11 Eylül 2013 Çarşamba

Son Damla



        Bir su damlası nasıl ki Okyanus’un tüm özelliklerin barındırırsa Damla da yaşamımızın tüm özelliklerini içermeyi amaç edinmiş ve bu amacını gerçekleştirmek için planlı olarak çalışmalarını sürdürmüştür:
        Duygu ve düşünceleriyle çağları aşıp gelen Mutasavvuflara; açık deyişle “Ne olursan ol, yine gel.” diyen Hz. Mevlana’ya, sevgi sembolü Yunus Emre’ye, “Eline , beline, diline sahip ol.” diyen Hacı Bektaş-ı Veli’ye yer verdik. Tasavvufi görüşleri yanında bilimsel görüşlere de yer veren Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya da yer ayırdık.
        Yahya Kemal, Mehmet Akif’ ve bir çok şaiirin şiirlerinden tattık.
        Kurtuluş Savaşçılarının önderi, emperyalistlere karşı duran; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’e, Kıbrıs mücahidi Denktaş’a yer verdik.
        Gelecek vaad eden Gençlerin ( Fuat Gencal’ın Ahmet Gencal’ın ve Süleyman Pekin’in) yazılarından bölümler sergiledik.
        Başta kadınlar olmak üzere önemli görülen konularla ilgili özel sayfalar, özel sayılar çıkarmaya çalıştık.
        Hayat damarlarındaki kana benzetilen sanat dallarına; açık deyişle geleneksel sanatlara, öyküye, şiire girdik.
        Doğa ve çevreye özel önem verdik.
        Berceste, özlü sözler, atasözleri de yayınladığımız oldu; mesaj ve haberler de yayınladığımız oldu.
        İnternet ummanından yapılan bu derlemeleri özgün yazılarımızla kaynaştırmaya ve birbirine bağlamaya çalıştık.
        Bütün bu çalışmaları bir öğretmen hassasiyetiyle yaptık. Damla’ya öğretmenler Günü Özel sayısı ile başladığımızı da eklemekte yarar umulmaktadır.
        Bu çalışmalarımızda damla kadar yararlı olmuşsak kendimizi mutlu sayarız.
        Böylesine bir çalışmayı Blogspot.com’un dünya çapındaki büyük organizasyonu sayesinde yapmış bulunuyoruz. Organizasyon hakkında hiçbir bilgimiz olmamasına rağmen blogerlere tanığı özgürlük ortamı için teşekkürlerimizi arz ederiz.
        Böylesine bir çalışmayı yorumlarıyla destekleyen blogerlere de ayrıca teşekkür ederiz.
        Damla’nın işlevini tamamladığını düşünüyorum. Okul günlerinde, tıklanma oranının arttığı gözlendiğinden Damla’daki  özellikle derleme yazılarınlarından okuyucuları mahrum etmemek için hesabımı kapatmıyorum. Ama Damla’daki çalışmalarıma son verdiğimi üzülerek bildiriyorum.
        Damla’da tüm okurları dost gibi gördüm. Dostlukların çoğalması dileğiyle ve Kelebek kanatlaryla ayrılıyorum.
        Haklarınızı helâl edin.
        Sevgi ve saygılarımla.
        Sabahattin Gencal (Emekli Öğretmen), Başiskele-Kocaeli,

 Her son bir başlangıçtır. 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Akrabam bana “Sen siyasetçi olamazsın.” dedi

John F. Kennedy’nin bir sözü var, hatırlayanlar var mı bilmem: “Memleket meselelerinde herkesin bir fikri olmalıdır.” Bizim de elbette bir fikrimiz var; ancak bu düşüncelerimizi  açıklamak fırsatı bulamadık.

Ulusumuzun gelişmesi, yurdumuzun kalkınması konusundaki düşüncelerimizi belirtmek için siyasetçi olmamız da şart değil. Ama nedense bu konularda etkili olamadık. Bu son zamanlarda düşünce kulüpleri kuruyorlar. Bir öğrencim de bir düşünce kulubü kurduğunu söyleyince son derece memnun oldum.

Düşünce kulüplerinde, derneklerde görev almışlığım yok. Kahve kültürüm de yok.

Çok kişiler kahvelerde yönetimin her kademesiyle ilgileniyorlar. Ancak gördüğüm şudur: Düşünce saplantıları var.Takım tutar gibi, mezhep tutar gibi parti tutuyoruz. Bu zayıf noktamızı istismar eden siyasetçiler seçimlerden çok önceden şu kadar oyumuz var diyebilmektedirler.

Ben, biraz da hiç kimseyi etkilememek için daima sessiz kalırdım. Bilmediğimi söyler geçerdim. Oysa bazı bilgilerden  birinci elden  denebilecek kadar haberdardım. Geçmiş zamandadan söz ediyorum. 80 -90 yıllarından.

Yakın akrabam 1980 sonrasında kurulan bir partinin il başkanıydı.  Devletin en üst kademelerinde çalışmış kişilerle özel olarak konuşuyordu. Ben il binasının nerde olduğunu dahi bilmiyordum. Yalnız ev görüşmelerinde  akrabam bu konuşmaları anlatıyordu. Bu konuşmalara girmek doğru değil. Bana “ Sen siyasetçi olamazsın.”dedi. Aslında anlattıklarından ben de aynı sonuca varıyordum. Sonuç da o da kontenjan milletvekilliğini kabul etmediği için beklenen sonuçları alamadı. Bir trafik kazasında genç denilecek yaşta hayatını kaybeden akrabama Allahtan rahmet diliyorum.

Yanlış anlaşılmaması için ekliyorum: İstisnalar hariç hem siyasetçi olan hem de toplumu gerçek anlamıyla geliştirme çabasında olan kahramanlar vardır. Kendilerini kutluyor ve başarılar diliyorum.

Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli


 

Bana “Sen avukatlık yapamazsın.”dediler


Okumaya doymadım, doyamadım. Ama her çeşit konuyu okudum. Tabii, bu yanlışlığın bedelini de her konuda yüzeysel kalarak ödedim. Örneğin öğretmenken tuttum kamu yönetimi okudum , sonra hukuka heves sardım. Gerçi hepsi de gerekli; ama bir dalda derinleşebilseydim…

1989’da oğlumla birlikte üniversite sınavlarına girmiştim. Devam mecburiyeti olmadığı için yalnız İstanbul Hukuk Fakültesini tercih etmiştim. Sınavı kazanarak kaydımı yaptırdım.

Yalnızca sınav zamanlarında okula gidiyordum. Gençlerle bir arada olmak güzel bir duygu.

Bu arada emekli oldum, özel bir okulda öğretmen olarak çalışmaya başladım. Tabii, bu durum fakültenin aksamasına neden oldu; ama yine de bitirdim.

Avukatlık stajını İstanbul Staj Eğitim Merkezinde yaptım. Rehber Avukattan ve birçok avukattan da yararlandım.

Böyle çabuk çabuk ve özetle giriş yapıyorum ki asıl anlatmak istediğimi yazabileyim:

Ayrı ayrı belirtmeyeyim, beni tanıyanların tamamı diyebilirim “ O avukatlık yapamaz.” diyorlardı. Yakınlarımdan bu haberleri alıyordum.

Bir iş merkezinden küçücük bir oda satın alarak büromu açtım. Hayırlı olsuna gelen akrabalarımdan ikisi (Biri rahmetli oldu) açık açık “Sen avukatlık yapamazsın.” dediler bana. Bundan önce dolaylı olarak duyduğum bu sözler yüzme karşı söyleniyordu. Nasıl bir iltifatsa?

Baro seçimlerinde bir arkadaş tüm avukatlardan görüş istemişti. Ben de bir mail gönderdim. Mailimde “Avukatların imajlarının düzeltilmesi için çabalanmasını önermiştim. Bana “Sen avukatlık yapamazsın.” derken sözde iltifat yaptıklarını da eklemiştim. Arkadaş genel kurulda bu ifademi kullandı. Seçimi kazandı mı? Kazanamadı. Ben avukatlık yapabildim mi? Yapamadım.

Yanlış anlaşılmaması için şu açıklamayı yazmam gerekir, istisnalar hariç, hem mesleklerini yapan hem de toplumun düzelmesi için çalışan kahraman avukatlarımız vardır. Bunları kutluyorum. Başarılı olmalarını diliyorum.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli


 

 

 

 

 

Sınıf Arkadaşım bana: “Sen müdür yardımcılığı görevini kabul etmezsin.”dedi

Kendimi bildim bileli ya okudum ya da okuttum, yani hem öğrenci oldum, hem öğretmen oldum;

başka deyişle yaşamım boyunca eğitimin içindeyim. Yaşam muhasebemi çıkarmak eğitim içinde geçen günleri anlatmakla eştir. Ancak bu uzun serüveni anlatmak güç. Daha doğrusu anlatmak neyse de yazmak oldukça güç. Onun için yer yer kesitler vermek istiyorum.

 Kesitler dedim de aklıma ne geldi tahmin edemezsiniz. Ağaçların gövde analizleri yapılıyormuş. Bu analiz sonucunda uygun yerden disk/kesit alıyorlarmış. Sonra bu diski kitap okur gibi okuyarak ağacın yaşını, geçen senelerle ilgili iklim değişikliklerini bakım durumunu falan bulabilyorlarmış. Mişli geçmiş zaman kipini kullandığıma bakmayın bunun bilimi yapıldı. Bu konuda dersler de veriliyor.

Bu ağaç analizini peşinen anlattım ki anlatabileceğim anılar iyi değerlendirilebilsin. Okuyucuları böylesine yönlendirmek de doğru olmuyor; ama hayırlısı.

 Şimdi anlatacaklarım da bir kesit verir kuşkusuz; ama asıl amacım bir sözü vurgulamaktır.

 1986 yılındayız. Bir okulda öğretmen olarak çalışıyorum. Bu arada öğretmen okulundan sınıf arkadaşım Milli Eğitim Müdür Vekili olarak ilimize atandı. Onunla dairesinde konuşuyoruz. Peşinen söyleyeyim ki arkadaşımdı diye hiç bir zaman istismar etmedim. Hatta diğer müdürlere gösterdiğim saygıdan da fazla saygı gösterdim.

Sınıf arkadaşım bana “Sen Milli Eğitim Müdür Yardımcılını Kabul etmezsin. Seni bir lise müdürlüğüne veya istediğin bir okul müdürlüğüne verelim.” dedi. Sağolsun. Bana asker arkadaşımın sözünü hatırlattı. O da bana “Sen muhasebecilik yapamazsın.” demişti.  Sınıf arkadaşım da “Yapamazsın” demedi de, daha nazikçe “Kabul etmezsin.” dedi. Tabii, tahmin ettiği gibi kabul etmedim. Yanında bulunduğum sure içinde gerek aldığı telefonlardan sonraki mimikleri, gerekse önündeki notları göstererek beni bu işi yapamayacağıma ikna etmiş oldu.

 Okul müdürlüğü görevini arkadaşımdan önceki müdürler de önermişti; ama yine kabul etmemiştim. 5 yıl kadar önce küçük bir beldenin ortaokul müdürüyken TODAİE’e gittim. Maaşlı izinli olarak gitmiştim. İstifam gerekmezdi; ancak okul müdürsüz kalmasın diye istifa etmiştim.

  Ankara’da gezerken Kocaeli Milli Eğitim Müdürü ile karşılaştım. Ayak üstü sohbetimiz sırasında “Bizim müdürümüz de iyi çalışıyor.” dedi. Benden sonra yardımcımı müdürlüğe atamışlar ve atama kendileri zamanında olduğu için “Bizim Müdürümüz” oldu. Ben demek ki onların müdürü değilmişim. Bu söz dokundu bana.

