27 Eylül 2012 Perşembe

Ah, kendimize kavuşabilsek / Sabahattin Gencal

Üzülerek belirteyim ki hiçbir sosyal etkinliğimiz yok. Vefakâr ve cefakar sevgili eşimin rahatsızlığı dolayısıyla evimize, odamıza kapanmış yaşıyoruz. Şükürden aciz değiliz, mutsuz ve umutsuz da değiliz. Sohbet ediyoruz, oynuyoruz, okuyoruz. İki günümüzün eşit olmaması için kendi kapasitemize göre çabalıyoruz.
En büyük alışkanlığımız okumaktır. Okumaktan bıkmıyoruz. Bıkkınlığa düşecek gibi olduğumuzda da kitap değiştiriyoruz.
Değişiklik iyi geliyor. Bize iyi gelen mutlaka başkalarına da iyi gelir iddiasında değiliz. Ama yine de okumakta olduğum Yasemin Soysal’ın Tek Suçlu Beynimiz adlı kitabından aldığım birkaç satırı yazıyorum: “Ağacın sessizliği, kaybedişinden değil, tekrar çiçek açacağı güne hazırlanmasındandır. Dalganın çekilişi, kıyıya daha hızlı vurma arzusundandır. Ayın yokluğu, kocaman parıldayacağı dolunay içindir… Şimdi hazırlığını yap, yüreğinde hazır olduğunda, gece güneşe, müzik ritme, dalgalar sahile kavuşacak. Sen kendine kavuşacaksın…”
70 yaşında bir emeklinin sessizliği neden? Evimize odamıza çekilişimiz neden? … İçtenlikle belirtmem gerekirse çiçek açma, kıyıya hızlı vurma ya da parlama umudumuz yok. Böyle bir kaygımız da yok. Yok da, niçin yazıyorum bunları?
Biz isimsiz öğretmeniz. Beşikten mezara kadar okumak ve damla kadar bile olsa yararlı bulduğumuzu aktarma çabasındayız. Çiçek açanları, meyve verenleri, parıldayanları, aydınlatanları; etkin rol alanları görünce, duyunca sevincimiz artar.
İçinde bulunduğumuz krizin üstesinden gelebilmek için hepimize görevler düşmektedir. Ben  elbette bloglarda değil, aktif hayatta etkin rol oynamalıydım; ama yukarıda belirttiğim gibi rol alacak durumda değilim. Vurdum duymaz da olamıyorum. İşte bunun için buralarda oyalanıyorum. İnsan oyalanırken bile yararlı olmaya çalışamaz mı?

Yararlı olmak umuduyla.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 27. 09. 2012

26 Eylül 2012 Çarşamba

Adalet / Sabahattin Gencal




Adaletten uzaklaşıldığı ölçüde
            mutluluktan da uzaklaşılır.
                              Sabahattin Gencal


25 Eylül 2012 Salı

Anadolu / Ahmet Arif

Siverek'i İl Yapma ve Kalkındırma Derneği'nce düzenlenecek "Haydi bir dünya rekoru kıralım" adlı rekor denemesinin gerçekleştirileceği alanda çalışmalar sürüyor.
Rekor demesinin yapılacağı Firkan Tüysüz Şehir Stadyumu ile çevresinde ki boş alanda iş makineleriyle yapılan çalışmalar devam ediyor.
Konuyla ilgili açıklama yapan Dernek Başkanı Muzaffer Bayram, yaklaşık 4 ay önce Guinness Rekorlar Kitabı'nın yetkililerine başvuruda bulunduklarını ifade ederek şunları kaydetti:
"Amacımız aynı anda 30 bin kişiyle Şair Ahmet Arif'in 'Hasretinden prangalar eskittim' kitabındaki Anadoluyum isimli şiirini okuyarak, 25 Eylül 2012 tarihinde bu rekoru kırmak. Bu sayede Guinness rekoru kırmak istiyoruz. Kampanyaya ilgili çalışmalarımız son aşamaya geldi."
Read more: http://www.urfahaber.net/
Ahmet Arif kimdir?

Anadolu (sesli şiir)

Ahmet Arif'in sesinden Anadolu (dinle)

ANADOLU 

   Beşikler vermişim Nuh'a
   Salıncaklar, hamaklar,
   Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
   Anadoluyum ben,
   Tanıyor musun ?

   Utanırım,
   Utanırım fıkaralıktan,
   Ele, güne karşı çıplak...
   Üşür fidelerim,
   Harmanım kesat.
   Kardeşliğin, çalışmanın,
   Beraberliğin,
   Atom güllerinin katmer açtığı,
   Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,         
   Kalmışım bir başıma,
   Bir başıma ve uzak.
   Biliyor musun ?

   Binlerce yıl sağılmışım,
   Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
   Nazlı, seher-sabah uykularımı
   Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
   Haraç salmışlar üstüme.
   Ne İskender takmışım,
   Ne şah ne sultan
   Göçüp gitmişler, gölgesiz!
   Selam etmişim dostuma
   Ve dayatmışım...
   Görüyor musun ?

   Nasıl severim bir bilsen.
   Köroğlu'yu,
   Karayılanı,
   Meçhul Askeri...
   Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
   Sonra kalem yazmaz,
   Bir nice sevda...
   Bir bilsen,
   Onlar beni nasıl severdi.
   Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
   Minareden, barikattan,
   Selvi dalından,
   Ölüme nasıl gülerdi.
   Bilmeni mutlak isterim,
   Duyuyor musun ?

   Öyle yıkma kendini,
   Öyle mahzun, öyle garip...
   Nerede olursan ol,
   İçerde, dışarda, derste, sırada,
   Yürü üstüne - üstüne,
   Tükür yüzüne celladın,
   Fırsatçının, fesatçının, hayının...
   Dayan kitap ile
   Dayan iş ile.
   Tırnak ile, diş ile,
   Umut ile, sevda ile, düş ile
   Dayan rüsva etme beni.

   Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
   Namuslu, genç ellerinle.
   Kızlarım,
   Oğullarım var gelecekte,
   Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
   Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
   Gözlerinden,
   Gözlerinden öperim,
   Bir umudum sende,
   Anlıyor musun ?             
           Ahmed ARİF

24 Eylül 2012 Pazartesi

Norveç Atasözü



                                                 Fotoğraf: http://www.habervitrini.com//

Yalan dört nala gider,
      gerçek adım adım yürür,
          fakat gene de
                vaktinde yetişir.
                                                 Norveç Atasözü

21 Eylül 2012 Cuma

Çözüm Üretmeli / Sabahattin Gencal

Düşünemiyorum.  Düşünüp duruyorum . Bir çözüm üretemiyorum. Saçmalayıp duruyorum.  Özellikle bu son zamanlar bir başkayım. Acaba toplumsal hastalık bana da mı bulaştı. Öyle ya toplumdan ayrı olamayacağımıza göre…
Ne demiş olduk şimdi? Düşünememe hastalığı mı var sanki.  Düşünmeyi, düşünüp durmak, dertlenmek, üzülmek… olarak algılayan  bizler için hava hoş. Çözüm üretme konusu da dert değil bizim için, nasılsa büyüklerimiz çözüm üretirler. Üretemezlerse de canları sağ olsun  birilerinden çözüm paketleri  ithal ederler nasıl olsa.
Durup dururken kafanızı mı karıştırdık? Benim kafam karıştı sizin de karışsın biraz. Eee, devir böyle.  Ben rahat değilsem, sen de rahat olma… Biliyorum, çok hatalı bir laf ettim; ama şaka şaka… deyip kıvıramıyorum.
Sular bulanmadan durulmazmış. Kafalar da aynen.
Bu “aynen” lafına ne kadar bozulduğumu anlatamam. İlkin çoluk çocuğu bu lafı kullandıkları için kınıyordum. Şimdilerde okumuş yazmış olanlar da “aynen” diyor. Bu hastalığa da yakalanıyoruz galiba. Baksanıza ben de bugün “aynen” diyorum.
Sormayacak mısınız neye “aynen” dediğimi?
Her zamanki gibi sabah namazından sonra internette gazeteleri okumaya başladım. Yine içim burkuldu,  yine kafam karıştı. Böylesine üzüntülüyken yazı yazmayı aklımın ucundan geçirmiyordum.  Sonra düşündüm, yeni, orijinal bir fikir bulamayanlar, anlatamayanlar ne yapıyor? “Aynen” diyor. . Ben de iki köşe yazarımızın yazılarına “aynen” demekle yetiniyorum:
"Eskiden, her yetişkinin düşünme alışkanlığına sahip olduğunu sanırdım. Hele eğitimli olanları, akademiya mensuplarını büsbütün âlim yerine koyardım.

Sonra büyük bir hayal kırıklığıyla insanların düşünemediğini fark ettim. Düşündüklerini sanıyorlar ama düşünemiyorlardı. Kurnazlığı, gündelik tavır almaları, dedikodu düzeyindeki akıl yürütmeleri “düşünme eylemi“ sanıyorlardı. Ve işin en acı tarafı “düşünme“nin ne demek olduğunu bilmiyorlardı."
Zülfü Livaneli, Düşünememek, Vatan, 21. 09. 2012

Bana bakmayın “aynen” deyip kalmayın. Bu “düşünme” konusu üzerinde düşünün. Siz düşünürken ikinci alıntıya geçiyorum:
  ..... 
"Büyük devlet olma iddiasındaysak...
Önce büyük bir halk, büyük bir millet olmalıyız.
Bölünmüş ruhlarla, bilenmiş duygularla, keskinleşmiş belagatle, gerilmiş hançerelerle paramparça hale gelmiş bir ruh coğrafyasından Misak-ı Milli çıkmaz...
Hedefimiz şu olmalıdır:
Önce gerçek bir demokrasi...
Önce gerçek bir adalet...
Önce hepimize bu ülkenin eşit insanları, öz evlatları olduğumuzu hissettirecek bir iklim...
Yani önce, korkmadan, ürkmeden, sinmeden düşüncelerimizi ifade edebileceğimiz manevi bir Misak-ı Milli...
Türkiye’nin de, Türk ordusunun da ihtiyacı olan gerçek ruh budur... "
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 21. 09. 2012

İşte bu çözüm yollarına “aynen” diyorum. Siz de mi? Öyle de. Biraz da satır aralarına bakalım: korkmadan, ürkmeden, sinmeden … kelimelerine ne dersiniz. Demek ki …
Neyse bunu da geçelim.
Bizi bu hale getiren “Neyse bunu da geçelim.”dir.
Siz siz olun sorunları pas geçmeyin. Çözüm üretmek için düşünüverin.

