31 Ekim 2012 Çarşamba

Cumhuriyet



Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir.
*
Cumhuriyet fazilettir.
*
Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.

Mustafa Kemal Atatürk

(1925, İzmir) (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 242)

*********************************************************
*********************************************************

Türk Tezhip Sanatı


© Feyza Kırkan - Serlevha
Kur’an-ı Kerim serlevhada Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş ayeti;
tezhibin içinde Kur’an-ı Kerim’in isimleri sülüs hatla yazılı.
Tezhip: Banu Arığ. Boyut: 54x41 cm.


Türk Tezhip Sanatı
Kur'an süslemeleri bu sanatın (tezhip sanatının) en güzel örneklerini vermektedir. Kur'anlarda kullanılan motiflerle ve renklerle tezhip, ilâhi varlığın fonksiyonuna hizmet etmektedir. Bu kutsal hizmet, vahiy gücünün bir işareti olarak, sonsuzluğun esrarengizliğinden sonlu olmaya doğru ve yeniden katılmanın gücünün bir artışı olarak değerlendirilebilir.
Sonsuzluk ve mükemmellik arayışını sembolize eden dini kitap süslemelerinde derinliklere inmeyen bölgeler arasındaki sathi farklılıklara rağmen bazı genel semboller kullanılmıştır. Meselâ tezhipli süslemede çok kullanılan kare ve dikdörtgenler yeryüzünü, yarım daireler ve üçgenler gökyüzünü işaret etmektedir. Aynı motiflerin devamlı şekilde tekrarı dünya ve evrendeki ritmi simgelemektedir.
Tek sayfa üzerindeki bezeme mikrokosmosu, çift sayfa bezeme evrenin uyumunu ve mikrokosmosun bu armoniye katılışını temsil etmektedir. Tek sayfadaki süsleme bir merkezi noktadan geliştirilmemiş olduğu halde, çift sayfa makrokosmik anlamda olduğundan, mikrokosmosların çokluğu burada süs üniteleri ile temsil edilir ve her birinin kendi merkezi vardır. Ortak merkezli daireler de biri diğerinin gerisinde bir hayali uzay yaratmaktadır. Bütün bunlar İslâm dininin görkem ve güzellik doktrini ile yakından ilgilidir.
…..
Bütün bunlardan çıkarılacak tek bir sonuç vardır. Tezhipte kullanılan motifler ve renkler rastgele seçilmemiş olup, hep¬sinin birer sembolik anlamı olduğu gibi bilinçli olarak seçile¬rek kullanılmıştır.
Doç. Dr. Ayla Ersoy