 İç burukluğu ile Bakanlıklara uğradım. Ankara’da olmama rağmen,Bakanlıklarda tanıtıklarım olmasına rağmen, rahatsızlık vermemek için nadiren uğrardım Bakanlıklara. Ama, o gün Ortaöğretim Genel Müdür yardımcısı olan hocama uğradım. Allah rahmet etsin, değerli hocam her zamanki gibi çok iyi karşıladı beni. Sohbet ederken içeri birkaç saat önce görüp konuştuğum Milli Eğitim Müdürü girdi. Ne oldu bilmiyorum. Müdürde öyle değişme oldu ki anlatamam. Hocamın yanında bana görevler önermeye başladı. Görev önerilmesi güzel gerçi; ama böylesi hiç de şık değil. Bu anda bile üzülüyorum bu üzücü duruma.

 Yanlış anlamlara sebep olmamak için açıklayayım. Benim  bir yöneticilik görevini reddetme hakkım, vicdanan yoktu elbette. Çünkü maaşlı izinli olarak okumuşum, derece yükseltilmişim yani hazineden para çıkmış; bunun karşılığını vermem gerekir. Ama uygun bir görev olmasını istemem hakkım. Beni merkez örgütünde görevlendirmeyenlerin aklından vicdan muhasebesi yapmak geldi mi acaba?

TODAİE’de konuyla ilgili bir kişiden (Adını da mevkisini de unuttuğum için böyle yuvarlak ifade kullanıyorum.) TODAİE mezunları ne amaçla yetiştirildiğini belirten bir belge verilmesi istedim. “Malumun ilâmı gerekmez.”dedi. Doğru söze ne denir. Malumun ilâmı gerekmez, gel gör ki Milli Eğitimde malum olan nedir bilinmez.  Asıl olan öğretemliktir deyip yıllarca eğitim yönetimine inanmadılar, torpille idare edip gittiler. Şimdilerde inşallah böyle değildir.

 Hayal kırıklığı içinde bu satırları yazdığım sanılmasın. TODAİE girdiğimizin ilk haftasında ”Hayal kırıklığına uğramamak için şunu peşinen bilip kabul ediniz: Bu okuldan mezun olanları görevlendirmiyorlar.”demişlerdi.Gerçekten görevlendirilmedik. Ama bazı taşkilatlarda görevlendirmeler de olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

 Bunca sözü niye ettim ki… Arkadaşımın bana “Sen Müdür yardımcılığını kabul etmezsin.” dediğini belirtmek için. Yanlış anlaşılmaması için açıklayayım yöneticilik kabul edenleri ödün vermekle suçluyor değilim. İstisnalar hariç, hem yöneticilik görevini, hem de toplumun düzeltilmesi görevini hakkıyla yapan kahramanlar vardır. Kendilerini kutluyorum.

 Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

 



 

 

Asker Arkadaşım Bana: “Sen Muhasebeci Olamazsın .”dedi.


Anılar çağındayız. Bu dönemimizde askerlik anıları revaçtadır. Askerlik deyince vatan borcu aklımıza gelirdi. Asker ocağı peygamber Ocağı büyük bir okul olarak düşünülürdü. Şimdilerde de her halde öyledir; mutlaka öyledir.

Askerlik anılarını anlatmak, dinleyeni pek olmasa da güzel, keyifli; ama yazmak zor. Bu zorluktan ötürü birkaç teşebbüsüm yarıda kaldı.

Kaçıncı kez yazdığımı hatırlamıyorum.  Ama şu sözümü unutmuyorum. “Bir gün askerlik anılarımı yazarsam buradan başlayacağım.” Buradan kelimesiyle kastettiğim Etimesgut asker kantini.

Şimdi üstten üstten anlatmaya başlayalım:

Samsum İmam Hatip Lisesinden 1971 güz dönemi   dört öğretmen askere gideceğiz. Ankara’ya, sınava girmek üzere akşam üzeri Samsunda’dan yola koyulduk. Ben 7 yıllık öğretmenim, başka deyişle en kıdemliyim; ama bu işlerin nasıl olup bittiğinden haberim yok. En gencimiz kendisinin rehber/başkan/komutan seçilmesini istedi. Oybirliği ile seçilen başkanımız nezaretinde erken saatte Etimesguta geçtik. Başkan bizi kantine yerleştirdi. Öte yandan bir çok kişi çok erken saatten beri sıraya girdiler. Gelen sıraya giriyor, gelen sıraya giriyorken biz kantindeyiz. Kantinde ne yaptığımızı da hatırlamıyorum.

Başkanımız bizi kaldırdı. Birinci sıra arka duvara dayanmış, ikinci sıra başlanmıştı. İkinci sıranın en önüne de yerleşmedik. Biraz arkada saf tuttuk. Çok geçmedi, içeri alındık. Alındık; ama nasıl alındık? Birinci ve ikinci sıra ayırt edilmeksizin ikişerli olarak içeri girdik. Bilmem izah edebildim mi? Sabahın erken saatinden beri sırada olanlarla kantinde keyif çatanlar aynı anda içeri girdiler.

Önce burada durup düşünelim; bu organizazyon beceriksizliğini daha önceden keşfederek istismar eden arkadaşımız ve buna ses çıkarmayan bizler. Daha doğrusu çıkaramayan bizler…

İçeride sınava girecektik. Rehberimiz, sınavdan sonra yemeğe gitmeyeceğimizi sahada yerimizi alacağımızı söyledi. Öyle de yaptık. Yemekten sonra birçok kişi ertesi güne kalırken biz sahadaki sınavımızı da güzelce veriyorduk.

Keşke birkaç gün gecikseydik de böylesi anılar aklımıza takılı kalmasaydı.  Ama bu anılardan da yararlandığım olyordu. Bazen şakayla karışık, bazen yararlı olmak umuduyla. Örneğin; egosu yüksek kişilerin sırasına girmem, bu sıraya giremem, girse istesem bile sona kalmaktan kurtulamam. Bu sırada sonda olmaktansa diğer sırada başta olmak isterdim. İnsanoğlu işte, illa kendini belli etmek istiyor.

