21 Mayıs 2013 Salı

Dünya Süt Gününde Fuat’ın Ahırı / Sabahattin Gencal


Su bardakla, ekmek ekmek sepetiyle, yemek tabakla ikram edilir. Bu genellemenin istisnası yok mu? Olmaz olur mu? Suyu testiden içmedik mi hiç, somun ekmeğini elimizle doğramadık mı, yemeği tavada yemedik mi? Bunları geçelim, pınar başlarında azığımızı yemedik mi? Niye mi böyle bir giriş yapıyorum:

Duygularımızı şiirle, düşüncelerimizi makaleyle, olayları haber yazılarıyla paylaşıyoruz genellikle. Ama ben,  olaydı, durumdu, haberdi, duyguydu, düşünceydi demeden içimden geçenleri, içimden geldiği gibi yazacağım. Yazarken çekinmiyor değilim. Öğrencilerim: “Hocamız yazı türleri üzerinde titizlikle dururdu; şimdi ne oldu ki…” demezler inşallah. Eskiden böylesine yazılar için bir kılıf uyduruyor, bu da bir çeşit denemedir diyordum.

Girişi fazla uzatmak hiç de iyi olmuyor. Onun için konuya gelelim:

2013’ün 18 Mayıs’ı Başiskele’deki evimizdeyiz. Bir telefon konuşmasından kayınbiraderimin rahatsızlandığını öğrenince İstanbul’a doğru yola koyulduk. Eşimle birlikte, hakkında Anıt Öğretmen başlıklı bir akrostiş yazdığımız Selahattin Ağabeyimizin rahatsızlığı çok üzmüştü bizi.

Büyük oğlum Harem’den aldı bizi. Doğru Üsküdar’da oturan ağabeyimizin yanına gittik. Hamd olsun öyle korktuğumuz kadar rahatsız değildi.

Hasta ziyaretinden sonra büyük oğlum Fuat’ın oturduğu Çavuşbaşı’na geçtik. Çok geçmedi küçük oğlum Ahmet de geldi. Aile toplanmış olduk. Aile bireylerinin bir arada olması güzel elbette.

“Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerini, duyduklarını anlatın.” diyecekler için anlatmaya çalışalım:


Torunuma bir senorya planlamasını ve ona göre fotoğraf çekmeye başlamasını söyledim. Çok geçmedi çekime başladık. Ahıra girdik, büyük baş hayvanlarla fotoğraflar çektik. Kümese girdik. Meyve ağaçlarının yanında durduk. Sebzeliği gözledik. Asmanın dibinde, çiçeklerin yanı başında durduk. Şurada burada durarak uzak manzaraları da çektik… Bunları paylaşmayı düşünüyordum. Malum, uzun yazıları okuyamıyoruz; onun için fotoğrafların ilgi çekici olacağını düşünüyordum. 

Düşündüğümle kaldım. Fotoğraf makinesinin hafızasında ne olmuşsa tüm fotoğraflar silindi. Ne yapalım olup bitmiş olana çare yok. Bereket küçük oğlum Ahmet, kendi fotoğraf makinesiyle birkaç kare çekmişti. O karelerden birkaçını olsun kullanırız. Eski fotoğraflar da var. İdare edeceğiz işte.
Eskiden böyle fotoğraf makineleri, kameralar, mameralar yoktu. Kelimelerle resim çizerdik. Şimdilerde kelimelerle resim çizmeyi hepten unuttuk. Birkaç ana çizgi çizelim, siz tamamlayın artık.
Sanki Fuat’ı teftiş ediyormuş gibi ahıra girdik. Eşim, ben, Ahmet kenarda duruyoruz. Fuat inekler arasında. Bize onları birer birer takdim ediyor. Torunum da fotoğraf makinesiyle habire çekim yapıyor…
Fuat, Trabzon’dan sütü yağlı olduğu için getirttiği ineği göstererek “Bu Hamucera’ya benziyor mu?”diye sordu. Gözüm yine doldu.