30 Ekim 2012 Salı

Yolumuz Açık Olsun / Sabahattin Gencal

Bu son günler yaşlandığımı daha çok anlıyorum.  Gözlerimden, kulaklarımdan; romatizmalarımdan değil; anılara dalmamdan, çağrışımların peşine takılmamdan yaşlandığım belli oluyor. Yarınları planlayacak yerde dünü irdeliyorum.   
“İrdelemek” sözcüğü de nerden düştü aklıma.  İrdelemek de ne?  Bereket internet var. Aklımıza geleni hemencecik araştırıyoruz. İrdelemek, ekşi sözlüğe göre: “ Bir olay veya durumun kökenine inerek, kimi zaman içinden çıkılmaz bir hale sokarak, incelemek.” demekmiş.
Dün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıydı. Bayramı mı irdeledim?  Hayır. Yalnız bütün  gazeteleri, bütün demeyelim bir çok gazeteyi okudum. Özellikle köşe yazılarını… 
Okuduklarımı aktarmam gerekmez çünkü sizler de okumuşsunuzdur.
Ben sadece içinde bulunduğum durumu olduğu gibi yansıtmak isterdim. Böylesine bir yansıtma her yiğidin  başarabileceği iş değil. Ben sözün gelişi böyle dedim. Ancak bazı paragraflar, bazı cümleler ve kelimeler  yazabilirim…
Bu yazdıklarım çağrışımlarla sizleri de bir yerlere götürmesin. Yukarıda yazdık ya çağrışımlarla bir yere gitmek yaşlanmanın belirtisi oluyor.  Sizleri yaşlı gibi olmaktan kurtarmak için gerekirse çağrışımlarla elde ettiklerimi de yazarım:
Bugün 30 Ekim Salı. Her zamanki gibi sabah namazından sonra oturdum bilgisayarın başına. Pınar başına oturmaya benzemiyor belki; ama aklımızı zorlarsak benzerlikler de bulabiliriz.  İnternetteki bilgiler de keşke bir pınarın suları kadar temiz olsa. Uzatmayalım bir çok gazeteyi, özellikle köşe yazılarını okudum. Okudum derken sanki gazetenin tamamını okudum gibi anlaşılmasın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıyla ilgili haberleri ve yazıları okudum. Siz de okumuşsunuzdur. Okumak ne kelime siz bu akıl almaz, bu vicdana sığmaz sahneleri yaşamışsınızdır. Ben dışarı çıkamadığım için okumakla yetindim. Ama bazen sanki yaşamış gibi de oldum. Bu psikolojik bir durum her halde.  Psikolojiyle ilgili kitaplarda da bu konu işleniyor; örneğin limon diyorsunuz. Birkaç kez tekrarlıyorsunuz. Limon, limon  limon… insanın ağzı sulanıyor. Bu konuyu Mürekkep Lekelerinde şiir niyetine yazmıştım. Ne diyorduk, hah. gazetelerde biber gazı, biber gazı tekrarlanmasından olacak gözlerim acıdı. Gözlerin acıması ne kelime içim yandı doğrusu. Ne günlere kaldık anlamıyorum. Bayramlarda insanın içi yanar mı?
Biliyorum, öyle fazla tahammülünüz yok. Onun için köşe yazılarından bir iki cümleyle söz edip bitireceğim yazıyı:
Cumhuriyet gazetesinde Erdal Atabek’in “Atatürk Cumhuriyeti’nin 89. Yılında Dinle Küçük Adam!..” başlıklı yazısını okudum. Yazı sanki benim için yazılmış gibi veya benim düşündüklerim yazılmış gibi. Dinle Küçük Adam başlıklı yazıyı da buldum internetten. Siz de okuyun isterseniz. Adresi aşağıda. (1)
Bugün okumaya vakti olmayanlar için birkaç satırlık alıntı:
 “Hayatın gerçeği şudur:
Size yapılanlar,
Sizin yapılmasına izin verdiklerinizdir.
Siz “küçük adam” olmayı içinize sindirmezseniz,
Hiçbir “küçük adam”ın büyük adam rolüne çıkması mümkün değildir.
Siz basamak olmazsanız, hiç kimse tepenize merdiven dayayamaz.”

Basamak olmamamız dileğiyle… yazıp noktalamak en iyisi; ama içimden bir iki alıntı daha vermek geçiyor:

“Cumhuriyet Bayramı, Türkiye’nin en değerli, en anlamlı bir-iki gününden biri olmak durumundadır. Böylesine özel bir günün toplumun bütün kesimlerini, siyasetin bütün taraflarını bir araya getirecek bütünleyici bir ortak payda işlevi görmesi beklenir. Oysa dün televizyonlardan yansıyan görüntüler, ülkesinin kuruluş gününün nasıl kutlanacağı konusunda bile bir araya gelemeyen, bunun kutlanmasını bile bir çatışma hali içinde yaşayan bir ülkeyi anlatıyordu hepimize. Atılan nutukları bir tarafa bırakırsanız, buradaki büyük fotoğrafta, ne yazık ki kuruluş öyküsü üzerinde bile iç mutabakatını kaybetmekte ve ruhen bölünmekte olan bir Cumhuriyet görünüyor.
(Sedat Ergin, Hürriyet, Cumhuriyet Bayramında Bölünmek, 39. 10. 2012)

“Ruhen bölünmek” deyişi bile üzüntü veriyor. Gazete haberleri üzücü; ama aydın geçinen veya aydın olduğu sanılan kişilerin  Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine dolaylı da olsa yazdıkları üzücü olmaktan öte kahredici….
Siz bana bakmayın  şu alıntıyı da düşüne düşüne okuyuverin:


“Şu aşırılıklardan ne zaman kurtulup da makul, olgun bir çizgiye geleceğiz bilmiyorum.
 Ama bir gün mutlaka olacak.
 Tepkisel düşünme alışkanlığımızdan; öfkelere, hınçlara, kuyruk acılarına dayalı “devr-i sabık“lar döneminden kurtulup normal bir demokratik cumhuriyet olacağız.
 Bundan hiç kuşkum yok.
 Çünkü gerili bir yay sonsuza kadar gergin kalamaz, yerine dönmek ister.
 Ve kol yorulur.
 Her kol yorulur.”
 (Zülfü Livaneli, Demokratik Cumhuriyet İdeali, Vatan, 25. 10. 2012-10-30)

