

16 Mart 2013 Cumartesi

Kanalım, Kanmayalım

celi-sulus-serbest-harf-kompozisyon-calismasi/

Sabah sabah internetteyim. Daldan dala atlıyorum. Yazılar, görseller iç konuşmamı tetikliyor sadece. İç konuşmalarımı yazıya dökmem öyle kolay değil. Aslında kolay da yayınlamak yararlı değil. Öyle ya okuyucunun odaklandığı konuları dinamitlemeye hakkımız yok.
Bu dinamitleme sözü de nerden çıktı diye sormayın.  Ben de bilmiyorum. Parmaklarım klavyede özgürlük arıyor olmasın. Ya da…
Uzatmadan yazayım. İşin doğrusu şu: Erken saatte internede girdim.  Celi sülüs sanatı ile ilgili yazılar okudum. Bu arada kalemi hiç kullanmadığımızı düşündüm durdum. Eskiden böyle miydi? Okullarda güzel yazı dersleri de vardı. “Şair ve yazar arkadaşım Kazim Memiç,  Yazısı güzel olanın kendisi de güzel olur.” derdi öğrencilerine. Ben de az önem vermezdim yazı çalışmalarına. Geleneksel sanatlar üzerindeki çalışmaları elbette takdir ediyorum; ama okullarımızda yazı çalışmaları üzerinde birazcık durabilsek iyi olacak gibime geliyor.
( Klavye ile yazmanın da güzel yanları var. Örneğin satır aralarına ek yapabiliyorsunuz.  Birkaç cümle ekleyelim: Yazıdan söz ederken ilköğretmen okulunda gördüğümüz yazı dersleri aklıma gelmişti. O günlerin duyguları içimi sarmıştı. Bu yazımı bitirdim. En sonda tarih yazdım. Sonra 16 Mart’ın öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olduğunu hatırladım. Bu da güzel bir rastlantı değil mi. Bu rastlantıyla yazıyı yeniden yazmak vardı, ya da yazı sonuna not düşmek . Biz satır arasına yazmayı yeğledik. )
İnternette öykü üzerine, şiir üzerine yazılar da okudum. Bunların da iç konuşmaların biçimlendirilerek su yüzüne çıkanlar olduğunu yazanlar da var.
Acaba doğru mu yazılanlar? diye düşünüyorsunuz ister istemez. Düşünüp dururken, başka biçimde söyleyelim; düşünerek konudan konuya geçerken  bir yazı çıktı karşıma. Böyle de yazılmaz ki demeyin. Belli bir konu, belli bir yazar falan aradığım yoktu. Tamamen rastlantı. Şimdi de yazı insanın karşısına çıkmaz mı diyeceksiniz. İsterseniz ekrandan zihnime aktığını düşünün. Ya da hiçbir şey düşünmeden şu alıntıyı okuyun:
“Bilinçlenme Yolunda…
Bilinçlenme yolculuğunu ele aldığım bu yazı dizisinde, bir yandan düşünüp bir yandan sohbet etmeyi umuyorum.
Fazla iddia taşımaksızın diyebiliriz ki, bütün insanlığın çalışmalarına temel oluşturmuş olan etkenler; soru zanaatı, öykü zanaatı ve el zanaatıdır.  C. Estes’e göre tüm bunlar bir şey yapar ve o bir şey ise ruhtur. Yeterince yakınlaşırsak bunların, eski yaraların kabuklarını yumuşatmak, onlara merhem sürmek, yenilerini önceden görmek, böylece ruhu gerçek dünya için görünür kılan eski becerileri yeniden canlandırmak için kullanılan somut yöntemler olduğunu görebiliriz.” ( http://sibelatasoy.com/?p=10458 )

Biz de farkında olmadan el sanatlarından başladık, öykülerle ve de sorularla devam ettik. Açık deyişle öyle zannedildiği gibi fazla dağıtmadık; bilinçlenme yolunu işaret etmiş olduk.

Bazen böylesine, gelişi güzel yazıldığı sanılan, parmakların klavye üzerinde dolaşmasıyla oluşan yazılar planlı, oturaklı yazılardan daha yararlı oluyor gibime geliyor. Kendimi mi kandırıyorum?