Sabahattin Gencal, Başiskele, Kocaeli, 21. 09. 2012

19 Eylül 2012 Çarşamba

18 Eylül 2012 Salı

Alex gibi sporcular efsane olabilir / Sabahattin Gencal

Süper lig takımlarımızdan Fenerbahçe’de futbol oynayan  Brezilyalı futbolcu Alexsandro de Souza’ın (kısaca Alex’in) heykeli dikildi. Gazeteler bu haberi ilginç başlıklarla verdi: “Fenerbahçe’nin 35 yaşındaki kaptanı Alex de Souza bugün efsane oldu. “

Yaşarken efsane olunmaz; ancak böylesine anılmak çok büyük bir onurdur. Bu onuru taşıyayabilenler gerçekten efsane olabilir.
Gazete haberlerinden öğrendiğimize göre 1907 ÜNİFEB, Fenerbahçeliler Derneği (FEDER), Cefakar Kanaryalar (CK) ve Vamos Bien taraftar gruplarının bir araya gelerek öncü oldukları ve tüm taraftarların katkılarıyla tamamlanan Alex’in heykeli, Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nın karşısında bulunan park alanında görkemli bir törenle açıldı.
Heykeli dikilen Fenerbahçe!nin kaptanı Alex’i de heykeli diktirenleri de tebrik ederim. Olanüstü başarı gösterenlerin, çok sevilenlerin heykeli dikilir. Heykeli dikilenleri tebrik etmek yetmez; bunların hayat hikayeleri, başarı öyküleri anlatılmalı ki yetişecek kuşaklar örnek alsın. Olağan üstü başarı gösterenlere hakkını veren, sevgisini, bağlılığını gösternlere de sadece tebrik yetmez. Sevgi, bağlılık…vb. güzel duyguları işlemek gerek ki gelecek kuşaklara güzel örnek olsun.
Örnek sporcuların, örnek taraftarların anlatılmasını sadece spor basınına bırakmamak gerekir. Herkes  sprun gelişmesi için katkı sağlamalıdır. Bu yazımızı da damla kadar bile olsa bir katkı sağlamak amacıyla yazıyoruz.
Heykelinin açılışında yaptığı konuşmada Alex,:
“Hala 'bu heykel için ne yaptım' diye soruyorum kendime. Ben bu büyük kulübün küçük bir parçasıyım. Kendimi kimseden büyük görmüyorum. Bütün emeği geçen herkese, sevgiden saygıdan dolayı kalbimin en uç köşesinden teşekkür ediyorum" dedi.
Bu sözlerin bana hatırlattığı çok şey var; ama birkaçını yazabileğim: Hasan Ali Yücel bir yazısında uçaktaki bir vidanın yerinden çıkmak istemesinin uçağın tamamında bir panik yarattığını öykü biçiminde veriyor ve bir vidanın bile uçak için hayatı önem taşıdığını vurguluyor. Ders kitaplarında okunan “ Bir çivi bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir birlik, bir birlik bir ordu, bir ordu bir vatan kurtarır…”mealindeki yazıyı da hatırlamışsınızdır.
“Teşekkür medeniyetin anahtarıdır.” sözünü de hatırlamış oluyoruz. Çağrışımlarımız bu kdarla kalmıyor Alex’in bu, zeka ve ahlaki konusunda ip uclarının göründüğü konuşması Atatürk’ün bir sözünü de hatırlatıyor: "Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim"
Atatürk bir konuşmasında da şöyle diyor: “Müspet bilimlerin temellerine dayanan , güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kuvvetli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık delilidir.” (http://ataturkun-spor-ve-sporcular-hakkinda-soyledigi-sozler.bunedir.org/)
Bugün futbol bir sektör haline geldi. Başta bu sektörü olmak üzere tüm sporu yönetenler,  Atatürk’ün yukarıdaki sözlerinin gereklerini yerine getirmelidirler.
Spor futbolla sınırlı değil kuşkusuz. Bütün sporlara önem verilmeli. Her şeyden önce sporun amacı gözden kaçırılmamalı.
Spor yazıları, spor yorumları bir haber, bir sonuç vermekle sınırlı olmamalıdır. Spor özellikle futbol konusunda Tv’deki tartışma ve yorumların zaman kaybı olmamalı, fırsat eğitimi için bir araç olmalı. Tabii yazılar da…
Zeki, çevik ve ahlaklı …sporcuların artması dileğiyle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Ne oldu bana böyle? / Sabahattin Gencal

Bugün okullar açıldı.
Yeni eğitim ve öğretim yılı hayırlı olsun.  Tüm öğrencilerimize, öğretmenlerimize,  yöneticilerimize ve eğitime katkı sağlayan tüm görevlilere kolaylıklar, mutluluklar ve başarılar dilerim.
Her zaman, özellikle açılış günlerinde coşkuyla dolardım. 35 yıl öğretmen ve yönetici olarak çalıştıktan sonra 1999’da okuldan ayrıldım.
Emeklilikte de coşkum azalarak da olsa devam ediyordu. Ama bu anda kendimi coşkusu kaçmış bir balon gibi hissediyorum.
Doğrudan izah edemediğim için benzetmeye başvurdum. Coşkumu bir balona benzettim. Öyle bir bolon ki onunla dünyanın çevresini dolanırdınız. Zamanla bu balon sönmeye başladı, değil dünyayı dolanmak okula bile gitip gelmekte zorlanır oldum.
Bugün, torunumla birlikte okula (liseye) gittim. Geçen yıl da gitmiştim aynı okula. Geçen yıl takım elbiseyle gitmiştim. Tüm yönetici ve öğretmenlere başarılar dilemiş ve açılış havasını ta yüreğimde hissetmiştim. Bu yıl takım elbisesiz gittim, ayaküstü yöneticelere başarılar diledim. Öğretmenler odasına gitmedim. Tören bitince hemen ayrıldım. Eve yayan dönmeyi tercih ettim. 15 dakikalık bir yürüyüş yapmış oldum. Bu yürüyüşte balon benzetmesini buldum. Bu benzetme benzetmelerin en kötüsü. Hani derler ya balon gibi söndü, balon gibi patladı …Bu çağrışımları hatırlatacak bu benzetmeyi yazmamalıydım. Ama içten  olmak adına yazıyorum: Aslında gönlümün, yüreğimin doluluğunu belirtmek istiyordum. Çalıştığım dönemlerde göğsüm öyle kabarıyordu ki balon gibi ayaklarım yerden kesiliyordu. Önüme çıkan engellere takılmıyor, bunları kolayca aşıyordum. Başarılarımın en büyük etkenlerinden biri de gönlümüzün meslek sevgisi, öğrenci sevgisi, yararlı olma tutkusu…vb. ile dolu olmasıydı.  Bereket versin  ki bu güzel değerler, bu coşku balon gibi patlamadı. Balon yavaş yavaş söndü; ama patlamadı.  Yeniden şişirebilir miyiz balonu?
Ameliyat sonrasında balon şişirme egsesizleri yaptırırlar ya biz de öyle mi yapsak?
Coşkumun azalmasını iktidara sahip olanlara bağlamıyorum. Onlar benim balonumu değil milletin umutlarını patlatıyorlar. Coşkumuzun azalmasını öğretmen ve yöneticilere de bağlamıyorum. Onlar da en az benim kadar coşkusuz. Coşkumun azalmasını  medyaya da bağlamıyorum; onlar  da neyi yazacaklarını, neyi yazmayacaklarını şaşırmış durumdalar. Uzatmayalım coşkumun azalmasında hiçbir dış etken yok. Ben yaşlandım, hastalandım , “Ne oldu bağa”demeye başladım  o  kadar.
Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 17. 09. 2012