Şimdi bir son paragraf yazmalıyım; ama nasıl yazmalıyım? “Yaşasın Cumhuriyet” yazmak geliyor aklıma. Sonra düşünüyorum. Hep böyle yaza yaza geçiştirdik. Cumhuriyetin nasıl kazanıldığı konusunda, cumhuriyetin nimetleri konusunda doğru dürüst bilgi veremedik. Biraz da bunun için bu duruma geldik. “Biraz da” lafını şunun için kullanıyorum. Türkiye Cumhuriyetini yıkmak isteyen emperyalist güçlerdir. “Su uyur, düşman uyumaz” örneği emperyalistler uyumaz. Ancak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti gereği gibi bilebilseydik yerli işbirlikçi bulmakta zorluk çekerlerdi. Bu da az şey değildir.
Her şeye rağmen birinci görevimizi yani Türk İstiklali ve Cumhuriyetini korumak ve geliştirmek görevimizi yapmaya çalışacağız. Düşmanların yorulmalarını beklersek iş işten geçmiş de olabilir; onun için bu andan tezi yok “Aydınlanma ve aydınlatma “ çalışmalarına başlamalıyız.
Çağdaş uygarlık yolunu  ancak aydınlıkta görebiliriz.
Yolumuz açık olsun.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 30. 10. 2012
  
---------------------------
 

28 Ekim 2012 Pazar

Üzüntülerin sevince ve coşkuya dönüşmesi umuduyla Cumhuriyet Bayramınızı kutlarım./Sabahattin Gencal



Bu son zamanlarda hava değişiyor. Bulutlar daha çok karardı, sular bulandı, çiçekler soldu. İnsanlar da bunalımda. Bana en çok dokunan çocukların neşesizliğidir. Belki emekli öğretmen olmamdandır, çocukların  neşesizliğine dayanamıyorum.
Birkaç hafta önce eşimi göz doktoruna götürdüm. Gitmişken ben de muayene olayım dedim. Meğer gözlerimde katarak varmış. Üzülmez misiniz? Doktor lazerle beş dakikalık bir operasyonla durumu düzelteceğini söyledi. Ben ona “gözlerimin Hikayesi”ni anlattım. O da “Belki altında başka bir şeyler vardır.” diyerek daha donanımlı bir yerde muayene olmamı istedi.  Üniversite Hastanesinde sıra bulabilirsem doktora giderim inşallah.
Şimdi düşünüyorsunuzdur, “ne alaka” diye. Şu alaka: Demek  her şeyi solmuş görmem kataraktan. Doğrusu ilk kez rahatsızlığıma sevinmiş oldum: Demek ki öğrenciler öyle gördüğüm gibi neşesiz değillermiş.  Bu da az bir şey değil. Hele emekli öğretmenler için… Kısaca gözlerimde katarak olduğunu öğrenmem üzüntümü sevince döndürdü.
Bu aralar yapılanları hiç doğru bulmuyorum. Türkiye’mizin geleceğini parlak görmüyorum.
Şimdi bana bu karamsarlığınız da gözlerinizden derseniz sevinirim. Bir Allah’ın kulu “Yapılanları doğru görmüyorsunuz çünkü astimatınız arttı; uzağı göremiyorsunuz çünkü miyobunuz arttı.”derse  yine üzüntüm sevince dönüşür.
Yarım asırdır gözlük kullanıyorum. Yarım asırdır da korkuyorum. Hatta bu konuda 1998’de genel yönetmeni olduğum bir okul dergisinde “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazımda binaların dinamitle toz duman edilmesinden örnekler vermiştim. Geçenlerde İstanbul’da kentsel dönüşüm dolayısıyla yıkılan binalarla ilgili haberleri okumuşsunuzdur. 1999 depreminden sonra Kocaeli’nde yıkılan binalarla ilgili haberleri okuyanlar da olabilir. Ben bu yıkımlardan önce yazmıştım yazımı. Bir gazetede ABD’de bir binanın kritik yerlerine dinamit yerleştirildiğini sonra bir düğmeye basılarak veya bir kol çekilerek dinamitin patlatılarak binanın toz duman edildiğini okumuştum. Bu haberden hareketle emperyalistlerin Türkiye Cumhuriyetinin temellerine dinamit yerleştirmeye çalıştıklarını, bu dinamitlerin patlatılmasına fırsat verilmemesi gerektiği konusunda uyarılarımı tekrarlamıştım.
Dilimizi bozdular yetmedi, dinimizi ılımlılaştırıyorlar, geleneklerimizi unutturuyorlar… Kısaca kültürümüzü yozlaştırıyorlar. Dahası var: bir güven bunalımı yaratıyorlar. Ne kurumlarımıza ne bireylerimize güveniyoruz. Aslında kendimize de güvenmiyoruz.  Uzatmayalım şimdiki korkum emperyalistler, işbirlikçilerinin yardımıyla kültür temellerimize, kritik noktalarımıza yerleştirdikleri dinamitleri patlatmak için düğmeye basarlar mı veya kolu çekerler mi korkusudur. Allah korusun.
Atatürk’ün liderliğinde kurulan Cumhuriyetimizin yıkılmaması için sözle dua etmek yetmez fiili dua etmeliyiz. Yani her birey, her kurum ve kuruluş üstüne düşeni yapmalıdır. Bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi kollayıp geliştirme görevimizi yaparken çok dikkatli davranmalıyız. Dikkatsiz davranırsak, Allah göstermesin düşmanların kolu çekmesine gerek kalmadan  dinamitleri patlatabiliriz. Bu anda rahmetli Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’ın bir benzetmesi aklıma geldi: Mealen yazıyorum : "Ülkemiz benzin dökülmüş bir ülke durumundadır, aman kibrit yakmayın.”
Kibrit yakmayalım, çakmağı çakmayalım, kimsenin hakkına dokunmayalım,  milli ve dini değerlerimizi yozlaştırmayalım. Hele de  Milli Eğitimimizin Temel Amaçlarını göz ardı etmeyelim…
Kısaca kendimize gelelim. Bu son tecrübelerimizin yanlışlığı anlaşılmıştır. Birlik ve beraberliğimizin bozulmakta olduğu, Cumhuriyetimizin dönüşüme uğratılmak istendiği anlaşılmıştır.  Toz duman olmadan gereğini yapalım.
Yine karamsar bir tablo mu çizdim. İnşallah bu karamsarlığım da gözlerin bozukluğundandır. İnşallah durum böyle değildir. Yok durum dediğim gibiyse… 
Yarın Cumhuriyet Bayramı. Cumhuriyet Bayramı arefesinde böyle mi yazmalıydım.
Değerli okuyucum sen gözleri bozulmuş birinin yazdıklarına bakma; yüreklendirici, moral verici  yazılar okumana bak. Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu ta iliklerinde duyman için kendini hazırla.
Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun. Milletimiz mutlu olsun.
Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 28. 10. 2012-10-28