Türkiye’de bu sıraya girmek meselesi oldum olası karşık bir mesele. En iyisi biz okula gidelim.

Sınav sonrası beni Tuzla Piyade Okulu’na verdiler. Başkanımız İzmir’e gitti. Diğer iki arkadaşımızı hatırlamıyorum.

Tuzla Piyade Okulu anılarım başlı başına bir kitap olacak cinsten; ama biz üstten üstten anlatacağımızı söyledik ya. Benim derslerim iyiyidi. Yalnız silâhlarla haşır neşirliğim çok iyi değildi. Savaş Beden eğitimi dersim de eh işte. Petlatlon sahasındaki İtalyon Çukurundan arkadaşların el uzatması sonucu çıkabiliyordum. Sonra duydum ki çukuru kapatmışlar.

Tuzla’da güneşin batışını seyretmemi özellikle not etmeliyim. Şimdi bulunduğum evin penceresinden de güneşin batışını seyrederken Tuzla’yı hatırlarım. Güneşin batışında hiçbir şiir yazmadım, yazamadım doğrusu. Öyle batıyor ki sen şiiri duyamıyorsun.

Uzatmıyalım. Kuralar çekildi. Lüleburgaz 241. Piyade Alayına düştük. Kore’ye giden meşhur alay. Alayın meşhur olması da ayrı bir hava veriyor insana. Daha bu havayı almadan Luleburgaz Ordu evi bahçesinde oturuyorum.

Orduevi bahçesinin bir köşesinde otururken bir başka köşesinde oturan, benden birkaç yaş daha genç bir yedek subayı görüyorum. Yaklaşıyoruz, tanışıyoruz, konuşuyoruz, kaynaşıyoruz. Böylesine çabuk kaynaşma da pek görülmüş şey değil. O Rizeli, ben Trabzonlu. Hemşeriyiz. Hemşerilik de yabana atılacak bir şey değil.

Yeni arkadaşımızla daha güzel bir yere geçelim istedik. Ortada, havuzun başında boş bir masa vardı. Oraya kuruluverdik. Sonra birileri geldi. Burasının komutan masası olduğunu söyledi. Masada böyle bir yazı da vardı doğrusu; ama biz idrak edemedik işte. Biz de takım komutanı olacaktık ya. Bu ilk falsoyu geçelim.

Berber gittik. Üst rütbeli bir subay da vardı. Traşı bitti. Nezaket icabı “Sihhatler olsun.” Dedi bize. Biz de “sağolasınn.”deyiverdik. Sonra hemen toparladık, ama geç kalmıştık. Bereket versin komutan anlayışlıydı. Berber çıkışında arkadaşım sağ elini sol göğsüne götürüp, biraz da başını eğerek  “sağolasınn”deyişine öylesine gülüyorduk ki. Mizah kültür kriteridir. Arkadaşımız hem bir mizah ustasıydı, hem de devamlı güler yüzlüydü. Neşelenecek bir şeyler buluyorduk.

Ordu evi kantinine gittik. Orada bir sivilin biri “siz cik cik misiniz?” diye sordu. O zaman anladık ki biz henüz cik cik mışız. Hem de mizah kabiliyeti yüksek biriyle, mizah nedir bilmeyen birinin oluşturduğu bir ikiliymişiz.

Gece ordu evinde kaldık. Yemek Salonuna geçtik. Şaşırdık doğrusu. Eski gün, yalan olmasın masamızda 3 çatal mı desem 4 çatal mı desem, 2 kaşık mı desem, 3 kaşık mı, bıçaklar da…Bir sergi… Biz köylü çocuları böyle şeylere alışık değildik. Çalınan müziğe de de alışık değildik. Aslında ben müziğin hiçbir çeşitine alışık değilim; ama arkadaşım, hiç olmazsa kemençeden söz edebiliyordu.

Oturma yerinin arka kısmında yarbay ve albaylar briç oynuyorlardı. Ben oraya gittim. Aralarına oturdum ve oyunlarını seyrettim. Kimse bir şey söylemedi bana. Hem yasal bir engel yoktu, ama. İşte ben, ya da biz bu amaları bilmiyorduk.

Biraz fazla ciddi olmamdan, biraz da üst komutanlar arasında bulunmamdan ötürü çavuş ve onbaşılar yakınlaşamıyorlardı bana. Ancak arkadaşım hepsinin gönlünü fethetmişti. Yemeğe başlarken onlardan birini çağırır. Yiyeceklerimizin tamamını getirmelerini isterdi. Böylece birkaç saat tasarruf etmiş olurduk.

Orduevine alışmıştık; ama ev gibisi yok diyerek bir pansiyon tuttuk arkadaşımızla. Arada bir de orduevine uğradığımız oluyordu.

Lüleburgaz’daki gözlemlerimiz de başlı başına biz kitap olacak cinsten. Kültür düzeyi çok yüksek bir yer.

Aslında arkadaşımız bir cümlesini söylemek için bunca anıyı yazmış oldum.

Ben piyade okulunda askeri derslere ek olarak başka kitaplar da okudum. Bu okuma merakımı gören arkadaşlar bana muhasebeci olmamı önerdiler. Birkaç kitap da aldırdılar. Bu kitapları okurken asker arkadaşım: “Sen muhasebeci olamazsın.”dedi bana. Dondum kaldım.  O da dondu. Sonra toparladı kendini. “Yanlış anlama. Benden daha iyi muhasebeci olursun. Ama sen muhasebeci olamazsın.” Dedi bana. Sonra ikna etti beni.

Bu anıyı sık sık anlatırken muhasebecileri kınıyor gibiyim sanki. Hayır. Düzelteyim. Muhasebecilerimiz, istisnalar hariç kendi görevleri yanında toplumu da düzeltmeye çalışan kahramanlardır. Muhasebeci asker arkadaşım da bu kahramanlardan biridir.