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 16. 03. 2013

12 Mart 2013 Salı

Söylemek lâzım, söylemek lâzım cancağızım…


AKS TV’de Sinan Sallabaş’ın sunduğu Eğitimci Kâzım Memiç’in konuk olduğu İnsan Öyküleri adlı programı 11. 03. 2013 günü gecesi soluk almadan izledim. Bir program ancak böyle yapılabilir, bir program ancak böyle izlenebilir.
İşte öğretmen, işte vatan sevdalısı, işte insan, işte yönetici, işte şair, işte…, işte… diyerek  izlerken zaman zaman gözyaşlarımı da tutamadım. Kâzimle  aynı okulda öğretmen olarak çalıştığım yılları hatırladım. O’nun hayatını izlerken aralıklardan kendi hayatımı da gördüm. Benden birkaç yaş büyük olan Sevencan Kâzimle 1968’de Samsun İmam Hatip Okulunda tanıştık. 3-4 yıllık çalışmadan sonra ayrı ayrı kentlere düştük. Ama dostluğumuz hep devam etti. Yayınladığı eserleri gönderir bana, yönettiği dergileri de. Gazetelerdeki yazılarını okurum; duygulanırım, düşünürüm. Sık sık olmasa da  mektuplaşıyoruz onunla. Bana gönderdiği mektuplardan birini oğlum da okudu. “Bu zamanda böylesine dost mektuplar da yazılabiliyor…” diyerek ağladı…
Damla’da bir vesileyle “Aranır oldu dostun yitik eli “ başlığı ile Kâzim Memiç’in bana ithaf ettiği şiiri yayınlamıştım. Bu şiirden birkaç mısra:
Barıştım yıllar öncesi yaşamla
Ağulu tütsüler etkilemedi beni.
Evet,  ağulu tütsülere ve tüm olumsuzluklara rağmen umut kaybetmeksizin Işık Olma çabasını istikrarlı olarak sürdüren Kâzim Memiç’i tanımamız gerek.
Gıpta edilecek üstün yeteneklere sahip Kâzim’i anlatmak mümkün değil. Görmek lâzım , okumak lâzım, dinlemek lâzım…
Değerli arkadaşım, öğretmen, şair ve yazar  Kâzim Memiç ile ilgili bazı videoların ve birkaç köşe yazısının adreslerini veriyorum. Eminim ki dinlemeye de okumaya da doyamayacaksınız.
Uzattım sevi dallarını hep
Bitti bitecek nerdeyse ömür
Kaynağı cömert eliyle öylesine vermiş ki Tanrı
Kafeste olsa da can
Dilim bülbüle dönmüş.
(Kâzim Memiç, 24. 12. 1981)

Allah’ın cömertçe verdiği yetileri akla uygun olarak, vatan ve millet yararına; insan ve insanlık yararına kullanabilen Kâzim Memiç’e Allah’tan hayırlı uzun ömürler diliyorum. Bir başöğretmen olarak hizmetlerinin de devam etmesini diliyorum.
Değerli dostum, arkadaşım eğitimci, şair ve yazar Kâzim Bey kardeşime ve okurlarımıza, buradan da selamlarımı, saygı ve sevgilerimi  iletiyorum.
Hayırlı günler dileğiyle.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

***
Kâzim Memiç ile ilgili videolardan
·         Söylemek lâzım,   http://www.youtube.com/watch?v=-ORCh1dmS6o
·         Senin Öfken, http://www.izlesene.com/video/kazim-memic/805515

Kâzim Memiç’in köşe yazılarından
·         Desibel yükseldikçe sözler yetim kalır, http://hedefhalk.com/root.vol?title=desibel-yukseldikce--sozler-yetim-kalir&exec=page&nid=396999
·         Anadilimiz Türkçe ve Emniyet Teşkilatımız, http://hedefhalk.com/root.vol?title=anadilimiz-turkce-ve-emniyet-teskilatimiz&exec=page&nid=386164
·         Milli eğitim Sil Baştan, http://www.addsamsun.org/makale.asp?cat=19&id=96

7 Mart 2013 Perşembe

Görüşürüz Öğretmenim…

 
Son olduğunu bildiğiniz bir eylemi gerçekleştirdiniz mi hiç? Son kez çay içeceğinizi bilseydiniz o çayı nasıl içerdiniz? Son kez araba kullanacağınızı, son kez sevgilinizi göreceğinizi bilseydiniz hangi duygular içinde olurdunuz? SON… Okurken bile sanki bir soğukluk var değil mi? Bu son olabilir… Yaptığınız her şeyi belki son kez yapıyor olabilirsiniz….