14 Eylül 2012 Cuma

"Şiir Hatları Vapuru"

Uluslararası İstanbul Şiir Festivali
İstanbul’un ve Türkiye’nin en önemli edebiyat etkinliklerinden biri olan Uluslararası İstanbul Şiir Festivali 11-15 Eylül 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. 
.....

Kalemle Dimağın Tutulması

Kalemle dimağ
Dönerken yaşam çevresinde
Tutulur
Ayla güneş örneği.
Tutulma anında
Yazılır şiir.
Başka zaman yazılmaz
Geçse de bin yıl.

Sabahattin Gencal, Mayıs 1972 
**************************
Festivalin Kapanışı Şehir Hatları Vapurunda!
15 Eylül Cumartesi günü Eminönü İskelesi’nden kalkacak 14.30 Boğaz Seferi’nde şiir sevdalıları Boğaz’ın eşsiz güzelliğinde yerli ve yabancı şairlerin seslendireceği şiirlerle büyülü bir yolculuğa çıkacak. Uluslararası Şiir Festivali yurtiçi ve yurtdışından gelen şairlerin katılacağı boğaz seferiyle son bulacak. 
Şiir Hatları Seferine Katılacak Şairler: (tıkla)
.....

Şiiriçi Hatları Vapuru

Nazım Hikmet vapuru
deniz ile arasına
dökülen asfaltı kırar
ve özgürlüğüne kavuşturur
salacak iskelesini
batmak pahasına
Sunay Akın
.....
2012 TEMA ÜLKE: HOLLANDA
Bu seneki festivalin tema ülkesi, Hollanda-Türkiye arasındaki ilişkilerin 400. yılı münasebetiyle Hollanda’dır. Özel olarak Hollanda şiirinin ele alınacağı festivalde, günümüz Hollanda şiirinin önemli şairleri K. Michel, Ester Naomi Perquin ve Menno Wigman ile şair ve Hollanda edebiyatı eleştirmeni Rob Schouten.
Festival kapsamında bir de Hollanda Şiiri Antolojisi hazırlanmaktadır. Festival etkinliklerinde yer alacaktır.(http://www.golgegalerisi.com/2012/09/11/2012-uluslararasi-istanbul-siir-festivali-basladi/)
.....

Bakınız:
Damla/ Yahya Kemal Beyatlı ve Şiir Özel Sayısı
Uluslararası İstanbul Şiir Festivali, Tüm Şairler, ttp://www.istanbulsiirfestivali.org/tr

13 Eylül 2012 Perşembe

Prof. Dr.İskender Pala'nın OD (Bizim Yunus) adlı romanı / Sabahattin Gencal

Prof. Dr. İskender Pala,  Kapı Yayınları’nın Ekim 2011’de yayınladığı OD (Bizim Yunus) adlı eserinde Yunus Emre’nin yaşamını, yaşadığı zamanı, coğrafyayı, tarihi; Yunus Emre’nin duygu ve düşüncelerini; zamanındaki dini ve edebi hareketleri bir roman potasında eriterek okuyuculara lokum gibi ikram etmiştir.

Roman Yunus’un mısralarında adı geçen Molla Kasım ağzından yazılır. Kendini dini ilimlerde yetiştiren Molla Kasım’ın eline 1320‘li yıllarda, Sakarya Suyunun kenarındayken, okuması için  bir tomar kağıt tutuşturulur. Oltasını suya atan, bir taraftan da yaktığı ateşin yanında oturan Molla Kasım baş sayfada Haza Divan-ı Derviş Yunus yazılı olan tomarı okumaya başlar.Bazı şiirleri beğenir, bazılarını (bin kadarını) ırmağa, bazılarını da (bin kadarını da) ateşe atar. Ne zaman ki;
“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.” dizelerini okur, tomarı elinden atıp secdeye kapanır.
Pişmanlık duyan Molla Kasım kendisini affettirmek için Yunus Emre Romanını yazmaya karar verir. Bunun için de Sarıca Köyde Yunus Emre’yi, Karaman’da Yunus Emre’nin oğlunu bulur. Onlarla konuşur. Onların dilinden yazar. Kısaca bu roman Yunus’un ve Yunus Emre’nin  oğlunun ve Molla kasım’ın diliyle anlatılır.

Yunus Emre’nin  gariplik ve miskinlik içinde yaşamış bir insan-ı Kamil olduğu vurgulanır. Yunus’un şiir demiş olmak için değil kalbe girmek için şiir yazdığını;  onun şiirinin insan için insanlık için, sevgi ve hoşgörü için olduğu da vurgulanmaktadır.