Ben zaten hassas biriyim. İhtiyarlayınca hassasiyetim o kadar arttı ki hiç sormayın. Hemen zaman tüneline girdim. Taa, 60 yıl öncesine gittim. Fuat, benim anılarımı kim bilir kaç defa dinledi ağzımdan. Onun için unutamadığı bu günleri hatırlatarak zaman tünelinin düğmesine basmış oldu.
Trabzon’un bir orman içi köyünde yaşıyorduk. Baharları komlara, yazları yaylaya çıkardık. 8-10 ineğimiz vardı. Bunlardan Hamucera’yı (Çilek’i) hatırlıyorum. En yaşlı, en sevilen ineğimizdi. Gurbetteki babam ve amcam mektuplarında bizden olduğu gibi Hamucera’dan da haber sorarlardı. Tabii, cevaplarda da …

İnsan Hamucera’yı hatırlar da dedemizi hatırlamamız mı? O bambaşka bir adamdı. Kendi sığırlarının çobanı, tarlalarının çiftçisi, işlerinin ustasıydı. Adam gibi adamdı vesselam. Yayla’da sığır beklerken bazen ben de giderdim onunla. Sığırların dilinden anlıyordu. Çok yoğun sis olurdu yaylada. Komşular sığırlara ayrı ayrı ziller takarlardı ki sisler de hangisinin nerde olduğu anlaşılsın diye. Bizim de bir iki ineğimizde zil vardı; ama gereksizdi. Dedem seslendi mi nerde olduklarını haber verirlerdi.
Bazen düşünürüm abartıyor muyum acaba? Öyle ya 60 yıl geçti.  Fuat’ı görünce abartmadığıma kani oluyorum. Fuat da konuşuyor ineklerle. Evet, inekle, keçiyle hatta tavuklarla da, hatta hatta köpekle de, kediyle de...

Ben anılarda yaşarken eşim bir şeye dikkat etti. Siyah, başında beyaz ayna olan küçük tosuncuk ineğin bacakları dibinde yatıyor. Ezilmesinden korktuğunu söyledi. Fuat tatmin edici cevap verdi. Demek anneler başka açıdan bakıyor.
Yine, dedemle Fuat’ı karşılaştırıyorum. İneklerimizin hepsine güzel isimler verirdi dedem. Baktım Fuat da aynı biçimde onlara güzel isimler veriyor. Her ineğin sanki kendine özgü bir şahsiyeti var. "Maşallah" dedim içimden. İnsanlarımıza, bireylerimize böylesine değer vermiyoruz ki: “Bir kişi şehit oldu.” diyoruz. “Şehitlerimizin oranı azaldı.” diyoruz. İnsanlar böyle rakamlarla oranlarla anılır mı? Daha kötüsü “Bir kişi için şey mi toplanır.” diyenler de olmuyor değil.

Eşim annelik açısından, ben bir başka açıdan baktık ineklere. Başkası görseydi bir başka açıdan bakabilirdi. Örneğin Fuat sağmal ineklere ayrı yem veriyor, birkaç ay sonra ilk doğumunu yapacak ineğe ayrı yem veriyor. Tabii tosuncuğu da başka türlü koruyor. Böyle yapmayıp da hepsine eşit verseydi ne olurdu? Sağmalların sütü azalırdı, tosuncuk hepten aç kalırdı. Demek ki mühim olan eşitlik değil adalettir. Konuyu güncel konulara transfer edelim. Babaları çok zengin olanlarla, babaları çok fakir olanları eşitlik adına aynı sınava tabi tutarsanız ne olur? Derin konulara girmeden ahırdan çıkalım.

 İçinizden diyorsunuz ki “Ya bu ne ahırmış. Bilmem nerelerde verilemeyen dersleri buradan alıyor insan.”  Eee, o kadar olacak. Bu ahır Dinko’nun ahırı değil Fuat’ın Ahırı.