Hala telefonla görüştüğüm bu arkadaşımın şahsında tüm muhasebecileri selamlarım.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli


 

Yaşam Muhasebesi Yapmak


Yaşam muhasebesi yapmak, muhasebeden dersler çıkarılır ve bu derslerden hareketle davranışlar geliştirilebilirse yararlı olabilir.

Her yaşta yaşam muhasebesi yapılmalıdır ki ömrün geriye kalan bölümünde, muhasebeden alınan derslerin davranışları değiştirmesi sayesinde mutlu olunabilsin. Geriye kalan ömrün yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika ve saniyelerle; hatta anlarla sınırlı olması insanı muhasebeden alıkoymamalı.

Zaman zaman yaşam muhasebesi yaptım. Muhasebe sonucu dersler de çıkardım; ama bu derslerden hareketle davranışlarımı değiştirmedim. Değiştirememekten söz etmiyorum, davranışlarımı, daha doğrusu ana doğrultumu bilinçli olarak değiştirmedim.  Bu durum kendimizi beğenmişlik olarak yorumlanmamalı veya “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını satın almış.” yaygın sözüyle de açıklanmamalı…

Muhasebe yapmak öyle kolay değil. Muhasebeciler bunca dirsek çürütmelerine rağmen, çok zaman işin içinden çıkamıyorlar, hele de muhasebe insan yaşamıyla ilgili olursa…

“Yaşam muhasebesi” derken ilkin aklımıza ne geliyor? Nefis ya da vicdan muhasebesi mi? Ömrün rakamlarla ifade edilebilecek yanları mı? Acı tatlı anılar mı? Tüm akla gelenlerin dökümü mü?

Arınmamız için, özellikle Ahretimizin mamur olması için nefis ve vicdan muhasebesi yapmayı alışkanlık haline getirenlere ne mutlu. İnşallah bu mutlu kişilerden oluruz.

Ömrün rakamlarla dökümünü yapmak, içtenlikle söylüyorum bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti. Gazete ve dergilerde böylesine muhasebelerle karşılaşmama rağmen nedense ilgimi çekmemişti. Ne zamanki bu yazıyı yazmaya başladım rakamlar zorlamaya başladı beni. Oysa benim rakamlarla işim olmadı hiç. Kafamdaki rakamları bir sitede okuduğum yazı kışkırttı. Böylesine bir muhasebe yapacak değilim; ama insan merak da etmiyor değil? 28 Eylül 1943’te doğduğuma göre bugüne kadar (21. 07. 2013’e kadar) kaç gün yaşadım?  Hesap makinesini doğru kullanabilmişsem 25 117 gün yaşadım. Uykuda, mesaide, yemekte, alışverişte, banyoda, tuvalette, yollarda, hastanede, camide, okulda, şurada burada geçirdiğim zaman ne kadar? Gazete, kitap… vb. okumaya, telefonla konuşmaya, TV seyretmeye, bilgisayara ayırdığım zaman ne kadar? Bu işin içinden değme muhasebeci çıkamaz. Zaten böylesine bir çalışmaya girmeyeceğim. Girmeyeceksem niye değindim bu konuya? Gırgır olsun değil tabii. İnsanı düşündürmüyor değil bu konu. En değerli varlığımız zamandır. Dünyanın bütün mücevherlerini verseniz bile bir anı geriye alamazsınız. Dolaştırmadan söyleyelim; her anımızı değerlendirmek için çabalayalım.

Neyi, ne zaman, niçin, nerede ve nasıl yaşadığımızın başka deyişle bebeklikten yaşlılığa yaşam sürecimizi muhasebe defterine sığdırmak olası değil. Ama hiç değilse bazı anları, bazı kesitleri yazabiliriz…

Uzmanları bir yaprağı inceleyek ağaç hakkında hüküm verebiliyorlar; başka deyişle yaprakta ağacın özellikleri var. Yine bir damlada da içinden çıktığı okyanusun özellikleri var…Bunun gibi  yaşam muhasebesinin bir yaprağında da muhasebe defterinin özellikleri var.  Aslında bu örneklere, sözü dolaştırmaya gerek de yoktu. Diyeceğim şu: Her bir anımda özelliğim var. Sunacağım birkaç yaprağı okuyabilirsek…

Muhasebe defterimden bir yaprağı  okuyabilirseniz beni de okuyabilirseniz.” diyecektim. Bir kişiyi okumak, anlamak öyle kolay mı?

Kolay gelsin.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 21. 07. 2013
 
*****
 

16 Haziran 2013 Pazar

Kendine Yeni Bir Hayat Ismarla


        Dr. Murat Toktamışoğlu’nun Kapital Medya Hizmetleri A.Ş tarafından yayınlanan “Kendine Yeni Bir Hayat Ismarla" adlı 159 sayfalık eseri okunmaya değer.

        Eserin arka kapağında da yazıldığı üzere Dr. Murat Toktamışoğlu “Standart Hayatlar Hapishanesinden kurtulmamız için bir kaçış planı hazırladı.”

        Toktamışoğlu sözü edilen planı hazırlamak için birçok bilgeden yararlanmıştır. Okuduğu öyküleri, masalları, vecizeleri, şiirleri, güfteleri yerli yerinde kullanmıştır. Onca malzemeyi 159 sayfaya sığdırmıştır. 44 başlığın hemen altına o bölümün anafikri olabilecek, metinde geçen vecize veya kısa cümleler yazmıştır.

        Toktamışoğlu sunuşta “Bu kitap, kendinize yapacağınız yolculukta size biraz olsun ilham vermek, biraz olsun destek olmak amacı ile yazıldı.” Demektedir ki düşünerek okursak, daha doğrusu endirek olarak verilen öğütler doğrultusunda hareket edersek kendimize yeni bir hayat ısmarlayabiliriz.