Roman, Molla Kasım’ı takdimden sonra çocuk eşkıya Samuel diye tanınan Yunus’un oğlu İsmail’in Yunus’un yoldaşı Turakçın’ı öldürmesiyle başlar. Bu çarpışmada ölmeyen Yunus’la İsmail’in konuşmalarında İsmail’in Yunus’a karşı kini ve Allah’a karşı şüphesi işlenir.
“Sevgimi güneş yaparak onun buza çıkmış kinini eritebilirdim; ama inkar ve şüpheleriyle nasıl başa çıkacağım?” diyen Yunus’un ağzından şu yargıya varılır: 
Alemde sevgiden büyük bir umut da, sevgiden öte bir korku da yoktur. Sevgiliden korkmak korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri  yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir.”

Roman her biri alt bölümlere ayrılmış 3 bölümdür. Birinci bölümün başlığı Rnçber, ikinci bölümün başlığı Derviş, üçüncü bölümün başlığı Işıktır. Bu ne güzel bir özettir: Bir rençber gibi çalışan, şeyh de olsa dervişliği bırakmayan Yunus’un ışığında sevgi ve hoşgörü artarak devam edecek ve insanlık bundan yararlanacaktır.

Yunus’un ağzından anlatılan altbölümler Yunus’un dörtlüğü ile başlamaktadır. Alt bölümlerde yan başlıklar yoktur. Ancak dörtlüğün üstünde yan başlıklar bir etiket gibi, anahtar kelimeler gibi yazılmaktadır. Bu teknik, romanın özelliğinden kaybetmeden bir ders kitabı gibi de okunmasını sağlamaktadır. Ayrıca  okuyucuya romanı sağma konusunda kolaylıklar sağlamaktadır.
Alt bölüm başlıkları da anlamlı, düşündürücü ve ders vericidir. Örneğin; Molla Kasım, Şüphe, İbrahim, Temür Alp, Satı Nine, Sitare, Hacı Bektaş, Aslanlı Hünkar, Samuel,  Alamutlu,  Tabduk Sultan, Çelebi Faruk, Mevlana Hüdavendigar, Padişah, Avare, Abdallar, Ana Bacı, Yunus’u Güyende, baybars, Zahir baba, Çoban, geyikli baba, Turakçın…Baştada belirtildiği üzere bu başlıklar altında  14. yüzyılın Anadolu coğrafyası tarihi ve kültürü… roman potasında eritilmiştir.
Tarihi olayların yanında önemli şahsiyetlerin de sergilendiği bu romanda Yunus Emre’nin hayat hikayesi anlatılır. Bir benzetmeyle yazalım: Anadolu kilimi gibi dokunur roman. Yunus çizgileri renk armonisi içinde ortaya çıkartılır. Açık deyişle söylersek; yazar Fahrettin Razi, Umrenli Kadı Siraceddin, Esirüddin Mufazzal, Şeyh-i Ekber Muhiddin-i Arabi, Necmeddin Daye, Belhli Bahaddin veled, Konyalı Sadreddin ve Tirmizi, Seyyid Burhanedin; Hz. Mevlana, Hacı Bektaş Hüngar…ve daha bir çok allame ve mütebahrirlerin ışığında Yunus Emre’yi görmüş, incelemiş ve roman biçiminde anlatmıştır.  Dahası var Yesevi dervişleri, Rum Abdalları, Ahiler hakkında; tekkeler ve zaviyeler, pazarlar hakkında, Haçlının tapınakları hakkında da bilgi birikimi olan yazar bu zengin kültürünü alçak gönüllüğü ile sanki basit bir şey anlatıyor gibi ortaya koymuştur ve Yunus Emre’yi tanıtmaya çalışmıştır:

Yunus Emre’nin dedesi Horasan’dan Anadolu’ya hizmet için, Hoca Ahmet Yesevi tarafından gönderilen alperendir. Yunus Emre’nin dedesi “halka hizmet Hakka hizmettir.” düsturu ile çalışmış ve Anadolu’nun her köşesine giderek hizmet edenlere kalkan olmuştur. Bu arada ailesine ve çocuklarına fazla yakın olmadan onları izlemiştir. Yunus Emre’nin babası da, kendisi de aynı kaderi paylaşmıştır.
Roman boyunca Yunus Emre oğlunu, oğlu babasını aramış durmuştur. Kader onları Molla Kasım’ın oltasını suya attığı çay kenarında buluşturmuştur. Başka deyişle roman başladığı yerde bitmiştir. Yunus Emre oğlunu ikna etmiş ve Sarıcaköyde dergahını kurmuştur. Yunus Emre’nin oğlu Karaman Beyliğinden toprak alarak bir dergah da orada (Yerlice’de) kurmuşlardır. Ancak Yunus Emre bir yıl sonra eşinin yattığı mekana sarıcaköye dönmüş ve orada ölmüştür.