17 Ekim 2012 Çarşamba

Var ol!


 
Bu dilimizde bir teşekkür ve iyi dilek ifadesidir. “Zaten var olana ‘Var ol!’ demenin neresi iyi dilektir?” derseniz, “Yanılgımız işte buradadır” derim. Bir ot gibi, sap gibi, saman gibi var olmak var. Bir de insan gibi, adam gibi var olmak var. Tercih bizim.

Sakın bana “Nasip meselesi” demeyin. Nasipleri dağıtan Allah, ezeli taksimde size insan olmayı nasip etmiş. Size akıl, irade ve vicdan nasip etmiş. Daha ne olsun? Vicdanınız aklınızı, aklınız iradenizi harekete geçirmiyorsa, bunun sorumlusu nasipleri dağıtan Allah değil, nasibine düşeni kullanmayın insandır. 
…..
Sözün özü: Zerreden kürreye, mikrodan makroya her şeyin aktif olduğu bir âlemde iradeli varlık olma ayrıcalığını elinde bulunduran insanın pasif kalması bir anormalliktir. Kozmik yasaya kafa tutmaktır. Sistem dışı kalmaktır. Atıl olmaktır. Atıl olmak, atık olmaktır.
Mustafa İslamoğlu, Var Olmak Aktif Olmaktır  .10/10/2012  

6 Ekim 2012 Cumartesi

Şiir sevenlere...