        Kitabın sonunda “ısmarlama bir hayat için küçük bir rehber” başlığı altında kitapta anlatılan öğütvari cümlelerle özetlenmektedir.

        Kitabın tüm cümleleri vecize gibi. Hepsi birbirinden güzel öyküler, masallar, sözler var. Bunlardan seçmek oldukça zor; ama birkaç özlü sözü yazmadan edemiyorum:

_ Zincirlerinizi kırın, kendinize yeni ufuklar keşfedin.
(Thorean)
*
_ Koca bir ağaç küçük bir sürgünden gelişir.
(Lao Tzu)
*
_Normal insanlar, kendilerini içinde bulundukları dünyaya adapte ederler. Sıra dışı insanlar dünyayı kendilerine adapte etmeye çalışırlar. Bu nedenle bütün gelişmeler ve değişimler sıra dışı insanların eseridir.
( George Bernard Shaww)
*
_ Yenilikler ancak onlar için yer açtığınız zaman yaşantınıza girebilirler. Yılan eski yükünden sıyrıldığı zaman daha genç görünür ve kendini daha genç hisseder.
( marlo Morgan)
*
_Cehaletimizi kırabiliriz., becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz.
(Richart Bach)
*
_ Aldıklarınızla yaşamınızı kazanırsınız; verdiklerinizle yaşamınızı kurarsınız.
(Churchill)
*
_ Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan;
Yalnız söylenen sözü duyabiliyorsan;
Ne görebiliyorsun
Ne duyabiliyorsun.
( Halil Cibran )
*
_ İnsan ölmeyi öğrendiğinde yaşamayı da öğrenmiş oluyor.
( Mori Schwartz)
*
_Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözbebeklerinin içine bakın. Çünkü bir çocuğun bir yetişkine her zaman öğretebileceği üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olacağı bir şey bulmak ve elde etmek istediği bir şeyi var gücüyle dayatmak.
( Paplo Coelho)
*
_Kişisel gelişimin de, toplumsal gelişimin de anahtarı işinize yüreğinizi koymaktır.
(Halil Cibran)
*
_Başkalarını bilmek bilgelik, kendini bilmek aydınlanmadır.
(Lao Tzu)
*
_Kendinizle barışık olmalısınız. Kendini doğal kabul eden insanın özgüveni artar, çevresine karşı eziklik duymaz. Bu noktadan itibaren de gelişim başlar.
(Xsetus)

        Gelişimin hemen başlaması dileğiyle.

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli


21 Mayıs 2013 Salı

Dünya Süt Gününde Fuat’ın Ahırı / Sabahattin Gencal


Su bardakla, ekmek ekmek sepetiyle, yemek tabakla ikram edilir. Bu genellemenin istisnası yok mu? Olmaz olur mu? Suyu testiden içmedik mi hiç, somun ekmeğini elimizle doğramadık mı, yemeği tavada yemedik mi? Bunları geçelim, pınar başlarında azığımızı yemedik mi? Niye mi böyle bir giriş yapıyorum:

Duygularımızı şiirle, düşüncelerimizi makaleyle, olayları haber yazılarıyla paylaşıyoruz genellikle. Ama ben,  olaydı, durumdu, haberdi, duyguydu, düşünceydi demeden içimden geçenleri, içimden geldiği gibi yazacağım. Yazarken çekinmiyor değilim. Öğrencilerim: “Hocamız yazı türleri üzerinde titizlikle dururdu; şimdi ne oldu ki…” demezler inşallah. Eskiden böylesine yazılar için bir kılıf uyduruyor, bu da bir çeşit denemedir diyordum.

Girişi fazla uzatmak hiç de iyi olmuyor. Onun için konuya gelelim:

2013’ün 18 Mayıs’ı Başiskele’deki evimizdeyiz. Bir telefon konuşmasından kayınbiraderimin rahatsızlandığını öğrenince İstanbul’a doğru yola koyulduk. Eşimle birlikte, hakkında Anıt Öğretmen başlıklı bir akrostiş yazdığımız Selahattin Ağabeyimizin rahatsızlığı çok üzmüştü bizi.

Büyük oğlum Harem’den aldı bizi. Doğru Üsküdar’da oturan ağabeyimizin yanına gittik. Hamd olsun öyle korktuğumuz kadar rahatsız değildi.

Hasta ziyaretinden sonra büyük oğlum Fuat’ın oturduğu Çavuşbaşı’na geçtik. Çok geçmedi küçük oğlum Ahmet de geldi. Aile toplanmış olduk. Aile bireylerinin bir arada olması güzel elbette.

“Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerini, duyduklarını anlatın.” diyecekler için anlatmaya çalışalım:


Torunuma bir senorya planlamasını ve ona göre fotoğraf çekmeye başlamasını söyledim. Çok geçmedi çekime başladık. Ahıra girdik, büyük baş hayvanlarla fotoğraflar çektik. Kümese girdik. Meyve ağaçlarının yanında durduk. Sebzeliği gözledik. Asmanın dibinde, çiçeklerin yanı başında durduk. Şurada burada durarak uzak manzaraları da çektik… Bunları paylaşmayı düşünüyordum. Malum, uzun yazıları okuyamıyoruz; onun için fotoğrafların ilgi çekici olacağını düşünüyordum. 

Düşündüğümle kaldım. Fotoğraf makinesinin hafızasında ne olmuşsa tüm fotoğraflar silindi. Ne yapalım olup bitmiş olana çare yok. Bereket küçük oğlum Ahmet, kendi fotoğraf makinesiyle birkaç kare çekmişti. O karelerden birkaçını olsun kullanırız. Eski fotoğraflar da var. İdare edeceğiz işte.
Eskiden böyle fotoğraf makineleri, kameralar, mameralar yoktu. Kelimelerle resim çizerdik. Şimdilerde kelimelerle resim çizmeyi hepten unuttuk. Birkaç ana çizgi çizelim, siz tamamlayın artık.
Sanki Fuat’ı teftiş ediyormuş gibi ahıra girdik. Eşim, ben, Ahmet kenarda duruyoruz. Fuat inekler arasında. Bize onları birer birer takdim ediyor. Torunum da fotoğraf makinesiyle habire çekim yapıyor…
Fuat, Trabzon’dan sütü yağlı olduğu için getirttiği ineği göstererek “Bu Hamucera’ya benziyor mu?”diye sordu. Gözüm yine doldu.

