23 Şubat 2013 Cumartesi

Aynaya bakmak görebilene yeter / Sabahattin Gencal

Genellikle, aklıma her geleni söylemem, yazmam da. Damla’da yayınlanan dünkü yazım istisnalardan biri.  Yazımda Yeşiltaş’ın,  rüya kanalıyla Muhyiddin İbni Arabi’den bilgi aldığı, seyirde beraber yolculuk ettikleri konusundaki cümlelerini okuyunca gülümsediğimi yazmıştım. İçimden olsa dahi gülümsememeliydim, bu konuyu da hiç yazmamalıydım. Öyle ya insan bu, bin bir hale girebilir. Gerçeği ancak Allah bilir. Onun için özür diliyorum. Özür dilemek bir erdemdir; ama özür dilemek zorunda kalmamak daha büyük bir erdemdir.
Yazıda sözü edilen kitapta şeyh-i Ekber’in aynalar nazariyesi ile ilgili bir cümlesi üzerinde de durdum. Adeta ahkâm kestim ki elbette bu da yanlıştı. Aynalar metaforu tasavvuf edebiyatında birçok kişi tarafından kullanılmış, ancak farklı biçimlerde, anlaşılmaz biçimlerde kullanılmıştır.
Dün diş hekimliğinde moral bozukluğuna uğramıştım. Moral bozukluğu ister istemez yazımızı da etkiliyor demek.  Ancak bilim adamlarıdır ki duygulara kapılmadan objektif olarak yazabilirler.
Yeşiltaş’ın sözü edilen kitabında bazı velilerin bazılarının rüyasına girdiklerini, bazılarının rüyasına girmedikleriyle ilgili satırlar da okudum. Veliler, benim rüyalarıma girmiyorlar; bana eşlik de etmiyorlar. İstihare etmedim; ama rüyama olsun girmelerini istedim. Bu istekle kaldım.
Sabah namazından sonra, her zamanki gibi internede girdim. Tefsir konularına baktıktan sonra sörf yapmaya başladım. Neyle karşılaştım dersiniz? “İbn’ül Arabi’nin Fususul Hikemde Ayna metaforu” başlıklı yazı ile.(1) Tabii bu ancak bir tesadüfle açıklanabilir. Bunu tutup Arabi bana yardımcı oluyordu biçiminde yorumlayamayız. Yazıyı okuduktan sonra bu kez “aynalar metaforu” konusuyla ilgili diğer yazılara baktım. Yararlı gördüğüm için bir alıntı vereceğim:
“Allah Rasulü bir gün Kabe’nin bir köşesinde otururken Ebu Cehil yanına gelip halkın içinde “Mekke’nin en gezgini benim, senin gibi çirkin bir kişiye rastlamadım” der. Peygamber “doğru söyledin” diye karşılık verir.
Hz. Ebu Bekir ise Allah Rasul’ünden daha güzel bir kişiyi tanımadığını belirterek arkadaşının gönlünü ferahlatmak ister. Nebi bu sözü de doğrulayınca, neden iki tesbite de müsbet bir yanıt verdiği sorulur. Cevabı kendisinin bir ayna (gibi) olduğunu ve kendine bakanın ancak kendi hakikatini gördüğü şeklindedir.
Kendinin farkında olmak madem insanın en zor fakat en elzem işidir, öyleyse ilk yapılacak şey kişinin kendi yerini tespit etmesi olmalıdır; ayna dili ile konuşacak olursak: aynasına bakmasıdır.” (2)
Erikson “Metaforlar çok açık olmak zorunda değillerdir. Bazen çözülmesi günlerce sürebilir.”diyor. Biz çözmeye uğraşmayacağız, daha doğrusu çözemeyeceğiz. “Mumin muminin aynasıdır.” Hadisini yazmakla yetineceğiz. Anlayacağınız gibi sözü yine dün baktığımız aynalara getirdik.
Her ayna, kendi kabiliyeti oranında yansıtır…
Güneşin yedi renginden menekşe farklı renkleri, kelebek farklı renkleri veya insan farklı renkleri yansıttığı gibi, 99 Esma-ül hünsası olan Allah’ın bu sıfatlarından da, herkes kendi aynasına, yani kabiliyetine uygun olanı yansıtır...
Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim.
Mir’ât-ı Muhammed’den Mevlâ gürünür dâim…”
A. M. Hüdayi (3)
Doğru dürüst yüzme bilmiyoruz; onun için boyumuzu aşan sulara girmeden kalemi cebimize koyalım. Aynaya bakmak görebilene yeter.
Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 23. 02. 2013
 -------------------
1.      Ahmet ögke , http://www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/1747162164_23.6.pdf
3.      http://www.moralhaber.net/din-ahlak/mumin-muminin-aynasidir-ne-demek/