Önsöz
 
“Mürekkep Lekesi testi”ni duymuşsunuzdur.  Psikologların ve pisikiyatrislerin kullandığı bu testte bireylerin kişilik özellikleri ve duygusal işleyişleri incelenir.  Kişiler bazen duygularını anlatmak istemez ya da anlatamazlar özellikle bu durumlarda bilinçaltı çözümlemeleri için bu test kullanılır.
Her nedense şiir niyetine yazdıklarım için bu mürekkep lekesi testi aklıma geldi. 1960’lı yıllarda çok kullanılan bu testin alanını biraz genişletmiş oluyorum. Açık deyişle sadece okuyanlar için değil şiir yazanlar için de bu benzetmeyi kullanıyorum.
Şiirler genellikle duygu yüklüdür. Şairler duygularını açık seçik anlatmazlar, anlatamazlar. Leke örneği bazı kelimeler kullanırlar. Okuyucular da kendi duygularına göre anlam verirler şiirlere.  Yani“Herkes kendini okur şiirlerde, metinlerde.”  
Aslında daha basit benzetmeler bulunabilirdi durumu anlatmak için. Örneğin bulutlu bir havada gökyüzüne bakıyorsunuz. Her bulutu bir şekle benzetiyorsunuz.  Bir haritaya, bir hayvana, ya da birinin yüzüne… Islak yollardaki su lekeleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz.  Her gün karşılaşılan bu durumlar varken niye tuttum İsviçreli Profesör Hermann Rorschach ‘ün mürekkep lekesi olarak bilinen Rorschach testinden örnek verdim. Anlatayım.
Mürekkep lekesi testinden haberdar olmadığımız yıllarda Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulundayken, 1958- 1959 öğretim yılında Resim dersiyle ilgili bir anım ilginçtir. Birkaç defa anlattım; ama asıl burada anlatmam anlamlı olacak. Öğretmenimiz çini mürekkeple bir çalışma yapmamız için ödev verdi bize. Birkaç arkadaş ısrarla yardım istediler benden. Adetim olmamasına rağmen bu ısrarlara dayanamadım mütalaada çarçabuk ödevlerini yaptım. Ertesi gün resim dershanesinde çalışmalarımıza not vermeye başladı öğretmeniz. Resmini yaptığım arkadaşlar, yalan olmasın, diğer arkadaşlardan yüksek not aldılar. 7 mi, 8 mi şimdi hatırlayamıyorum. Hatırladığım şu; arkadaşlar öğretmenin görmeyeceği açıdan bana işaretle sen 10 alısın diyorlardı ki tam bu sırada öğretmenimiz çalışmamı eline aldı, şöyle bir baktıktan sonra resmi yere attı. Bu sırada nasıl olduğumu anlatamam. Başımı öne eğdim. O andaki sınıfın durumunu da anlatamam. Sınıf öyle bir sessizliğe büründü ki… Öğretmen diğer arkadaşların resimlerini incelerken fırçamı mürekkebe daldırıyor ve önümdeki kâğıda gelişi güzel lekeler sürüyordum. Çok geçmedi öğretmenimin önümdeki kâğıdı aldığını fark ettim. Bir noktayı kapatıyor ve “İşte bu “diyordu. Ve dersin sonuna kadar resmimi övdü. Resmimden hareketle yeni bilgiler verdi…
Bu anıyı niçin anlattım dersiniz. Ben Türkçe öğretmeniyim. Öğrencilerimi şiir yazmaya teşvik ettim; şiirle ilgili yazılı kurallardan da az çok söz ettim.  Emeklerim boşa çıkmadı. Çok güzel şiirler yazan öğrencilerim oldu. Bu şiirlere not veren okuyucuların benim şiirlerimi yere atacaklarını düşünüyorum. Tıpkı resim öğretmenimin resmimi yere atması gibi. Ama sonra, şöyle bir düşündükten sonra şiirleri okumak üzere ele alacaklarını da tahmin ediyorum.
Şiirlerimde ölçü de yok, kafiye düzeni de yok. Şiirleri geleceğe taşıyan belirli formlara göre yazılmaları olduğunu bilmiyor değilim. Ama şiir niyetine yazdıklarımda gelece uzanmak kaygım yoktu. Şiir kitaplarına bakıyor ve görüyoruz ki duygu ve form benzerliği var. İnsanın hayat sürecinde böyle benzerlik var mı? Her gün değişik duygular kaplamaz mı içimizi.
Önsözlerin yazarın savunması olduğunu söyleyenler biraz da doğru söylemişler. Savunmadaymışım gibime geliyor. Aslında şiir yargılanmaz dolayısıyla savunulmaz da. Biz sözün gelişi böyle dedik.
Şiir niyetine yazdıklarım da bazı duyguları ve düşünceleri besleyebilir.  Nasıl besleyebilir? Okuyucuların mürekkep lekelerini yorumlamalarına göre. Mürekkep lekesini geçelim. Havadaki bulutları anlamlandırmasına göre bir şeyler olur. Yani bulutlar çözülür ince ince rahmet yağmurları yağabilir.
Bazı şiirlerimi bu esere almadım. Bazı şiirlerimi de henüz yazmadım. Nazım Hikmet’in deyişiyle söyleyelim: En güzel şiirlerim yazmadıklarımdır.
Sizleri  “Şiir Niyetine Mürekkep Lekeleri”yle baş başa bırakıyorum.
Düşüne düşüne,  içinizden tamamlayarak okumanız dileğiyle.
Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli, 06. 10. 2012
**********  İçindekiler **********