Ben zaten hassas biriyim. İhtiyarlayınca hassasiyetim o kadar arttı ki hiç sormayın. Hemen zaman tüneline girdim. Taa, 60 yıl öncesine gittim. Fuat, benim anılarımı kim bilir kaç defa dinledi ağzımdan. Onun için unutamadığı bu günleri hatırlatarak zaman tünelinin düğmesine basmış oldu.
Trabzon’un bir orman içi köyünde yaşıyorduk. Baharları komlara, yazları yaylaya çıkardık. 8-10 ineğimiz vardı. Bunlardan Hamucera’yı (Çilek’i) hatırlıyorum. En yaşlı, en sevilen ineğimizdi. Gurbetteki babam ve amcam mektuplarında bizden olduğu gibi Hamucera’dan da haber sorarlardı. Tabii, cevaplarda da …

İnsan Hamucera’yı hatırlar da dedemizi hatırlamamız mı? O bambaşka bir adamdı. Kendi sığırlarının çobanı, tarlalarının çiftçisi, işlerinin ustasıydı. Adam gibi adamdı vesselam. Yayla’da sığır beklerken bazen ben de giderdim onunla. Sığırların dilinden anlıyordu. Çok yoğun sis olurdu yaylada. Komşular sığırlara ayrı ayrı ziller takarlardı ki sisler de hangisinin nerde olduğu anlaşılsın diye. Bizim de bir iki ineğimizde zil vardı; ama gereksizdi. Dedem seslendi mi nerde olduklarını haber verirlerdi.
Bazen düşünürüm abartıyor muyum acaba? Öyle ya 60 yıl geçti.  Fuat’ı görünce abartmadığıma kani oluyorum. Fuat da konuşuyor ineklerle. Evet, inekle, keçiyle hatta tavuklarla da, hatta hatta köpekle de, kediyle de...

Ben anılarda yaşarken eşim bir şeye dikkat etti. Siyah, başında beyaz ayna olan küçük tosuncuk ineğin bacakları dibinde yatıyor. Ezilmesinden korktuğunu söyledi. Fuat tatmin edici cevap verdi. Demek anneler başka açıdan bakıyor.
Yine, dedemle Fuat’ı karşılaştırıyorum. İneklerimizin hepsine güzel isimler verirdi dedem. Baktım Fuat da aynı biçimde onlara güzel isimler veriyor. Her ineğin sanki kendine özgü bir şahsiyeti var. "Maşallah" dedim içimden. İnsanlarımıza, bireylerimize böylesine değer vermiyoruz ki: “Bir kişi şehit oldu.” diyoruz. “Şehitlerimizin oranı azaldı.” diyoruz. İnsanlar böyle rakamlarla oranlarla anılır mı? Daha kötüsü “Bir kişi için şey mi toplanır.” diyenler de olmuyor değil.

Eşim annelik açısından, ben bir başka açıdan baktık ineklere. Başkası görseydi bir başka açıdan bakabilirdi. Örneğin Fuat sağmal ineklere ayrı yem veriyor, birkaç ay sonra ilk doğumunu yapacak ineğe ayrı yem veriyor. Tabii tosuncuğu da başka türlü koruyor. Böyle yapmayıp da hepsine eşit verseydi ne olurdu? Sağmalların sütü azalırdı, tosuncuk hepten aç kalırdı. Demek ki mühim olan eşitlik değil adalettir. Konuyu güncel konulara transfer edelim. Babaları çok zengin olanlarla, babaları çok fakir olanları eşitlik adına aynı sınava tabi tutarsanız ne olur? Derin konulara girmeden ahırdan çıkalım.

 İçinizden diyorsunuz ki “Ya bu ne ahırmış. Bilmem nerelerde verilemeyen dersleri buradan alıyor insan.”  Eee, o kadar olacak. Bu ahır Dinko’nun ahırı değil Fuat’ın Ahırı.



Fuat’ın meyvelerini saymadım, sayamadım. Erikti, kirazdı, elmaydı, armuttu, ayvaydı, incirdi, kiviydi, zeytindi. Birkaçının altında fotoğraf çektirdik. Asmanın altında da çektirdik. Bir ara bahçenin kenarındaki kavak ağaçlarını sordum. Bu ağaçları kesme nedenini anlattı. Tatmin olmadığımı görünce ister istemez asıl nedeni söyledi: Komşunun hasta olan çocuğu polenden rahatsız oluyor da… Yine gözlerim doldu. Fuat da tıpkı dedem gibi, durumu hiç kimseye söylemeden kestirdi ağaçları. Eee, hayvanları, bitkileri o kadar seven insanları sevmez mi?



Zaman zaman ağaç kütüklerinde oturdum. Bazen de taşlar üzerinde. Bahçeyi neden doğru dürüst düzeltmediğini sordum. Şimdilik hiçbir masraf yapmıyor. Beklediği bir şey var, o geçekleşirse evi de müştemilatı da, bahçeyi de …

Kümesi de denetledik adeta. Ben yumurta alır gibi pozlar vermeye çalıştım. Ama olmadı. Torunum ikide bir gülmemi, kasılmamamı ihtar etti bana.  Ne yapalım beceremiyorum işte.

Tavukların, ördeklerin arasında da poz verdim. Bu arada annelerini birkaç hafta önce kaybeden ikiz keçileri teselli etmeye de çalıştım. İkizle annelerinin üzerine çıkar ağaç yaprakları yemeğe çalışırlardı; ama şimdi uzanamıyorlar. Ben sevmesini de pek beceremiyorum. Eşim, “Dedesi şöyle yap, dedesi böyle yap.” deyip durdu.