22 Şubat 2013 Cuma

İlham mı, çağrışım mı, saçmalık mı? Ne oluyor bana böyle? / Sabahattin Gencal

Okumak gibisi yok benim için. Okumasaydım, bu dört duvar arasında nasıl yaşayabilirdim? Okumasaydım bu bozuk düzende nasıl nefes alabilirdim.  Biraz abarttım mı? Abartmadım; ama okumam dar anlamda bir okuma olduğu için yazdığım su götürür, söz getirir. 
Otobüs durağında da okuyorum, poliklinik önünde de.  Ne okuyorum dersiniz? Kitaptan başka bir şey okuyamıyorum. Bir ara düşünmüştüm: Hastane kapılarında bekleyenler kitap kahramanlarından çok daha ilginçken niye kitapta ısrar ediyorum. Konuşmaya gelince ‘Doğayı okumalı, hayvanı ve bitkileri okumalı.’demekten geri kalmıyoruz. “Okumasını bilirseniz her insanın bir kitap olduğunu göreceksiniz.” vecizesini de sık sık tekrarlıyoruz.
Çoook eskiden, gençliğimde gözlem yapardım; ancak şimdi yapamıyorum. Oysa yetmişinde gözlem yapmak daha orijinal olabilirdi.
Böylesine girişlerin konuyu dağıtmaktan başka bir yararı yok. Benim dağıttığımı kim toplayabilir ki…

Konuya gelelim. Daha doğrusu konulara gelelim. Çünkü birkaç hususu yazacağım:

Dün, yani 21 Şubat 2013 Perşembe günü Yuvacık’ta bulunan Kocaeli Diş Hekimliği Fakültesine gittim. Sıramı beklerken Kevser Yeşiltaş’ın “Arif için Din Yoktur.” Adlı eserini okumaya başladım. Muhyiddin ibn-i Arabi’nin bu sözünü açıklamaya çalışan Kevser Yeşiltaş’a sözüm yok. Kendisini tebrik ederim. Bu eseri tanıtmak ya da eleştirmek için bu yazıyı yazmıyorum. Kitapta geçen Muhyiddin İbni Arabi’nin sözlerini konu edineceğim.
Önce şunu söyleyeyim diş tedavisi böylesi sözleri anlamaktan daha kolay. Gençliğimde Şeyh i Ekber’in birkaç kitabını okumuştum; ama anlayamamıştım yine. Yanlış anlaşılmaması için ekleyelim: Bu tip yazıları anlayabilecek kapasitede değiliz.

Bu sabah, yatağımdan çıkmadan eseri yeniden okumaya başladım.  Eşim kendimi zorlamamı söylediyse de ben “Hastane kapısında okunan kitaptan ne anlaşılır?”diyerek tekrar okumaya başladım:
Kevser Yeşiltaş, girişte bölümünde rüya kanalıyla bilgi aldığından söz etti. İbn Arabi’nin , seyr yolculuğunda kendisine eşlik ettiğinden de söz etti.  Yazar da kusura bakmasın, siz okuyucular  da kusura bakmayın. İster istemez gülümsedim.  Bazı paragraflara da takıldım. Genç nesil plaklardaki takılmayı bilmez; onun için tekrar tekrar, düşünerek okudum; ama altından kalkamadım:

“Her insan Hakk’ın aynasıdır, birbirinin değil.” şeklindedir. Her insan Hakk isimlerinin bir belirmesidir. Yani sen bana bakınca Hakk’ın bir isminin, sendeki belirlemesini görüyorsun, ben sana bakınca Hakk’ın bir isminin belirlemesini görüyorum.” Başka eserlerde de okumuştuk; Allah Adem’i topraktan yarattı sonra da ona üfledi. Buradaki üflemede yalnız bir özellik değil tüm özelliklerin insan fıtratına kaydolduğunu anlamıştım ki yine aynı görüşteyim. Fıtratta tüm özellikler programlanmış; ama her insan bazı özelliklerini meydana çıkartabiliyor. Şeyh i Ekber’den farklı düşünmek haddime mi dedim.  Hadi düşündüm diyelim, niye bunu yazıyorum ki.

Böyle düşüncelere dalmışken, birden ne geldi aklıma biliyor musunuz? Terzilerin kullandığı mıknatıs.  Mıknatısı masanın üzerine gezdiriyor ve toplu iğneler mıknatısa takılıyor. İğneler başka cisimlerin altındaysa büyük mıknatısa kavuşamıyorlar.  Böyle benzetme ile anlatıyorum. Kevser Yeşiltaş’ın yazdığı gibi hakikat bilgisi çok güçlüdür ve sahip olduğu gayb aleminde, gizlide kalmak suretiyle ancak sembollerle insan zihinlerine yoruma açık olarak gönderilir. Semboller, benzetmelerle anlatmak da öyle kolay iş değil. Allah hiçbir şeye benzemez. Onun için mıknatıs benzetmesini de pas geçelim.

İnsan topraktan yaratıldı, toprakta, kâinatta bulunan tüm maddeler insanda var. İnsanın özünde, ruhunda Allah var. İnsan özündeki cevheri şirkle, riya ile, gurur ve kibirle…vb. kötü özelliklerle kapatmazsa bu öz Allah’a doğru seyreder. Allah’a doğru seyretmek için dünyayı çirkinleştiren kötülüklerden uzak durmak gerekir.  Ölmeden önce ölmek ‘ nefsi kontrol altına almak demek olsa gerek. İçimizdeki cevheri olumsuzlukla karartırsak hiçbir kurtarmaz bizi. Doğru, dürüst,  samimi…vb. güzel özellikler  insanı insan yapar.

Allah, Allah bunlar da nerden aklıma geldi. Gençliğimde “Kendimizi Görme Denemesi” adlı bastıramadığım bir kitap yazmıştım. Şeyh i Ekber’in birkaç eseri de dahil olmak üzere onlarca kitap okumuştum. Onlardan kalan bir esindi olabilir mi? Ne olursa olsun bu mıknatıs benzetmem bana özel, orijinal bir benzetme olacaktır. Unutmamak için böylesi bir sohbet havası içinde yazıverdim. İleride gereği gibi işlemeğe başlarız inşallah.

Yeşiltaş, “İnsanlar akıllarıyla hakikat bilgisini karıştırdılar, anlamak istediler; ama zanlarıyla yorumladılar ve o bilgiler içinde kayboldular.” diye yazıyor. Doğrusu bugün kayboldum. Okumaya devam edeceğim inşallah başka ilhamlar da gelir.

İbn-i Arabi, Mevakıf eserinde, arif olan ile olmayanları şu şekilde ayırmıştır: “Alim olan kimse ben’im (Hakk) varlığımın delillerini araştırmakta, fakat bulduğu her delil Bana değil kendisine işaret etmekte; arif ise delilleri benimle aramaktadır.”