  •   Kalemle Dimağın Tutulması
  •   Şiir
  • Aklımla yüreğim
  •  Su gibi...
  •  Tutkularım
  •  A+A' ( Şiir mi?)
  •  Tutsak
  •  Yanılt Beni  
  •  Yeşilcedir anlamsızlığım 
  •   ?
  •  Meçhul Durak
  •  İnsanın sırrı
  • Canlılar düşündürmeli
  • Dört element
  •  Huzur
  •  O
  •  Varalım
  •  Çağdaş Bunalım
  •  İşlemeğe Geldim
  •  Veysel
  •   Uygarlaşmak Çabasındayız
  •   Yücel
  •  Yücel
  •   Yücel
  •   Ufkunu Aştık
  •   Yetişmelisin
  •   Yunus Emrem
  •   Kalkınan Güzel Yurdum
  •    Anıt Öğretmen
  •    İkini Zil de Çaldı Hocam
  •   Devrimler
  •   Yara
  •   Barış
  •    Öğün, Güven, Çalış    
  •    İlk Karne

  •  Dedeciğimiz 
    

    4 Ekim 2012 Perşembe

    Damla'da Şiir Ziyafeti


     


    Abdurrahim Karakoç                            Mihriban vd
    Abdülhak Hamit Tarhan                        Makber
    Ahmet Haşim                                        Merdiven
    Ahmet Hamdi Tanpınar                         Bursa'da Zaman
    Ataol Behramoğlu                                 Yaşadıklarımdan öğrendiğim... 
    Aşık Veysel                                          Orman
    Behçet Kemal Çağlar                            Amastris Masalı
    Bülent Ecevit                                         Uyum
    Bülent Ecevit                                        Yargı
    Bülent Ecevit                                        Av
    Bülent Ecevit                                         Takalar Geçiyor
    Bülent Ecevit                                         Dere
    Bülent Ecevit                                         Ben misin?
    Cahit Külebi                                          Köy Öğretmenleri
    Cahit Külebi                                         Yağmur
    Cemal Safi şiirleri (dinle)
    Cenap Şahabettin                                  Elhan-ı Şita
    Ceyhun Atuf Kansu                                Dünyanın Bütün Çiçekleri
    Faruk Nafiz Çamlibel                             Çoban Çeşmesi
    Faruk Nafiz Çamlıbel                             Sanat
    Faruk nafiz Çamlibel                               Çoban Çeşmesi
    Fazıl Hüsnü Dağlarca                              Öğretmen
    Fazıl Hüsnü Dağlarca                              Çocuk Kuş
    Fazıl Hüsnü Dağlarca                              Deniz Feneri
    Gülay Kaya Turanlı                                Canım Öğretmen
    Gülay Kaya Turanlı                                 Ne olacağım?
    Halim Yağcıoğlu                                     Ağaç Diyor ki
    Hilmi Yavuz                                            Doğunun şairleri
    İlhan Geçer                                            Işık Dalı
    Kazim Memiç                                        Aranır oldu dostun yitik eli
    Mahmut Temizyürek                               İnsan Bir Akarsu
    Mehmet Akif Ersoy'un şiirlerinden
    Mehmet Aydın                                       Öğretmen Andı
    Mesut Tarcan                                        Öğretmen
    Muallim Naci                                         Köylü Kızlarının Şarkısı
    Nazım Hikmet Ran                                 Ve Kadınlar
    Nazım Hikmet Ran                                 Karlı Kayın Ormanında   
    Nazım Hikmet Ran                                Çınarı yıkmak için
    Orhan Veli Kanık                                  Denizi Özleyenler İçin
    Orhan Veli Kanık                                  Baharın İlk Sabahları
    Recaizade Mahmut Ekrem                    Ah Nijat
    Recep Altun                                          Öğretmenim
    Rıfat Ilgaz                                              Aydın mısın?
    Rıfkı Kaymaz                                         Daha Güzel Bir Dünya
    Sabahattin Kudret Aksal                        Bir gün İstanbulda
    Sezai Karakoç                                       Mona Roza
    Süleyman Pekin                                     Bahçe-i İrem 
    Süleyman Pekin                                     Mevzuat ötesi Düşler
    Süleyman Pekin                                     Sahili Olmayan Deniz
    Talip Apaydın                                        Öğretmen Duası
    Tevfik Fikret                                          Doksan Beşe Doğru
    Tevfik Fikret                                         Sis
    Tevfik Fikret                                         Papatyalar
    Tevfik Fikret                                         Tarih-i Kadim
    Tevfik Fikret                                         Tarih-i Kadime Zeyl
    Ümit Yaşar Oğuzcan                             Adak
    Yahya Kemal'ın Şiirlerinden
    Yahya Kemal'in etkilendiği yabancı şairlerden
    Zeki Ömer Defne                                  Ziller Çalacak
    Ziya Osman Saba                                 Bir Yer Düşünüyorum
    Zülfü Livaneli                                        Gökyüzü Herkesindir




    Bazı şairlerden                                       Kar şiirleri
    Bazı şairlerden                                       Şiir dinletileri









    Ünlü şairlerden şiirler ( 3 )