Roman da, romanın özü sayılabilecek bir çok söz var. Bunlardan bir paragraf:
(Tabduk Emre’nin kapısında) “Bu kadar yılda (37 yıl) ne kazandın Yunus?”  sorusuna Yunus’un verdiği cevap:
Nefsime tatbik ettiğim ve hiçbir şeyle değişmeyeceğim dört hakikat:
  • İyiliği seçtim,
  • Hakiki aşkın oduna yöneldim,
  • Her hatayı kendimde aradım,
  • Hakça bölüşmeyi ve başkasının hakkını almamayı kendime düstedindim.ur

Roman sağmayı beceremeyiz, ancak bu romanda altını çizdiğim cümleleri aktaracağım. Aktarmalara geçmeden önce şunu belirtelim: Yazar Anadolu kilimi gibi olan romanının çoğunu Yunus Emre ipliği ile dokumuştur. Başka deyişle aktardığımız bir çok cümle Yunus Emre’nin duygu ve düşünceleridir. Bazıları da Anadolu kültür ürünleridir:

  • Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı. (Temür Alp, s.36)
  • Her kaçışın hasret gibi, gurbet gibi, firkat gibi acıları; terk etmek, gözden çıkarmak, vaz geçmek gibi fedakarlıkları vardır. (Temür Alp, s.38)
  • Zalimim karnından aşı eksilmeye görsün mazlumun kanına ekmek doğrar da yer. Ama umutsuz olmamak lazımdır. Ayak kırıldı mı Allah kanat ihsan eder.(Temür Alp, s.42)
  • İktisadi teşkilat ahlaki teşkilattan sonradır. (Temür Alp, s. 43)
  • İnsan sevinince üzüldüğünden daha çok ağlarmış. (s.44)
  • Kim deli olduğunu söylüyorsa elbette akıllıdır.(s.45)
  • Yoksulluk elbette hırsızlığı ve eşkıyayı davet eder. (s. 48)
  • Sevgilinin gözünden  akan bir damla, bir erkek için ya hazinedir, ya da hazineyle tartılır. Çaresizlik yollarınızı bağladıysa o damlayı görseniz de iç acıdır, görmezden gelseniz de. (s. 51)
  • Mücadele azmi insanı zinde tutuyor.(s.53)
  • Uzun bekleyişlerin kalbe yansıyan ihtilalleri olur. (s.56)
  • İki kişinin birbirini sevmesi, birbirini dost edinmesi sahip edinmesi demektir.(s.59)
  • İnsan bu dünyaya bir dava için değil bir sevgi için gelebilir.(s.59)
  • Nefsine ağır geleni sakın kimseye tatbik etme. Düşmanının dahi insan olduğunu unutma. İnsanoğlu için en kutsal ibadet çalışmak, doğruluk ve insan sevgisidir.(s.61)
  • Adalet duruluk ve doğruluktur.(s.61)
  • Şu alemin şartlarına ayak uydur, ama kendin ol.(s.61)
  • Su girdiği kabın şeklini alır; ama özde aynı kalır. (s61)
  • Zor zamanlar insanın iç yüzünü ortaya çıkarır.(s.62)
  • İnsanlar yaratılışlarının gereği madde ile mana dengesinde yaşamak isterler. (s.67)
  • Her ne ki arıyorsun; aradığın ancak sensin…iyinin de kötünün de fidanı senin içinde büyür. ( Hacı Bektaş s. 73)
  • Dünyalığı sevmek dostun düşmanı sevmesi gibidir. (Hacı Bektaş, s.77)
  • İnsan için ibadet çalıştığıdır. (Hacı Bektaş s.78)
  • Adem alem içinde, alem adem içinde… İlla onu görmeye nur, gözden değil gönülden gelir. (Hacı Bektaş, s.78)
  • Murada ermek sabır iledir. ( Hacı bektaş s.79)
  • Uyuyan kişinin gördüğü de, yaptığı da işe yaramaz. (Hacı Bektaş s.79)
  • Dost dosta yar olmalı. (Hacı Bektaş, s. 87)
  • Kulak ruhun penceresidir. (s.123)
  • Yanlış olan, zor olan, hüsrana götüren kulun hata yapması değil, hatada israr etmesidir. (Tabduk Emre, s.133)
  • Eşyanın lisanı hakikatin lisanıdır; çünkü hiç yalan söylemez. (s.142)
  • Kalpler ancak Allahı anmakla sükun bulur, tatmin olurlar. ( s.145)
  • Bütün evreni kendini bilme yolunda bir kitap sayacağım. (s.146)
  • Senin olmayanı alma (Tabduk Emre, s.151)
  • Mal ve mülk dervişin şeytanıdır. (Tabduk Emre, s.156)
  • Acıları tatlandırır sevgi, bakırı altın keser. (Molla Celaleddin, s.163)
  • Şifa bulur sevgiden bütün dertler. (Molla Celaleddin, s.163)
  • Bütün aptallıklar, bütün kötülükler benlikten doğar. (Molla Celaleddin, s.164)
  • Güneş doğunca yıldızlar görülmüyordu, ama kayıp da olmuyorlardı. (s.186)
  • Bilgiden sıyrılmak, yetişkin iken çocuk safiyetine dönmek gibi. (s.189)
  • Kendi hakikatimi bilmeden hiçbir hakikati bilmeyeceğim.(s.122)
  • Mekan olarak yakında olmakla gönül olarak yakında olmak çok farklı. (s.232)
  • İslam’ın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıl imiş. (s.250)
  • Bilgi irfan ile beslenirse kişi uyanık kalır.(s.251)
  • Din ehlini kin ehlinden ayır. (Tabduk Emre, s.152)
  • Seni dostundan ayıran sözü dinleme, o sözde ziyan var. (Tabduk Emre, s.252)
  • İslam ahlakını anlatarak söyle; her söylediğinin içine insan sevgisini katarak söyle. (Tabduk Emre, s.270)
  • Sen halka kendini anlatma, halka kendilerini anlat. (Tabduk Emre, s.271)
  • Bir posta iki aslan sığmaz. ( Tabduk Emre, s.271)
  • İnsanın omzundaki en ağır yük cahilliktir. (s.310)
  • İbretle bakınca dağlarda ve yollarda da hikmetler, kudretler mevcuttur. (s.319)
  • Sevgiliye gidecek hediyeyi saymak yakışık almaz. (s.359)

Özetle  Prof. Dr. İskender Pala’nın OD (Bizim Yunus) adlı romanı övgüye değer bir kitaptır.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
 ***   
                                    Bakınız                                      
***

8 Eylül 2012 Cumartesi

Dört Element / Sabahattin Gencal




Hava, toprak, su ve ateş birbirlerine eş
Ey insan, akıllıysan elementlerle birleş
İnsan bedeni yoğrulmuştur dört elementle
Ey insan, karakterini süz  dört elementle.

Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli, 27. 04. 2011

7 Eylül 2012 Cuma

Huzur / Sabahattin Gencal




Duygularım sıkıştı, çok sancılanıyorum.
Düşüncelerim bilendi, çok bunalıyorum.
Sancılanmak, bunalmak hayra alâmet değil.
Allah’tan isteğimiz: huzur; kıyamet değil.

Sabahattin Gencal, 27. 09. 2011

5 Eylül 2012 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an Meali gün yüzüne çıktı


(Prof. Dr. Hayrettin Karaman)


            
Yılın Kültür Olayı: Akif’in Kur’an Meali’nin Bulunması
Mehmet Akif Ersoy’un yakılan Kur’an Meali’nin bir bölümü yıllar sonra ortaya çıktı. Mahya Yayıncılık tarafından yayınlanan Meal, kültürel bir hazine kıymetindedir. Tamamlanmamış bir metin olmasına rağmen tarihi ve kültürel öneme sahiptir. Bizce yılın kültür olayı Kayıp Meal’in bulunması ve yayınlanmasıdır. Kültür ve sanat dünyamızın bu anlamlı olay karşısındaki suskunluğu bu yazının yazılma gerekçesidir.
*
Akif'in Kur' an Meali
Mehmet Akif Bey'in gurbet hayatı boyunca üzerinde çalışıp bitirdiği "Kur'an-ı Kerim Meali"nin hikâyesi de, şairimizin dertlerle dolu hayatının, acıklı sonIa biten bir başka safhası olmuştur:
İkinci devre Millet Meclisi'ndeki dindar mebusların, Diyanet İşleri Başkanlığı adına yapılması için karar çıkarttıkları, Kur'an'ın Türkçe meal ve tefsirinin hazırlanması işinde, mealin yapılması vazifesi, herkesin müşterek arzusu ile Akif Bey'e verilmişti. Tefsiri ise Elmalılı Hamdi Efendi yapacaktı.
Akif Bey, çok mes'uliyetli bulduğu ve çekindiği bu işi, âlim arkadaşlarının ısrarları ile kabul edip tamamladı. Ancak 1930'lu yıllarda başlatılan "Dinde Reform" cereyanı, dinin esasını bozucu yayınlar, Ezan'ın aslının kanun zoruyla yasaklanması, okuyanların hapsedilmesi ve Kur'an'ın namazlarda da zorla tercümesinin okutulacağı haberleri, Akif Bey'i çok üzdü; bu kötülüğe alet edileceğinden korktu ve meali Türkiye'ye göndermedi.
*
Mehmed Akif Ersoy – Kur’an Meali
Yeni Cumhuriyet idaresi 1925 yılında temel İslâmî kültürün millete kendi diliyle öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle TBMM’nde bir Kur an tercümesi ve tefsiri ile Sahîh-i Buhâri muhtasarı Tecrîd-i Sarîh tercümesi hazırlatılmasına karar vermiş, bu işler için Diyanet İşleri Riyaseti’ne bir tahsisat ayrılmıştı.

O dönemde herkesin itimat edebileceği nitelikte bir Kur’an tercümesi mevcut değildi. Böyle zor bir işin altından kalkabilecek kapasiteye sahip birkaç kişi arasından herkes bilhassa Safahat ve İstiklal Marşı Şâiri Mehmed Akif’i işaret ediyordu. Gerçekten de başyazarı olduğu Sebîlürreşad dergisine yazdığı kısa tefsir yazıları çok beğenilmiş olan ve memlekette o devirde Arapçayı en iyi bilen dört kişiden biri olarak kabul edilen, Türk dilindeki hakimiyeti zaten tartışma dışı olarak görülen, İslâmî ilimleri kendi gayretleriyle tahsil etmiş bir zat olarak Mehmed Âkif Ersoy, Kur’an tercümesi için tabiri caizse biçilmiş kaftan olarak ortaya çıkıyordu.

Tefsirin Elmalılı Hamdi Efendi’ye, Tecrîd-i Sarîh tercümesinin de Babanzade Ahmed Naîm Bey’e yaptırılması kararlaştırıldı. Fakat Mehmed Âkif, Kur’an tercümesini kabul etmedi, yoğun ısrarlar karşısında uzun zaman direndi. Nihayet uzun çabalar sonucu Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin gayretleri ve Elmalılı Hamdi Efendi’nin teşvikleri ile bu vazifeyi Ekim 1925’de kabul etmek zorunda kaldı.

Mehmed Âkif Bey tercümeyi kabulünü müteakip Mısır’a gitti ve oraya vardıktan birkaç ay sonra 1926 yılında Kur’an’ın tercümesi üzerinde çalışmaya başladı. Üç yıllık bir çalışma sonucunda 1928 yılında tercümenin ilk şeklini tamamladı. Tercümenin müsveddesini bitirdikten sonra dört yıl boyunca düzeltmeler yaptı, tercümeyi baştan sona yeniden elden geçirdi ve 1932 yılında çalışmasını tamamladı. Meal çalışmalarıyla geçen bu yıllar boyunca bir yandan da memleketin dinî hayatında vukua gelen değişimleri ve hükümetin aldığı yeni kararları takip etmekteydi. Ezcümle namazlarda artık Kur’an’ın Arapça aslı yerine tercümesinin okutulacağı şeklindeki düşünce ve şayialar kulağına geldi. Kendi yaptığı mealin bu amaçla kullanılacağından endişe etmeye başladı. Tercümeyi bitirdiği 1932 yılında, Diyanet’le yaptığı sözleşmeyi feshetti.
M. Ertuğrul Düzdağ

*
Akif ve Elmalılı'nın Kuran sözleşmesi!