Biz ne âlimiz ne arif. Onun için Şeyh i Ekberle beraber aramaya çıkamayız. Anlaşılan yalnız başınayız. Ancak kendi çabamızla özümüzü kapatan olumsuzları üstümüzden atabiliriz.
Allah hepimizin yardımcısı olsun.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 22. 02. 2013

2 Şubat 2013 Cumartesi

Gezgin Gözüyle Ankara

Bence en iyi hediye, bazı özel hediyeleri saymazsak kitaptır. Hediyeleşmek başlı başına saygı ve sevgiyi besleyen, samimiyeti pekiştiren övgüye değer güzel bir eylemdir. Bu hediye kitap olunca hediye daha da bir anlam kazanır. Bu söylediklerimizi vecizeler kitabından değil tecrübe hanemizden aktarıyoruz:
Dün, yani 1 şubat Cuma günü Avukat Mehmet Bilgehan Merki kardeşimizin gönderdiği  "Gezgin Gözüyle Ankara” isimli kitabı  kargo görevlisinden teslim aldım. O andaki duygu ve düşüncelerimi anlatamam. Sadece çok memnun olduğumu bildirmekle yetiniyorum. Bu arada Mehmet Bey kardeşimize açık teşekkürlerimi sunuyorum.
Her zaman söylemişimdir ya tekrarlayayım: Gezi yapmak güzeldir, gezi yazısı yazmak daha güzeldir. Gezi yazılarının paylaşılmasının tadına doyulmaz. Hele bu paylaşım 49 gezi yazarının ortak eseri olunca ne diyeyim. Ortak çalışmalarını bir kitapta sunan bu değerli gezgin yazarların her birini tebrik eder başarılarının devam etmesini dilerim.
Kitabı alır almaz Ankara gezim başladı. Başka deyişle Ankara anıları canlandı gözümde:
1979- 1980 Öğretim yılında kamu yönetimi mastır programı için bir yıl TODAİE’de kaldım.Bu bir yıl içinde Ankara’yı tanıdığımı söyleyemem. Aslında önceden gezilip görülecek yerlerle ilgili yazılar gözden geçirilmezse değil bir yıl bin yıl geçse de bir yer tanınamaz. Onun için de gezi yazıları önemlidir. Onun için de Ankaralı Gezginler Grubunu önemsiyoruz.
Bakanlıkların Ankara’da olması dolayısıyla birçoklarının yolu Ankara’dan geçmiştir. Benim de birkaç anım var:
1968- 1969 öğretim yılında Ordu Perşembe ortaokul öğretmeniydim. Mazeretim dolayısıyla Samsun Merkez okullarından birine tayin istemiştim. Haziran döneminde tayinim çıkmadı. Eylül döneminde Ankara’ya gittim. Ortaöğretim Genel Müdürüne çıktım. Müdür olmaz diyor başka bir şey demiyor. Ne dedimse olmadı. Sonunda: “Ben işim yoksa okul müdürüne bile çıkmayan, hiç kimsenin zamanını almayan biriyken kalktım sizin yazınıza geldim. Anlayınız ki mazeretim önemli…"dedim.  Genel Müdür: “Olur, peki, ...” dedi ve yerinden kalktı. Birini çağırdı. Emrini verdi. Çok geçmeden tayinim Samsun İmamhatip Okuluna çıktı.
Bir başka ibretlik anı;
1987-1988 öğretim yılında Milli Eğitim Bakanlığında okul müdürlüğü için mülakat kapısında bekliyorum. Sıkıntım yüzümden okunuyor olacak ki bir arkadaş yanıma geldi. Biraz konuşturdu beni. Sonra “Anlıyorum sen Kamu yönetimi uzmanısın, yönetici ve öğretmen olarak tecrübelisin de… Mülakat yapacaklar senin öğrencin yerindedir; ama mahsun olma. Böyle şeyler olağandır artık. Ben sormadan kendini de anlatmaya devam etti, İzmir Eğitim Enstitüsü öğretim görevlisiydi. Görevinden ayrıldı. Sonra bir yörenin velilerini kırmamak için bir lise müdürlüğüne talip oldu. O da aynı mülakata girecek. Mülakat yapacaklardan biri de öğrencisi.
Bu iki anımı anlatmam yerinde oldu mu bilmem. Ankara deyince aklıma büyük dersler alınacak bu anılar geldi de…
….                   
Dün başladığım Ankara gezime bugün bütün gün devam ettim. İhtimal birkaç gün daha sürecek bu gezim.
Geziye başlamadan önce Mehmet Bilgehan Merki Bey’in “Tarih öncesinden Milada Ankara Tarihi” başlıklı yazısını okudum. Hatti Hitit dönemi, Frig, Lidya, Pers, Makedonyalı İskender, Galatlar, Roma dönemlerine kısaca değinilmektedir.
Mehmet Bey kardeşimizin “Ne Mutlu Türküm Diyene” isimli sitesini devamlı takip edenlerdeniz. Gezi yazılarını, kitap incelemelerini ve diğer yazılarını zevkle okuyoruz. Tek cümle ile gıpta ediyoruz. Başarılarının devamını diliyoruz.
En uzun romanları birkaç günde bitiren ben 312 sayfalık “Gezgin gözüyle Ankara” kitabını iki günde bitiremedim. Bu gidişle kolay kolay da bitiremem. Nedenini tahmin etmişsinizdir. Bir cümle okuyorum anılarım canlanıyor. Ya sempozyumlara, panellere, konferanslara  gidiyorum, ya şiir günlerine; ya sergilere gidiyorum ya kitapçılara… Bu anıları da anlatsam olmayacak. En iyisi yine kitaptan söz edeyim.
Editör Timur Özkan Bey’in kitaptaki yazılarını internet sayfalarında da bulabilirsiniz. Tek kelimeyle “Maşallah” dedikten sonra alıntılara yer verelim:

Ankara, Türk gezginlerle birlikte Ankaralıların da biraz ihmal ettiği, buna karşılık yabancı gezginlerin daha iyi tanıdığı bir kent. Bir başkent olmasından kaynaklanan biraz resmi görüntüsü ilk bakışta yanıltıyor ve binlerce yıllık bir tarihin izleri gibi zengin kültüreli sanatsal ve sosyal hayatı da gözden kaçıyor. Belki de bu yüzden Ankara hiç de hak etmediği “gezilecek, görülecek neresi var ki” şeklindeki yanlış bir şöhrete sahip bulunuyor. Hâlbuki Ankara’ya gezgin gözüyle ayrılacak bir gün bile bu “yanlış ezber”i değiştirmek için yeterli olacaktır. Elbette Antik Dönem’den Cumhuriyet yıllarına, o zor günlerden de bugünün Çağdaş Ankara’sına yapılacak kapsamlı bir yolculuk için bir gün yeterli değildir. Fakat bu bir günde bile görülecektir ki sanıldığının aksine Ankara’da gezilmesi görülmesi gereken çok yer vardır;(1)
Anıtkabir, sadece Ankara’nın değil, Türkiye’nin simge mekânlarından. İnşa edildiği 1953 yılından bu yana hiç azalmayan bir ilgi ile gezilmektedir. Özellikle “toplumsal duyarlılığın arttığı dönemlerde” ziyaretçi sayısı daha da artar. Anıtkabir, öğrencilik günlerindeki okul gezileri ile ilk kez tanışan Ankaralıların buraya gelen konuklarını da ilk gezdirdikleri yerdir aynı zamanda.(2)
Augustus Tapınağı, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde Ankara’yı temsil edecek gerçekçi ve kuvvetli bir adaydır ve de kapsamlı bir hazırlık prosedürü gerektiren bu adaylık için gerekli işlemlere hiç vakit kaybetmeden başlanmalıdır. (3)
Soğuksu Milli Parkı, Çamkoru Tabiat Parkı, Asarlık Tepeleri ve Kabaardıç Tabiat Anıtı, Ankara’nın bilinen tarihi ve kültürel değerlerine ilave dört doğal zenginlik, dört çok kıymetli hazine… (4)
Diğer arkadaşların yazıları da güzel. Cidden güzel. 49 çift gözle Ankara’yı seyretmek, bütün yönleriyle Ankara’yı  anlatmak övgüye değer bir çalışmadır.
Ankara gezisine devam edeceğim inşallah.
Doktorun “Her gün en az yarım saat yürüyeceksin.”talimatını yerine getiremediğime bakmayın, Ankaralı gezginlerle geziyorum her an.
Gezmek güzel, gezi anılarını paylaşmak daha güzel…

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 02. 02. 2013
------------------------------------

Ayrıca bakınız;