Fuat’ın meyvelerini saymadım, sayamadım. Erikti, kirazdı, elmaydı, armuttu, ayvaydı, incirdi, kiviydi, zeytindi. Birkaçının altında fotoğraf çektirdik. Asmanın altında da çektirdik. Bir ara bahçenin kenarındaki kavak ağaçlarını sordum. Bu ağaçları kesme nedenini anlattı. Tatmin olmadığımı görünce ister istemez asıl nedeni söyledi: Komşunun hasta olan çocuğu polenden rahatsız oluyor da… Yine gözlerim doldu. Fuat da tıpkı dedem gibi, durumu hiç kimseye söylemeden kestirdi ağaçları. Eee, hayvanları, bitkileri o kadar seven insanları sevmez mi?



Zaman zaman ağaç kütüklerinde oturdum. Bazen de taşlar üzerinde. Bahçeyi neden doğru dürüst düzeltmediğini sordum. Şimdilik hiçbir masraf yapmıyor. Beklediği bir şey var, o geçekleşirse evi de müştemilatı da, bahçeyi de …

Kümesi de denetledik adeta. Ben yumurta alır gibi pozlar vermeye çalıştım. Ama olmadı. Torunum ikide bir gülmemi, kasılmamamı ihtar etti bana.  Ne yapalım beceremiyorum işte.

Tavukların, ördeklerin arasında da poz verdim. Bu arada annelerini birkaç hafta önce kaybeden ikiz keçileri teselli etmeye de çalıştım. İkizle annelerinin üzerine çıkar ağaç yaprakları yemeğe çalışırlardı; ama şimdi uzanamıyorlar. Ben sevmesini de pek beceremiyorum. Eşim, “Dedesi şöyle yap, dedesi böyle yap.” deyip durdu.

Fuat’ın bahçesini bir de domateslerin, biberlerin, patlıcanların, fasulyelerin kabakların, kara lahanaların yetiştiği zaman da görmek lazım.

Fuat su kuyusunun yanında ve asmanın altında birkaç koltuk da attı. Komşularla oturuyor, gözlemelerini yerken ayranlarını içiyorlar. Eşim rahatsız olmasa biz de otururduk. Sağlık olsun diyerek eve çıktık. Evde de birkaç poz verdik. 



Ben özellikle kütüphanenin önünde poz vermeyi istedim. Malum kütüphanelere önem vermiyoruz. Dediklerine göre bazıları kütüphanelerin metreyle ansiklopedi ve güzel ciltli kitaplar siparişi veriyorlarmış. Bu günler o da yok. Bu eksikliğe de dikkati çekeriz belki dedim içimden.

Küçük oğlum Ahmet çok yorgundu. Okulda bizzat planlayıp yönettiği İngilizceyle ilgili bir etkinlikten çıkar çıkmaz gelmişti. Ahmet’in çalışmasını sadece baba olarak değil bu işlerden az çok anlayan bir öğretmen, bir yönetici olarak takdir ediyorum. Sözün burasında Sınıf Öğretmenliğinin geliştirmesiyle ilgili yüksek lisans tezim olduğunu da ekleyeyim ki  duygusal olmadığım anlaşılsın. Ahmet, 96 öğrencisini etkinlikte görevlendirdi. Çocukların seviyelerine göre hepsine farklı sürelerde, farklı konularda, farklı görevler verdi. Bu az başarı değildir.

Diyeceksiniz ki, Fuat’ın bahçesini, hayvanlarını anlatırken sırası mı Ahmet'ten söz etmek. Belki değil; ama ağacın altında otururken, kütüğün üzerinde otururken okuldan da söz ediyoruz, şurdan buradan da. Dua edelim ki şurdan burdan konuşmaları yazmıyorum.