Ben bu duyguyu yaşamadım, iyi ki de hiç yaşamamışım. Çok kötü oluyor insan. Geleceğimizi bilmiyor olmamız çok büyük bir hazine aslında. Çoklarımız gelecekten haberdar olmak, gelecekte ne olacağını bilmek ister… Aman aman, ben istemiyorum…

Öğretmenlik hayatımda, okulda gözyaşı döktüğüm bazı anılarım olmuştur. Birkaç olay beni derinden etkilemiştir. Çoğunlukla öğrencilerimin başına gelen kötü olaylar çok ağlatmıştır beni. Nadiren de olsa öğrencilerimin bana karşı olan duygu yansımaları… Ağlamak güzel şey.. Hele dudağınızı ısıra ısıra ağlıyorsanız. Gözlerinizi kaçırıyorsanız, neden diye soranlara reklamlardaki küçük kızlar gibi gözüme toz kaçtı da ondan ya da esnedim de ondan diyebiliyorsanız ancak…

Bugün de ağladım...Hem de ne ağlamak… Gözlerimden aşağı birkaç damla süzülmüştür belki ama gözlerden içeriye çağlayanlar aktı, içim şişti sanki… Neden mi? Ne mi ağlattı beni yine….

İki sınıfıma veda ettim bugün… İki tane dördüncü sınıfa… Ders programı değişikliği sonucu veda etmek zorunda kaldım. Şimdiye kadar birçok öğrenciyi mezun ettik, birçok sınıfa veda ettik belki ama hiç birisi dönem ortasında olmamıştı… Öyle gerekti bu sefer, bana kalsa veda eder miydim? Asla… Emir demiri kesti bu sefer de, ama keserken acıttı be…

Hangi sınıfı anlatayım hangi öğrencimi anlatayım sizlere? On beş senelik öğretmenlik hayatımda zevkle ve büyük verimlilik ile ders işlediğim iki sınıftı bunlar… Sene başından beri her iki sınıfta da canla başla çalıştık, derslerimizin her dakikası her saniyesi dolu dolu geçti. Mümkün olduğunca İngilizceyi sevdirmeye çalıştım çocuklarıma, mümkün olduğunca bir saniyelerini bile harcatmadım derslerde… Hepsi derslere katılabiliyordu artık, teker teker hepsi sorumluluklarını yüksek çaba ile yerine getiriyorlardı… Sonra ne mi oldu? Veda vaktinin geldiğini öğrendim…

Hiç aklıma gelmezdi onlardan ayrılacağım, daha çok şeyler yapacaktık, çok eğlenecektik, çok öğrenecektik… Gün be gün üstüne koyacaktık, iki günümüz, iki dersimiz birbirine eşit olmayacaktı… Onların enerjisini doya doya yaşayacaktım sınıfa… Başarılarıyla gurur duyacaktım, koltuklarım kabaracaktı… Veli toplantılarında velileri yine teşekkür edeceklerdi bana… Ama bugün SON kez çıktım ikinci kata…

Her zamanki gibi Harun geldi dersten önce yanıma: “Öğretmenim bu dersimizde bilgisayarı kullanacak mıyız?” Evet Harun dedim. Koşar adım öğretmenler odasına çevirdi yönünü. Gel oğlum dedim, bilgisayar omzumda… Sınıfa girince bilgisayarı bu ders kullanmayacağız dedim. Şaşırdı çocuklar, neden acaba? Derslerimizin çoğunda bilgisayar kullanırdık, şarkılar dinlerdik, yazılar yazardık oysa.. Bu ders sadece benim sesimi duysunlar istedim…
Hiç birisi bilmiyor… Bu dersin son ders olduğunu bilmiyorlar… Her zamanki gibi canla başla, büyük efor sarf ederek birinci dersimizi tamamladık. Ben sıra aralarında gezerken yavaşça başlarını okşuyorum, veda ediyorum onlara…. Şakalaşıyorum yine… Rekor denemesi yapıyoruz yine… Bu sefer ismet de parmak kaldırıyor, hafta sonu yüze kadar saymasını iyice çalışmış anlaşılan… Sonra kapı çalıyor, nöbetçi Mehmet geliyor, öğrencilerden birisinin annesi İngilizce kitap ve defterini göndermiş, onları bırakıyor öğrenci masasına hızlıca… Annemiz çocuğunun peşinden gelmiş okula, İngilizce dersinde kitabı defteri eksik olmasın oğlumun demiş. Teşekkürler annesi… Mehmet sınıftan çıkarken hızlıca kollarımı açıyorum, tek bir kelime etmeden kucaklıyor beni.. Görüşürüz öğretmenim deyip nöbet yerine gidiyor büyük bir sorumlulukla… Güle güle Mehmet… Görüşeceğiz tabi oğlum…