    2 Ekim 2012 Salı

    Sohbetlerin en güzeli / Sabahattin Gencal



    Sohbet güzeldir. Sohbet torunla yapılırsa daha güzeldir. 
    30 Eylül 2012 Pazar günü kahvaltıyı torunum hazırladı. Sucuklu yumurta yaptı. Soframızın demirbaşları zeytin, peynir, yağ ve bal da vardı sofrada. Eşim, rahatsız olduğu için kahvaltıya katılamadı. Torunum Fatmanurla baş başa yedik. Torunum bana fark attı. Cumartesi kahvaltıyı ben hazırlamıştım. Melemen yapmıştım.  Benim sofram da güzeldi;  ama torunumun sofrasındaki sunum başkaydı. Hele de sohbetimiz.  Sohbetimiz sucuklu yumurtadan daha yararlı, yağ ile baldan daha tatlıydı.
    Sohbetimizin konusu ne parti kongresiydi, ne operasyonlardı, ne de güncel sıkıntılardı. Derslerden, özellikle fen derslerinden söz ediyorduk. Torunum Anadolu İmam hatip Lisesi ikinci sınıfta (fen bölümünde)  okuyor. Fen derslerini, özellikle biyolojiyi seviyor.
    “Kendimizi de öğreniyoruz .” diyor. İnsanın, dünyanın ve evrenin bir modeli olduğundan söz ediyor. Daha önemlisi bütün bu bilgilerin şifrelerinin Kuran-ı Kerimde olduğunu da ekliyor. Bayıldım. 
    Allah izin ederse doktor olmak isteyen torunuma bilim adamlarının özellikle doktorların Kuran-ı Kerimi daha iyi anlayabileceğinden söz ettim.  Doktorların bu konuda eserlerine rastlamadığını söyledi. Ben “Kendimizi Görme Denemesi” adli bir (bastıramadığım) eser imi yazmak için onlarca eser okudum; ama ne hikmetse hatırlayamadım Onkoloji doktoru Prof. Dr. Haluk Nurbaki’yi rahmetle andım. Hücre ile ilgili yazıları ve kitabı olduğunu söyledim. Torunum hücre konusu kitaplarında 50 sayfada anlatıldığını belirtti. Bu anda enerji dönüşümü konusunu işlediklerini ekledi.  Atom âlimi Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre aklıma geldi. Bir ara, çalıştığım özel okulda danışmanlık yapıyordu. Oradan biliyorum. “Emekliliğinde bile, hasta halinde bile ancak birkaç saat uyabilirmiş. Diğer zamanlarda halk hizmeti verirmiş. Yanına gidenlere, telefonla soranlara cevaplar verirmiş… “dedim.  Torunuma, böylesine yararlı olması için sonuna kadar gitmesi gerektiğini hatırlattım. “Ben özel hayatımı da ihmal etmeyeceğim.” dedi. Doğru söze ne denir. İçimden düşündüm. Ben gece gündüz demeden, izin kullanmadan kendimi okula verdiğim zamanlarda bir yerde okumuştum. Avrupa’da mesai dışında çalışılmaz, tatil yapmadan durulmazmış. Ancak mesailerini tam yaparlar, bizler gibi gelişi güzel çalışmazlarmış…  “Çocuklar doğal olarak doğruyu buluyorlar.” dedim içimden.
    Ders çalışma yöntemlerinden de söz ettik. Peygamberimizin (sav) nefis muhasebesinden söz ettik. Bu arada Atatürk’ün “ Her gün, ‘bugün ne yaptım, yarın ne yapacağım.’ deyiniz. Yararını göreceksiniz.” Mealindeki sözünü hatırlattım.  Zaten öyle yaptığını söyledi.  İşlediği konuyu da işleyecekleri konuyu da gözden geçirirmiş.  Bu arada biyolojiden çık fiziğe, oradan çık matematiğe… Bunun kafa karıştırdığını ekledi. Ben de bilgisayar çalışmalarını hatırlattım. Bilgisayarda “kaydet” düzeneğini nasıl kullanıyorsak derslerin sonunda da öyle yapalım dedim. Öğrencilerime de hep hatırlatır ve kayıt işlemlerini beraberce yapardık. Öyle kolay olmadığını söyledi. Bir dosya değil ki, bir klasör, içinde klasör, içinde dosyalar… Demek ki program yapanlara büyük görevler düşüyor.
    Sohbetimiz daldan dala biçiminde yorumlanmasın. Kahvaltıda nasıl ki bir zeytin alıyoruz, bir peynir alıyoruz… kahvaltı sohbeti de böyle.