''İstiklal Şairi'' Mehmet Akif ile Cumhuriyet dönemi din âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'an-ı Kerim meali ve tefsiri için, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak sözleşmeye imza attıkları ortaya çıktı.

Araştırmacı yazar Übeydullah Kısacık'ın ulaştığı, 10 Ekim 1925 tarihini taşıyan orijinal belge, ''Bir İstiklâl Aşığı Mehmet Akif'' kitabında yayımlandı.
*

Mehmet Akif’in kayıp Kur’an meali nasıl bulundu?

“Milli Şair”in kayıp Kur’an meali bulundu: "Tercüme güzel oldu… Lakin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allah’ımın huzuruna çıkamam..."
*

Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an-ı Kerim'i Tercüme Etmek Hususunda En Çok Korktuğu şey Neydi?


Kur'an-ı Kerim'in Türkçe meâli ile İRŞAD değil İFSAD (Fesat-bozgunculuk) yapılacaktı... Ben, bir ara, Akif Bey'in çekingenliğini yersiz buldum. Bu hâli onun taassubuna hamleder gibi oldum. Yanımızda bermutad Basri Bey de vardı. O serinkanlı Akif Bey canlandı ve içini şu yolda boşalttı: "Oğlum, sen bu işi basit mi sanıyorsun? Tercümesi istenen eser roman değil, beşeriyetin (insanlığın) içtimaî(sosyal) mihverini değiştiren Kur'an'dır. Herhangibir ifade ve ibarenin bile her tabirinde, hatta her kelime ve harfinde -dilbilgisi bakımından- tasrih ve teşmil, ta'rif ve tenkir gibi incelikler vardır. Meselâ Kelâmullah'a gelince, ondaki eslâftan hikâyeleri ve ahlâka ibret tavsiyeleri, emir ve nehiyleri, temsil ve tenzihleri, tebşir ve tenzirleri, vaad ve vaidleri, tergib ve terhibleri başka bir dil ile söylemek mümkün mü?"
*

Kuran meali damadının imzasıyla mı basıldı?

1. Mehmet Akif Ersoy'un kızı Cemile Hanım
Kocamı asla affetmem babamın mealini kendi adıyla yayınlattı
İddiaya göre yakıldığı söylenen Mehmet Akif'e ait Kuran meali damadı Ömer Rıza Doğrul adıyla 1934 yılında basıldı! Bu iddiayı gündeme getiren kişi ise bugün 80 yaşında olan emekli bir hukukçu Güner Tarba. Tarba iddiasını şu sözlere dayandırıyor: "Annem Muhsine Tahsin Türkiye Cumhuriyeti'nin üniversite mezunu ilk öğretmeniydi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştu. Öğrencileri arasında Bülent Ecevit'in annesi Nazlı Ecevit ve Mehmet Akif Ersoy'un kızı Cemile Hanım da vardı. Annem zaman zaman çok sevdiği bu öğrencileriyle bir araya gelir, sohbet ederdi. Bir gün Cemile Hanım anneme dert yanmış ve 'Eşimin yaptığı bir şeyi affedemiyorum. Babamın Kahire'deyken yazdığı ve bitmesine birkaç sayfa kalan Kuran meali vardı. Bitiremeden vefat etmişti. Eşim Rıza bu eksik sayfaları çevirerek kendi adıyla meal bastırdı' demiş. Sanırım bu meal Ankara'da milli kütüphanede duruyor, kitap Ömer Bey hayattayken iki baskı yapmıştı. Bildiğim ve doğruluğuna inandığım bu. Annem yalan söylemezdi ve bu konuda yalan söylemesini gerektirecek de bir şey yoktu."
*

Mehmet Akif'ten Fatiha meali

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un yakılmasını vasiyet ettiği Kur'an-ı Kerim meali 51 yıl sonra yayınlandı.

 

*
Akif'in meali 25 yıldır çekmecemdeydi
Mehmet Akif Ersoy'un 1961 yılında yakıldığı belirtilen Kur'an mealinin üçte birlik bölümü yıllar sonra gün yüzüne çıktı. İlahiyatçı Prof. Dr. Recep Şentürk, Akif'in meali emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi'nin öğrencisi Mustafa Ruyun'un oğlu Yahya'dan aldığı meali 25 yıldır sakladığını, ancak uygun şartların oluştuğuna kanaat getirince yayınlamaya karar verdiğini söyledi. Bedelsiz yayınlanan mealin geliri Akif'in hayrı için harcanacak.
*
Mehmed Akif'in Kur'an Anlayışı
Akif ’in dünyasının merkezi Kur’ân’dır. Bunu, kendisi açıkça belirtmiştir. Ona göre yapılacak iş;

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı

şeklinde özetlenebilir. Niçin? Çünkü, Kur’ân-ı Kerîmin prensiplerini uygulayarak, mükemmel ve örnek bir millet olunacağını bu millet tarihinde tecrübe etmiştir. Prof. Dr. Suat Yıldırım

***************************************

***********************************************

1 Eylül 2012 Cumartesi

Barış / Sabahattin Gencal





Gez arpacık doğrultusunda evren
Barışçıyım savaşı hiç sevmem ben
Namluyu yıldızlara çevirtmeli
Sevgiyi, insanlığı yüceltmeli.

Sabahattin Gencal, 1972