İkinci ders, bilgisayar açık. Önce ünitemiz ile ilgili iki şarkı söylüyoruz… Daha sonra sene başından beri öğrendiğimiz tüm şarkıları tek tek açıyorum hep beraber söylüyoruz.. Şöyle bir bakıyorum sınıfa… Herkes söylüyor, herkes katılıyor derse… Başımı bilgisayara çeviriyorum, saat yaklaştı.. biraz sonra zil çalacak ve son kez çıkacağım bu sınıftan. Bunun son dersimiz olduğunu söyleyemem asla. Hüngür hüngür ağlarım yoksa… Öğrencilerin önünde ağlamak mı? Olmaz, onlar üzülmesinler sonra… Zil çalıyor… Ayağa kalkıyorum, sınıftan çıkarken: Sevgili yavrularım, sizleri çok seviyorum diyebiliyorum ancak… Good Bye…

Öğrencilerin yanında ağlama, öğretmen arkadaşlarının yanında ağlama, eee nerede ağlayacağım ben? Tuvalete kaçıyorum… Sessizce ağlamak, gözyaşlarını silmek… Sonra düşünüyorum… Ben nasıl emekli olacağım? Nasıl veda edeceğim okula? Öğrencilerime.. Gün gelecek son zil çalacak ve bir daha sokmayacaklar beni sınıfa… Nasıl dayanacağım buna?... Emekli öğretmenleri çok iyi anlıyorum, o yüzden mi babam okulların yanından geçerken yavaş yavaş geçerdi? Çocukların seslerini duya duya? Kim bilir neler düşünürdü? Seni bugün daha da iyi anladım babacığım… Sen kim bilir neler neler yaşadın otuz beş sene öğretmenlik hayatında?…

Bu sefer diğer sınıfa dersim var. Onlar ile de aynı tekrarları yapıyoruz, ders çok çabuk geçiyor nedense… Gözüm yine saatte… Dersin son saniyeleri Enes ayağa kalkıyor saatine bakıyor… Sessizce geriye sayıyor, neden ayağa kalkıyor bu çocuklar… Ve zilin çalmasıyla bütün sınıf Ahmet GENCAL, Ahmet GENCAL diye bağırmaya başlıyor… Onlar öğrenmişler demek ki… Yanıma geliyorlar sarılıyorlar… Konuşamıyorum. Çok sıkıyorum kendimi. Ağlayacağım…. Aman Ahmet …. Çıkıyorum sınıftan, merdivenlerin altı öğrenci dolu… Biraz önceki sınıfım, ellerini açmış lar, oooooo diye bağırıyorlar…. Ahmet GENCAL, Ahmet GENCAL… Hani futbol maçlarında yaparlar ya? Oooooo, … Yavaşça iniyorum merdivenlerden, sarılıyorlar, hem de kocaman sarılıyorlar…. Gülümsemeye çalışıyorum… Hadi hep beraber inelim…. Siz bahçeye… ben se… Bu sefer nereye gitsem acaba?...
Koridordan öğretmenler odasına doğru giderken okul çınlıyor… Ahmet GENCAL… Ahmet GENCAL….
…….

İşte böyle babacığım, işte böyle anneciğim….

Ahmet GENCAL, İstanbul, 07 Mart 2013

Baba-Oğul
(Emekli Türkçe öğretmeni Sabahattin Gencal ve
İngilizce öğretmeni Ahmet Gencal)

Sevgili Yavrum Ahmet, Değerli Meslektaşım,
 Ne mutlu sana ki öğretmensin. Ne mutlu sana ki kutsal öğretmenlik mesleği ile şereflenmiş bulunuyorsun. Bu şerefe, hayatının her döneminde layık olacağından emin olarak size birkaç öğüt vermek istiyorum: Devamı


******************************
******************************