    Bir ara ders dinlerken öğretmene odaklanmasından, derse katılımından söz etti.  Çin bilgesinin “Duyarsam unuturum, okursam hatırlarım, yaparsam öğrenirim.” Sözü hatırlattım. “Ben derse katılmazsam, anlayamam…” dedi.  Öğrencileri iyi tanırsak öğrenme yöntemlerini de çıkarabiliriz gibime geliyor…
    Sohbette klasik dedeler gibi, öğretmenler gibi olmamaya çalıştım. Sokrat gibi de olmadım, arkadaş gibi de… Torunum bizi nasıl algılıyordu Allah bilir.
    Bu sohbeti, hafızamdaki anılar bölümüne kaydettim. Acaba torunum da kaydetmiş midir? Cumartesi sohbetlerini bilmem;  ama Pazar kahvaltılarını kendi hazırladığı için bu sohbetleri de hatırlar gibime geliyor.  
    Acaba diyorum, sucuklu yumurtayı mı hatırlar, zeytin ekmeği mi? Fen bilimlerinin önemini mi hatırlar, insanın evrenin fihristi olduğunu mu?  Doktor olma yolunda azmini mi hatırlar, dedesinin özenini mi?
    Bazı anları hatırlamak, yeniden düşünmek,  kendimize çekidüzen vermek ve ilerleme  kaydetmek için  önemli olsa gerektir.
    Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 01. 10. 2012

    1 Ekim 2012 Pazartesi

    Bursa'da Zaman / Ahmet Hamdi Tanpınar

    İTEF – İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali 4. yılında, 1–4 Ekim'de İstanbul'da, 3–5 Ekim'de Ankara’da, 5–6 Ekim’de İzmir ve 5–6 Ekim’de Hatay'da okurlarla buluşacak. Ana destekçiliğini Vehbi Koç Vakfı’nın üstlendiği, Avrupa Birliği Kültür Programı ve Literature Accross Frontiers'ın stratejik partnerliğinde düzenlenen festivalin 2012 teması “Şehir ve Korku” olacak.
    Okuma ve tartışma etkinlikleri, öğrencilerle buluşmalar, atölye çalışmaları, imza etkinlikleri ve edebiyat partileri ile Türk ve Dünya edebiyatının en iyi örnekleri İTEF kapsamında sunulacak.

    Bu yıl 21 farklı ülkeden 79 yazarın katılımıyla gerçekleşecek olan festival, yetişkinlere yönelik 53 etkinlik ve öğrencilerle okullardaki 39 etkinlikle İTEF her yaşta edebiyatsever için büyük bir edebiyat şöleni olacak. (Bakınız http://www.itef.com.tr/ )

    ***

    Bursa'da Zaman

    Bursa'da eski bir cami avlusu,
    Küçük şadırvanda şakırdayan su.
    Orhan zamanından kalma bir duvar...
    Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
    Eliyor dört yana sakin bir günü.
    Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
    İçinde gülüyor bana derinden.
    Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
    Ovanın yeşili göğün mavisi
    Ve mimarilerin en ilahisi.

    Bir zafer müjdesi burda her isim:
    Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
    Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
    Hala bu taşlarda gülen rüyanın
    Güvercin bakışlı sesszilik bile
    Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
    Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
    Muradiye, sabrın acı meyvası,
    Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
    Türbeler, camileri eski bahçeler,
    Şanlı hikayesi binlerce erin
    Sesi nabzım olmuş hengamelerin
    Nakleder yadını gelen geçene.

    Bu hayalde uyur Bursa her gece,
    Her şafak onunla uyanır, güler
    Gümüş aydınlıkta serviler, güller
    Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
    Başındayım sanki bir mucizenin,
    Su sesi ve kanat şakırtısından
    Billur bir avize Bursa'da zaman,

    Yeşil Türbesini gezdik dün akşam,
    Duyduk Bir musikî gibi zamandan
    Çinilere sinmiş Kur'an sesini.
    Fetih günlerinin saf neşesini
    Aydınlanmış buldum tebessümünle.

    İsterdim bu eski yerde seninle
    Başbaşa uyumak son uykumuzu,
    Bu hayal içinde... ve ufkumuzu
    Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
    Havayı dolduran uhrevi ahenk.
    Bir ilah uykusu olur elbette
    Ölüm bu tılsımlı ebediyette
    Belki de rüyası büyük cetlerin,
    Beyaz bahçesinde su seslerinin. 
     
    Ahmet Hamdi Tanpınar 

    Bakınız

    Hilmi Yavuz'un "Bursa ve Zaman" şiirini yeniden kurma denemesi
    “Bursa’da Zaman”a “Eşik”ten Bakış, Ali Osman Dönmez, Yağmur
    "Bursa'da Zaman" şiirini inceleme, Mustafa Durak
    Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bursa'da Zaman Şiirinin Tahlili