Fuat’ın bahçesini bir de domateslerin, biberlerin, patlıcanların, fasulyelerin kabakların, kara lahanaların yetiştiği zaman da görmek lazım.

Fuat su kuyusunun yanında ve asmanın altında birkaç koltuk da attı. Komşularla oturuyor, gözlemelerini yerken ayranlarını içiyorlar. Eşim rahatsız olmasa biz de otururduk. Sağlık olsun diyerek eve çıktık. Evde de birkaç poz verdik. 



Ben özellikle kütüphanenin önünde poz vermeyi istedim. Malum kütüphanelere önem vermiyoruz. Dediklerine göre bazıları kütüphanelerin metreyle ansiklopedi ve güzel ciltli kitaplar siparişi veriyorlarmış. Bu günler o da yok. Bu eksikliğe de dikkati çekeriz belki dedim içimden.

Küçük oğlum Ahmet çok yorgundu. Okulda bizzat planlayıp yönettiği İngilizceyle ilgili bir etkinlikten çıkar çıkmaz gelmişti. Ahmet’in çalışmasını sadece baba olarak değil bu işlerden az çok anlayan bir öğretmen, bir yönetici olarak takdir ediyorum. Sözün burasında Sınıf Öğretmenliğinin geliştirmesiyle ilgili yüksek lisans tezim olduğunu da ekleyeyim ki  duygusal olmadığım anlaşılsın. Ahmet, 96 öğrencisini etkinlikte görevlendirdi. Çocukların seviyelerine göre hepsine farklı sürelerde, farklı konularda, farklı görevler verdi. Bu az başarı değildir.

Diyeceksiniz ki, Fuat’ın bahçesini, hayvanlarını anlatırken sırası mı Ahmet'ten söz etmek. Belki değil; ama ağacın altında otururken, kütüğün üzerinde otururken okuldan da söz ediyoruz, şurdan buradan da. Dua edelim ki şurdan burdan konuşmaları yazmıyorum.

İnsan bir günde ne kadar çok şey görüyor. Ne kadar çok duygularla haşır neşir oluyor. Ne kadar çok düşünce altında eziliyor. Öyle değil mi? Başiskele'de sakin sakin otururken ağabeyimizin hastalık haberi ile yola düşüyoruz. Yolları görmeden ağabeyimize gidiyoruz. Ağabeyimizin o kadar da fena olmadığını görünce ruhumuz açılıyor ve Fuat’ın mekânını denetlerken, Ahmet’ten neler yaptığını soruyoruz…

19. Mayıs’ta Başiskele’ye dönüyoruz.

Bugün 20 Mayıs 2013. Aslında bir yazı dizisi olabilecek haberleri, duygu ve düşünceleri birkaç sayfada heba ediyoruz. Hiç değilse şöyle okkalı bir cümle bitirelim yazımızı:

Doğayı, bitkileri ve hayvanları sevebilenler insanları da sevebilir. Sevgileri paylaşanlar mutlu olabilir.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli

Not: 

Bugünün Dünya Süt Günü olduğunu bilmiyordum. Bakanlıkça her yıl kutlanan 21 Mayıs Dünya Süt Gününde Fuat'ın Ahırı'nı yazmış oldum. Buna tevâfuk diyebilir miyiz?  

Bu notu yazı yayınlandıktan sonra yazıyorum. Başlığa da bir ek yaptım. Şimdiye kadar Dünya Süt Gününü hiç kutlamadığım için ne diyeceğimi bilemiyorum. Süt üretimi polikikalarını yeniden gözden geçirmeyi dilemek boşuna mı olur? Evet, yeniden gözden geçirilecek başka meselelerimiz olmalı. 

Fuat'ın Ahırından bunca ders çıkartılabileceğini ben de tahmin etmiyordun doğrusu.

Bakın, zayıf tarafımızı vurgulamış oldum: hep tahmin ile uğraşıyoruz. Nerde bilimsel görüşlerimiz? 

*************************************
*************************************

17 Mayıs 2013 Cuma

Atatürk diyor ki:




Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize,

görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun,

en evvel, her şeyden evvel

Türkiye'nin istikbaline, kendi benliğine, millî an'anelerine

şman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.

Mustafa Kemal Atatürk, 1922


************************************************************************
*************************************************************************

13 Mayıs 2013 Pazartesi

33 Sene Talebelikten Sonra öğrendiğim 8 şey


Hâtim-i Esam hazretleri, hocası Şakîk-i Belhî hazretlerinin yanında 33 sene kalır, ilim tahsil eder. Hocası, bu zaman içinde ne öğrendiğini sorduğu zaman, sekiz şey öğrendiğini söyler ve bunları hocasına şöyle arz eder:
-Efendim,
öğrendiklerimden birincisi, insanlara baktım, herkesin bir şeyi seçip sevdiğini gördüm. Seçtikleri ve sevdikleri şeyler, onlara mezâra girinceye kadar, arkadaşlık ediyor. Kendi kendime dedim ki, dünyâda öyle bir dost seçmeliyim ki, mezâra benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibâdetlerden başka sâdık dost bulamadım ve ibâdetlere sarıldım.
Efendim, öğrendiklerimin ikincisi; çok kimseyi, nefsin şehvetleri peşinde koşuyor gördüm. Şu âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Allahü teâlâdan korkarak nefislerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir.)
Kur’ân-ı kerîmin doğru olduğuna tâm inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim.
“Sizden ayrılacaktır!”

Efendim, öğrendiklerimin üçüncüsü; herkesi dünyâda bir sıkıntıya girmiş, dünyâlık toplamaya uğraşıyorlar gördüm. Sonra bir âyet-i kerîmenin meâlini düşündüm:
(Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle berâber kalacaktır!)
Dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukarâya dağıttım!