İnsan bir günde ne kadar çok şey görüyor. Ne kadar çok duygularla haşır neşir oluyor. Ne kadar çok düşünce altında eziliyor. Öyle değil mi? Başiskele'de sakin sakin otururken ağabeyimizin hastalık haberi ile yola düşüyoruz. Yolları görmeden ağabeyimize gidiyoruz. Ağabeyimizin o kadar da fena olmadığını görünce ruhumuz açılıyor ve Fuat’ın mekânını denetlerken, Ahmet’ten neler yaptığını soruyoruz…

19. Mayıs’ta Başiskele’ye dönüyoruz.

Bugün 20 Mayıs 2013. Aslında bir yazı dizisi olabilecek haberleri, duygu ve düşünceleri birkaç sayfada heba ediyoruz. Hiç değilse şöyle okkalı bir cümle bitirelim yazımızı:

Doğayı, bitkileri ve hayvanları sevebilenler insanları da sevebilir. Sevgileri paylaşanlar mutlu olabilir.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli

Not: 

Bugünün Dünya Süt Günü olduğunu bilmiyordum. Bakanlıkça her yıl kutlanan 21 Mayıs Dünya Süt Gününde Fuat'ın Ahırı'nı yazmış oldum. Buna tevâfuk diyebilir miyiz?  

Bu notu yazı yayınlandıktan sonra yazıyorum. Başlığa da bir ek yaptım. Şimdiye kadar Dünya Süt Gününü hiç kutlamadığım için ne diyeceğimi bilemiyorum. Süt üretimi polikikalarını yeniden gözden geçirmeyi dilemek boşuna mı olur? Evet, yeniden gözden geçirilecek başka meselelerimiz olmalı. 

Fuat'ın Ahırından bunca ders çıkartılabileceğini ben de tahmin etmiyordun doğrusu.

Bakın, zayıf tarafımızı vurgulamış oldum: hep tahmin ile uğraşıyoruz. Nerde bilimsel görüşlerimiz? 

*************************************
*************************************

5 yorum:

  1. Merhabalar Sabahattin Hocam.

    Fuat oğlunuzun çiftliği gerçekten çok güzeldi. Büyükbaş ve kümes hayvanları ile uğraşmak, tarım yapmak ne kadar güzel bir uğraş. Tabi bu uğraş hem bilgi, beceri, hem de sabır isteyen bir iştir.

    Tüm aile ne güzel Fuat'ın çiftliğinde biraraya gelmişiniz. Ne kadar güzel ve ne kadar kıymetli bir beraberliktir bu.

    Büyük emekler verilerek kayda aldığınız fotoğrafların silinmesine en az sizin kadar üzüldüm. Her ne kadar makinada olmasa da ben de bilgisayarda böyle güzel anılara ait fotoğrafları kaybetmiştim.

    Tüm Gencal ailesi bireylerine sağlık, iyilik, güzellik, huzur ve mutluluklar dilerim.

    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun.

    YanıtlaSil
  2. Merhabalar Sabahattin Hocam,

    Göndermiş olduğum yorumu geri çağırıp ekleme ya da düzeltme imkanımız olmadığı için ben de Süt Günü'nü unuttum. Şimdi torunlarımız için süt de alıyoruz ama, emin olun ben de hiç 21 Mayıs gününün Süt Günü olarak kutlandığını bilmiyordum. Sayenizde öğrenmiş olduk.

    Tabi bu arada oğlunuz Fuat bey sütçülük de yapıyordur, bu vesileyle tüm üretenlerin ve içenlerin Süt Günü'nü kutlarım.

    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumlarınız için teşekkür ederim.
      Biz de tüm Altun aile bireylerine sağlık ve mutluluklar dileriz.

      Sil
  3. Uzun zamandır bu kadar içten blog yazısı okumamıştım çok iyi geldi .Ben de bir doğa sever olarak bir an köylere gidesim geldi .O kadar güzel ve içten anlatmışsınız ki okumakla kalmayıp adeta bizde oradaymışcasına yaşadık yüreğinize sağlık olsun ayrıca hastanız içinde çok geçmiş olsun.Allahtan fazlaca önemli değilmiş rahatsızlığı,Rabbim şifalar versin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Şifa dileklerinize de memnun olduk. Allah tüm hastalara şifalar versin.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil