31 Mayıs 2012 Perşembe

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Portresi


Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
18 Mayıs 1703  Hasankale (Pasinler)- 22 Haziran 1780 Tillo ( Aydınlar)
Ressam: Halil Dikmen 1944

Bir kişinin (varsa) eserlerine, yaptıklarına bakarak portresi çıkartılabilir mi?
Biz, Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretlerinin eserlerinden alıntılar yaparak okuyuculardan  portre çizmelerini  istedik. Tabii, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin ruhsal portresinin, açık deyişle duygu ve düşüncelerinin, görüş ve eğilimlerinin; mizacının, inancının, kültür ve bilgi birikiminin, insan ilişkilerinin…vb. durumlarının ortaya konacağı bir metin çıkartılmasını düşünmüştük. Bu düşüncemizi gerçekleştirmenin öyle kolay olmayacağını da belirtmiştik. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin, eserlerine bakarak fiziki portresinin çizimini hiç düşünmemiş, hayal bile etmemiştik. Meğer, bizim hayal bile edemediklerimizi gerçekleştirmişler de haberimiz yokmuş.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunlarından Dr. H.Fehmi İbrahimhakkıoğlu’nun yazısı bizi bu konuda aydınlatıyor:
İbrahim Hakkı’nın yaşadığı dönemde yapılmış herhangi bir resmi veya minyatürü olmaması, daha sonraları onu ifade edebilecek bir portresinin yapılmasını zorlaştırmıştır. İbrahim Hakkı’yı ve Marifetname’yi çok iyi bilen Cevat Dursunoğlu 1943 yılında, onun kişiliğini ve hayat görüşünü ifade edebilen bir portresinin yapılmasına karar vermiştir. Ancak bu resmi İbrahim Hakkı’yı anlayabilen ve onun manevi yönünü de tanıyabilen bir ressam yapabilirdi. Cevad Dursunoğlu bu ressamın aynı zamanda bir neyzen de olan Halil Dikmen olduğuna karar vermiştir.
Halil Dikmen bu teklifi kabul ederek, hem Marifetname’yi okuyup, hem de İbrahim Hakkı’nın soyundan gelen kişilerle görüşerek, Tillo ve Erzurum’da onun izini sürmüş, tablo için gerekli birikimi sağlamıştır. 1944 yılının Mayıs ayında tabloyu tamamlamış, Halkevlerinin yurt çapında açtığı sergilerde gösterime sunulmuş ve sergilendikten sonra, İbrahim Hakkı’yı en güzel ve aslına uygun ifade eden bu tablo Beşiktaş Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonuna katılmıştır.” (Yazının tamamı)

Bu yazıyı okumamız iyi oldu. Bir kişinin eserlerine bakarak fiziki portresi yapılabiliyorsa ruhsal portresi de yapılabilir. Onun için Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin eserlerinden alıntılara daha çok yer vereceğiz. Bunun yanında bazı uzman kişilerin açıklama ve değerlendirmelerine de yer vereceğiz.  Örnek olarak birkaç beyite yer verelim:

Hudâ Rabb'im Nebim hakka Muhammeddir Rasûlullah
Hem İslam dînidir dînim kitâbımdır Kelâmullah
 
(Hudâ Rabb'imdir, Peygamberin Muhammed Rasûlullahtır.
Dînim, İslam dînidir. Kitabım Allah'ın kelâmıdır.)
*
Akâid içre Ehli Sünnet oldu mezhebim cem'â
Amelde bu Hanîfe mezhebidir mezhebim vallah
 
(İtikadlar içerisinde gittiğim yol, Ehli Sünnet velCemaat mezhebidir. Doğrusu o haktır.
Amelde ise Ebû Hanîfe rahimehullah'ın görüşleri mezhebimdir. Buna Allah'a andederim.)
*
Dahî zürriyetiyim Hazreti Âdem Nebî'nin hem
Halîlin milletiyim dahi kıblem Ka'be Beytullah
 
(Aynı zamanda Hazreti Âdem aleyhisselam'ın neslindenim.
Ve İbrahim aleyhisselam'ın milletindenim. İbadetlerde yöneleceğim yer, Ka'be Beytullahtır)
* 

Alîm Ol'dur ki erişmez ilmine kimsenin aklı
İhâta eylemişdir cümle bu eşyayı İlmullah
 
Alîm O'dur ki ilmine kimsenin aklı erişmez.
Allah Teâlâ'nın İlmi her şeyi kuşatmıştır.
( Alîm, " bilici " demektir ki sıfatı, İlimdir. Böylece )
*
Mürid Ol'dur Dileyicidir ve her şey üzre kâdirdir.
Ne kim diler olur peydâ alâ vefki Murâdıllah
 
(Müriddir= Dileyicidir. Ve herşey üzere kâdirdir.
Artık kendisi neyi dilerse, O'nun muradına muvafık olarak peyda olur. )
*
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin, birkaçını yukarıda verdiğimiz  Allah-u Teala ile ilgili beyitlerinin tamamını okumak için tıklayınız.
*


"İbrahim Hakkı Hazretleri’nin mensup olduğu tarikat ile ilgili farklı bilgiler mevcuttur. İslam Ansiklopedisi’nde onun Nakşibendi olduğu belirtilir; fakat bazı yazarlar onun Kadiri olduğunu söylerler. Bursalı Mehmed Tahir, düşünürümüzün Tezkiretü’l-Ahzab adlı risalesine dayanarak onun Üveysi olabileceğini söyler. Üveysilik’in diğer tarikatların hususiyetlerini de bünyesinde barındırdığı için bu tesbit mantıklı görünmektedir. " (Bakınız)
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin hocası ve şeyhi olan İsmail Fakirullah Hz.’nin tarikatı da n “Uveysiyye” tarikatındandır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetnamede Nakşibenti tarikatının usulunü uzun uzun anlatmıştır. Kimi yazarlar Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretlerinin tarikatçı olmadığını yazmışlardır.
Bu tarikar konusu da nerden açıldı? yukarıda yazılan beyitlerin birinde  

Akâid içre Ehli Sünnet oldu mezhebim cem'â
Amelde bu Hanîfe mezhebidir mezhebim vallah

diyor ya biz de, sözde tamamlayıcı olarak tarikatını da belirtmiş olduk.
Bu konulara girmemiz tamamen sözün akışına göre oldu; ama iyi oldu. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin eserlerini değerlendirirken Onun Hanefi mezhebinden olduğunu da hesaba katarak değerlendiririz.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 31. 05. 2012




30 Mayıs 2012 Çarşamba

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri başta Erzurum olmak üzere tüm İslam ve Türk aleminin övünç kaynağıdır


“Öyle şahsiyetler vardır ki yaşadıkları şehre birikimlerinden öyle çok şey katarlar ki o şehirler bu şahsiyetler sayesinde şeref ve övünç elde ederler. Başka bir deyişle, bir şehre beyin, kalb ve rûh birikimleriyle ses ve mâna katmış şahsiyetler o şehir için büyük bir iftihar kaynağı olur.

Kimi şehirler anıldığında tarihi mekânlarından, tabii güzelliklerinden çok o şehre rûh katmış şahsiyetlerinin hatırlanması, bu fikri doğrulamaktadır. Demek ki bir şehrin ufuklarını ışıklandıran şahsiyetlerin, şehrin yapılanışında maddi eserlerden daha kalıcı etkileri vardır.

İbrahim Hakkı Hazretleri, neş’et ettiği şehre mâna katan şahsiyetlerdendir. “Erzurum” denince, “İbrahim Hakkı” ismine dair, şehrin tarih ve kültür eserlerini silikleştiren bir hafıza uyanışı, onun çok yönlü ve parlak bir şahsiyet sahibi olduğunu gösteriyor.”
M. Said Türkoğlu’nun Yağmur dergisi sitesinde  
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri “ başlığı ile yayınlanan bir yazısından aldım yukarıdaki satırları. Bu satırlara ne ekleyebilirim ki... 
Yarım asır önce (1956-962 yılları arasında) öğrenci olarak bulunduğum Erzurum'da, Erzurumluların İbrahim Hakkı Hazretleri'ne gösterdikleri saygıyı gördüm. Bu günlerde de (2012) bulunduğum Kocaeli’nin Başiskelesinde de aynı saygıyı gözlüyorum:
Serdar Mahallesi Kalıcı Konutlarında oturmaktayım.  1999 debremi öncesinde bu mahallede, en çok Erzurum’dan olmak üzere yurdun çeşitli illerinden  göç edenler oturmaktaydı. Deprem sonrasında bu bölgede kalıcı konutlar inşa edildi. Biz debremzedeler bu konutlara yerleştirildik. Debremzedeler de yurdun çeşitli bölgelerinden...
Mahallemizde elbirliği ile bir cami yapıldı. Bu camiye Erzurumlu İbrahim Hakkı Camii adı verildi. Apartmanımızın yakınındaki bu camii gördüğümde Erzurumlu İbrahim Hakkıyı hatırlarım.
Camiye “Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri.Camisi” isminin verilmesi Erzurumlu’ların ve İbrahim Hakkı’yı sevenlerin vefakarlığına örnek teşkil eder. Ayrıca yukarıda alıntı yaptığımız M. Said Türkoğlu’nun görüşlerindeki isabeti gösterir.

Son bir kaç yıldır Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri için anma programları da yapılmaktadır. Bu da dikkatimi çekmedi değil; ama en çok İbrahim Hakkı Hazretleri Cami'sine çok yakın olmam dolayısıyla  İbrahim Hakkı Hazretleri ile ilgili bir çalışma yapmaya karar verdim.

Elimde  Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si (Turgut Ulusoy’un sadeleştirdiği ve dört cildi bir arada 1990 basımı) bir de MEB yayınlarından, 1997 basımı Dr. Hayrani Altıntaş’ın Erzurumlu İbrahim Hakkı adlı eserinden  başka eser de yok. Öyleyken İnternet kaynaklarını tararyarak çalışmaya karar verdim. Dördü tez çalışması olmak üzere bir çok makaleden, konuşmaların yer verildiği yazılardan ve diğer haber ve çalışmalardan yararlandım. (Bakınız: Kaynakça)

İnternet kaynaklarına ne derece güvenilir?
Amacım bilimsel bir çalışma yapmak değil zaten. Amacım Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri hakkında bilgilerimi tazelemek, yeni bilgiler öğrenmek ve de okuyucularla paylaşmaktır.
Gerek elimdeki kitaplarda, gerekse internette bulduğum tez yazılarında ve diğer kaynaklarında şöyle bir klasik yönten takip edilmiştir:
İbrahim Hakkı’ın hayatı (Doğumu, ailesi, kişiliği, yetişmesi, evlilikleri, seyahatleri, ölümü...vb) Eserleri, Eserlerindeki konular ve bu konulardan alıntılar... Ben de böyle bir yol takip edeceğim anlaşılan. Aslında daha değişik olsun isterdim. Örneğin Marifetnamede oturulan yerin insan üzerine etkisi anlatılıyor. Ben de İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bulunduğu mekanların kendi üzerindeki etkilerini öğrenmek isterdim. Yine burçlar bahsinde doğum tarihinin etkilerinden söz ediliyor. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin burcu hakkında da bilgi edinmek isterdim. Kıyafetnamede beden karakter ilişkisi üzerinde de duruluyor, cinsellik üzerinde de duruluyor. Uzatmayalım kendi görüşlerinin ışığında İbrahim Hakkı Hazretleri’nin görmek isterdim. 
İstemek başka, yapabilmek başka. Ama en azından bu konulara dikkat çekmiş olurum. Örneğin Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin doğduğu yer olan Hasankale'yi tasvir ettiği şiirinden iki kıta okuyalım ve düşünelim:

Kamu halkı zîrek, arif ü zarif
Dolu aşk ü candır Hasankalesi
Ağır, uslu, hoş huylu halkı, muti’
Pür emn ü emândır Hasankalesi


Kimi vâiz dinler, kimi ders okur
Dolu müselmandır Hasankalesi
Edepli, hayalı zeni, ehl-i ırz
San evvel zamandır Hasankalesi

Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri
Şiirin tamamı 
Erzurumlular nasıl ki Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleriyle kıvanç duyuyorsa Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de Erzurumlu olmaktan, Erzurumlulardan kıvanç duymakta bu konuda methiyeler yazmaktadır.
Yukarıdaki dizelerden anladığımıza göre Hasankaleliler (Zirek (: açıkgöz, akıllı,çalışkan), arif ü zarif; ağır, uslu, hoş huylu, muti, emn ü emân (: güvenli ve emin) dirler. Ayrıca edebli, hayalı zeni (: kadınları haya sahibi), ehl-i ırzdirler.
Bu dizelerle birlikte Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini de okuyabilir miyiz?
Bazıları durumu çok basite indirdiğimi söyleyecekler. Doğrudur. Erzurumlu İbrahim Hakkı şiirinde "Bütün Hasankaleliler böyledir."diyor. Kendisi de Hasankaleli olduğuna göre. .. Basit mantıkla hareket ettik.
Kimileri Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın insan anlayışı, insan-ı kamil anlayışı, ariflerin, alimlerin özellikleri ...vb. yazılarından hareketle ortaya bir portre çıkartılabileceğini söyleyebilirler. Bu konulara da yer vereceğiz; ancak Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin portresinin çizimini okuyuculara bırakacağız. Sıcağı sıcağına bir iki örnek vererek konuyu kapatalım:

Yüksek yerlerin mizacı, kendi sakinlerine sıhhat ve kuvvet verip, çoğunu iyi ahlakla mesrur, ilim ve kemal ile mamur, güzellik ve cemal ile nurlu, uzun ömürle ömürlü etmiştir. 
...
Soğuk yerlerde oturanların mizacları, kendi ehline şecaat ve kuvvet bahşedip, hazımlarını kolay ve rahat kılmıştır.
...
Kuru yerlerin mizacı, endi ehlinin deri, mizaç ve dimağlarını kurutup, yazlarını sıcak ve kışlarını soğuk eylemiştir.
...
Karlı dağların mizacı, öteki soğuk şehirler gibi kendi ehlini tertip edip, karı bâki kaldıkça, temiz rüzgârıyle onları temiz etmiştir. 
...
Doğudaki oturulur yerler ki, doğusu açık olan şehirlerin mizacı sahih ve hoş bulunmuştur. Zira ki güneş, o şehirlerin ahalisi üzerin doğup, havalarını ılımlı ve temiz kılmıştır. ( Kaynak)
Hasankale'nin doğuda, yüksek, karlı, soğuk bir yer olduğunu düşünerek bir portre çizmeye çalışınız.  Böylesi bir çalışma zor değil mi?
"Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 18 Mayıs 1703'te Erzurum'a bağlı Hasankale (Pasinler) kasabasında doğdu."demek ne kadar kolaysa ayrıntılara girmek o kadar zor. Zor olan sadece yukarıda zikredilenler mi? Hayır. 18. yüzyılın Osmanlıda gerileme yüzyılı olduğunu, bu yüz yılda İstanbul'da Lale Devri yaşandığını; Erzurum'un doğuya açılan bir kapı olduğunu, bu kapıdan Hint'ten, Afganistan'dan ve diğer doğu ülkelerinden gelen seyyahların geçmekte olduklarını da belirtmek işi daha da zorlaştırır. Bu kadar da değil. Anneden, babadan, öğretmenlerden, çevreden söz etmek de gerekmez mi? Gerekir tabii; ancak biz konunun derinlerine inmeyeceğiz. Daha doğrusu inemeyeceğiz. Okuyucuları kaynaklarla baş başa bırakıp düşünmelerini isteyeceğiz.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 30. 05. 2012


Oturulan yerlerin ve şehirlerin mizaca etkıleri / Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

Su ve hava, arazi farklarına bağlı olduğundan, oturulan yerlerin farklılığı hasebiyle değişik olmuştur.
Allah'ın kudretiyle çeşitli tesirlerinden yerin mizacı ile aynı olup, su ve hava, toprağa uymuştur.
Her yerin mizacı başka bir tarz olduğu için, her şehir kendi ehlini, kendi mizacı gereğince terbiye etmiştir.

Sıcak yerlerin mizacı, kendi ehlini kara ve kıvırcık saçlı, hazmı zayıf, bozuşması kuvvetli, rutubeti az, kalbi korkulu, bedeni yumuşak, düşüş ve ihtiyarlığı çabuk etmiştir. Habeş şehirleri gibi. Zira ki onları sâkinlerinin ömrü, ancak otuz seneye gitmiştir. Yaşı kırka varan pek nâdir olur. 
Soğuk yerlerde oturanların mizacları, kendi ehline şecaat ve kuvvet bahşedip, hazımlarını kolay ve rahat kılmıştır. Şu halde soğuk yerler rutubetli de olursa, kendi ehlini, etli, yağlı, cüsseli ve geniş edip, genellikle bedenleri arave ve nezaket bulup, beyaz ve berrak olmuştur.

Yazları mutedil olup, kışlarının soğuğu şiddet bulmuştur. Rutubetli yerlerin izacı, kendi ehlini, güzel yüzlü, yumuşak sözlü edip, onlara gevşeklik ve mutedil bir yazla kış verip, humma, basur, ishal ve cilt hastalıklarını çoğaltmıştır. Kuru yerlerin mizacı, endi ehlinin deri, mizaç ve dimağlarını kurutup, yazlarını sıcak ve kışlarını soğuk eylemiştir.

Yüksek yerlerin mizacı, kendi sakinlerine sıhhat ve kuvvet verip, çoğunu iyi ahlakla mesrur, ilim ve kemal ile mamur, güzellik ve cemal ile nurlu, uzun ömürle ömürlü etmiştir. Çukur yerlerin mizacı, kendi mahpuslarına gam ve keder içinde sıcak ve durgun su verip, onları havasıyle hummalı, kesafetiyle sıkıntılı, anlayışlarını az ve mizaçlarını illetli etmiştir.

Açık ve taşlı yerlerin mizacı, kendi çevresindekilerin bedenlerini kuvvetli, saçlarını çok ve boylarını kısa edip, çoğunu çekî ve reşit; azlarını sıcak ve şiddetli etmiştir. Onlarda kuruluk ve seher çok olduğundan, savaş ve dövüşe galip olmuşlardır. 
Karlı dağların mizacı, öteki soğuk şehirler gibi kendi ehlini tertip edip, karı bâki kaldıkça, temiz rüzgârıyle onları temiz etmiştir. 
Deniz çevresindeki yerlerin mizacı, kendi ehline sıcaklık ve soğukluğu mutedil edip, rutubetini kuruluğu üzerine üstün etmiştir. 
Kuzey memleketlerinin mizacı, soğuk beldeler ve soğuk mevsimler gibi olup, kendi ehlinde asrî hastalıklar çok, karınlarında safra toplanmasını az etmiştir. O şehirlerinin sakinlerinin hazımları kuvvetli ve ömürleri uzun olmuştur. Zira ki onların çoğu yüz yıldan fazla yaşamıştır. Onlarda bozuşma az ve damarları dolu olduğundan ve damarları da geniş olduğundan burun kanaması çok olmuştur. Yaraları az olup, çabuk şifa bulmuştur. Bedenleri kuvvetli, kanları temiz ve yürekleri ateşli olduğundan, çoğu yırtıcı hayvan vasıflarıyle dolmuştur. Güney taraflarının mizacı, sıcak şehirler ve mevsimler hükmünde olup, sularının çoğu acı ve tuzlu bulunmuştur. Ehlinin başları rutubet maddeleriyle dolu, hisleri illetli, azaları gevşek, iştihaları az, mide ve şehvetleri zayıf müşahede olunmuştur. Yaraları zor şifa bulur. Kadınları, hastalıklarla çocuklarını düşürüp, çocukları az ve hayızları çok olur. Cümlesine sara ve çeşitli humma isabet edip, basur istila etmiştir. Hatta otuz yaşını geçen, felçli olup gitmiştir. 
Doğudaki oturulur yerler ki, doğusu açık olan şehirlerin mizacı sahih ve hoş bulunmuştur. Zira ki güneş, o şehirlerin ahalisi üzerin doğup, havalarını ılımlı ve temiz kılmıştır. Batı bölgeleri doğudakilerin aksi olmuştur. O bölgelerin mizacı, rutubetli ve yoğun kalmıştır. Zira ki batı bölgeleri ahalisi üzerine güneş, gündüzde şule salmaz, ta yükselip etrafı ısıtmadıkça üzerlerine gelmez. Şu halde onların soğuk geceleri ardınca güneş, üzerlerine fecaatle doğup, on an içinde sıcaklığıyle istila ettiğinden, buraların halkı balgamlı olmuştur.

Açıklanan yerlerin birini seçip, vatan murat eyleyen seyyahlara gereklidir ki, önce o yerin yükseklik ve alçaklığında, açıklık ve kapalılığında olan özelliklerini ve o şehrin komşusu bulunan dağlar, madenler ve buharların mizaçlarını ve yönlerini bilip; ondan şehir halkının hastalık ve sıhhatle, hazım ve şehvette, güzellik ve surette, ahlak ve surette, meşrep âdette, mezheb ve iffette hakim olan durumlarını tecrübe kılsın. 

Bundan sonra binalarının dışını; genişliği ve içi yüksek midir, kapı ve pencereleri doğuya açık veya kuzeye dönük müdür, bilsin. Zira ki, binanın şartlarındandır ki, evin içi geniş ve yüksek, kapı ve pencereleri ya doğuya veya kuzeye açık ola, ta ki sabah rüzgârı ve kuzey rüzgârı o eve dola. Onunla ev mamur olup, evdekiler ondan her an hayat ve can bulurlar. Gönülleri hoş olup, bedenleri sıhhat ve âfiyetle kala. 

Şu halde bina işlerinde önemli ve lüzumludur ki, seher yelini ve kuzey rüzgârını evin içine dâhil ve güneşin şuası yerine âsıl ve havasının salahı doğu güneşi ile hâsıl ola. Gerçekte ki, temiz, latif, akıcı, soğuk ve tatlı olan nehirleri, eserek dolaşıp gelen seher yeli ile nedim ve yâr olup, iştiyak ile teneffüs etmek, cana safa, cisme şifa ve kalbe ciladır.

Bu konuları resmeden dairelerin burada toplu olarak verilmesi münasip görülmüştür.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
Marifetname, Birinci Fen, üçüncü bab,  yedinci fasıl, altıncı madde

Mübarek mekândır Hasankalesi


Mübarek mekândır Hasankalesi
Kamu zevke kandır Hasankalesi
Suyu hoş, havası, kışı, mutedil
İrem'den nişandır Hasankalesi

Değirmenleri hoş ü çermikleri
Pür ab-i ravandır Hasankalesi
Ve bostanları, bağ ü dağı hasen
Mekan-i hisandır Hasankalesi

Taşı, ağacı, nerm ü hakı, kavi
Metin kahramandır Hasankalesi
Yeri, müftefi, üç yanı düz açık
Ki taht-i şahandır Hasankalesi

Burcu, dizilmiştir inci mesali
Iraktan ayandır Hasankalesi
Deli aşık olmuş baharı ana
Ki pür hüsn ü andır Hasankalesi

Gündüz kuş sadası, gece kurbağa
Ne tesbih-handır Hasankalesi
Gelür seyre aşık etraftan
Gül-i aşıkandır Hasankalesi

O çermik safasın sürer ehl-i dil
Acep kahramandır Hasankalesi
Çoğu arzu eyler olmaz nasip
Bize râyegandır Hasankalesi

Kurubu, veliler yatağıdır
Riyaz-i cinandır Hasankalesi
Ahalisi ağleb şeci’ ü sahi
Ne zi-nam ü şandır Hasankalesi

Kamu halkı zîrek, arif ü zarif
Dolu aşk ü candır Hasankalesi
Ağır, uslu, hoş huylu halkı, muti’
Pür emn ü emândır Hasankalesi

Kimi vâiz dinler, kimi ders okur
Dolu müselmandır Hasankalesi
Edepli, hayalı zeni, ehl-i ırz
San evvel zamandır Hasankalesi

Bir âyinedir, yahşiye yahşidir
Yamana yamandır Hasankalesi
Gel ey Hakkı bunda huzur eyle kim
Huzür-i cinandır Hasankalesi 

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 

Kelimeler:
Âb—ı Revan: Akıp giden sular
Mekân-ı Hisan : Güzel Mekân
Nerm-i Hâki: Toprağın yumuşağı
Yeri müftefi : yeri ovalık
Taht-ı Şahan: Şahlar tahtı
Râyegan: buluntu
Riyaz-i cinan : cennet gii bir belde
Ağleb şeci’ ü sahi :güçlü, korkusuz, cömert
Zi-nam ü şan : nam ve şan sahibi
Zirek : Açıkgöz,akıllı,çalışkan
emn ü emân: güvenli ve emin
Hayalı zeni: kadınları haya sahibi
Huzur-u cinan cennet huzuru

29 Mayıs 2012 Salı

Kendini bilen Rabbini bilir

1986’da “Kendimizi Görme Denemesi” adlı , yayınlayamadığım eserimi yazarken müracaat ettiğim kaynaklardan biri de Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname'sidir.

“Ben cinleri ve insanları yalnız beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım.“(Zariyat, 51/56) ayetini bazı mutasavvıflar “Beni tanısınlar” diye yorumlamışlardır.

Buna göre insanların,  yaratılış gayelerine uygun olarak en önemli görevi Allah’ı tanımalarıdır. 

Tasavvufta “kendini bilen Rabbini bilir.” İlkesini bir çok mutasavvıf eserlerinde işlemiştir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de  Marifetname’de bu konuyu  ayrıntılı biçimde açıklamaktadır:

“Hak Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lûtuf ve keremiyle: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım," buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek, Mevla'nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir.” Marifetname

İnsanın kendini  tanımasından, anlatmasından zor ne var ki? Kendimizi Görme Denemesi’ni yazarken bir gösterişe mi kapılıyorum, günah mı işliyorum endişesini taşıdım hep. Biraz da bu endişeden ötürü “Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi sevdim/istedim…” kudsi hadisini yazdım. Yazdım; ama bu kez de “Allah’ın tanınmaya ihtiyacı mı var?” diye aklımdan geçmeye başladı. Her ne kadar bazı mutasavvıflar, Allah’ın kendini tanıtmak istemesinin kendi ihtiyacından değil kulun ihtiyacından olduğunu, kulluk görevlerinin layıkıyla yapılabilmesi için Allah’ı tanımak gerektiğini söyleseler de  konuya tam vakıf olamadığım için bu konuyu için içime sinmeye sinmeye yazdım. Çünkü bazı kişiler de böyle bir kudsi hadisin olmadığını yazıyorlardı.

Şimdi de, açık deyişle 2012’de de konuyu tam olarak öğrenebilmiş değilim; kafa karıştırmamak, yanlışlığa sebep olmamak için  Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın bir paragrafına yer vermekle yetinelim::

“Tasavvuf yoluyla iyi Müslüman, halis kul olmak isteyenler, irfan âleminde pek çok anlayış ve uygulamaya temel kıldıkları, hadisçiler sahih bulmasalar da kutsî hadis olarak rivayet edilen: "Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi sevdim/istedim; bu sebeple halkı yarattım ki, beni bilsinler" mealinde bir söze çok önem verirler. Kemale doğru ilerleyen mertebelerin zirvesinde bulunan "hubb-i sırf-ı zâtî" mefhumu, makamı ve hakikati, o rivayetin içinde geçen "bilinmeyi sevdim" cümleciğine dayanmaktadır. Daha yaratılmış bir şey yok, ama Allah onu yaratmayı seviyor; o ise, "evvel âhir Allah'ın sevgilisi ve insanlık için de sevgi rehberi olarak "Seçilmiş Zât". Bir sonraki aşamada onun özünü, ruhunu yaratıyor, Mevlid-i şerifte dile getirilen "intikal" , o nurun batından batına taşınarak en sonunda sahibini bulduğunu anlatıyor.” (Devamı için bakınız)

Bilmediğimiz sadece tasavvuf terimleri değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı,  Marifetname’de  anatomiden, astronomiye, tıptan psikoloji ve sosyolojiye, kimyadan biyolojiye, Matematik ve geometriden diğer bir çok ilime de yer verdi . Tabii, bu ilimleri de anlayamadık. Sonra abartılı üslubu değerlendiremediğim için  Marifetname’yi rafa kaldırdım.(1986’da) Tabii, yazmakta olduğumuz eser de düşündüğümüz gibi olmadı. 
Ben çalışmamda söz ve yazılarımdan; davranış ve anılarımdan hareketle nefsimizle ilgili bilim adamlarının yargılarına yer vermeye çalışıyordum. Erzurumlu İbrahim Hakkı çemberi çok geniş tuttu. (Marifetname önsözü) Bir ara ben de genişletmeyi düşünmedim değil; ama Ziya Paşa’nın dediği gibi bu sikledi çekemedik.
İdraki meali bu küçük akla gerekmez,
zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez..
                                                 Ziya Paşa
Marifetname’ye müracaat sebebini belirttikten sonra kendiliğinden bir terazi çıktı ortaya. Ne demeli şimdi?
Marifetname'yi bizim terazi çekmez.  Başka birinin terazisi çeker mi? Hiç kimsenin terazisi tek başına Marifetname’yi  çekemez. Ancak Marifetname’deki bilim dallarının uzmanları, kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili konuları değerlendirebilirler. Biz de, alıntı kurallarına uygun olarak önemli noktaları vurgular ve asıl kaynaklara köprü kurarız. ( Bakınız: 
Köprüden geçerken düşenler boğulabilirler. Açık deyişle Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini yanlış anlayabilirler. Sıkılabilirler, üzülebilirler. Onun için Marifetname çok dikkatli okunmalıdır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin deyişiyle  Marifetname’yi “Alıcı gözüyle mütalaa edenleri, Mevla'nın âyetlerinin hakikatini bildirmiştir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni tanıma ile ilgili olan bu çalışmamız umarım ki kendimizi ve Rabbimizi daha iyi tanımamıza vesile olur.

Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 24. 05. 2012



28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ben Misin? / Bülent Ecevit

Bülent Ecevit
(28 Mayıs 1925 – 5 Kasım 2006)
Kimdir?



Ben Misin?

dirilten misin beni gövdem
öldüren misin bilmem

gördüren misin beni gözüm
körleten misin bilmem

bildiren misin bana başım
gizleyen misin bilmem

bir ben varım benden öte
ben misin bilmem

1971
Bülent Ecevit

27 Mayıs 2012 Pazar

Marifetname (önsöz)/ Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

Bismillahirrahmanirrahim
Sınırsız hamd, sayısız şükür, ebedî, senâ tek ve benzersiz olan Allah'a olsun.
O, âlemlerin her işini, ezelî ilmiyle takdir edip, belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez feyziyle tertip edip, tespit eylemiştir. Cihanın gül bahçesini, insan gülünün kokusuyla süslemiştir.

Bütün cihanı insan için, insanı da kendisinin bilinmesi için var edip; eşyanın hakikatiyle mânâların inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya çıkarmıştır.

İnsan ruhunu, "Câmi" ismine sûret yapmış, onu emânetlerin yüklenicisi ve sırların mahalli kılmıştır.
Alemin bütününde olan nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf eylemiştir.

Cihan kitabının her bir harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa edenleri ârif eyleyip, gönül âlemine dalan kullarını, kendi huzurundaki Kâbe'de ibadet edici eylemiştir.

Salavatların en faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli, teslimatların en güzeli, kâinatı efendisi, yaratıkların en şereflisi, varlıkların hülasası Peygamberimiz aleyhissalatüvesselam hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel olan en mükemmel ruhuna olsun ki; O, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım," hitabıyle yüceltilmiştir. O, halkı cehalet karanlıklarından, hidayet nurlarına çıkarmıştır.

Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur. Selam ve hürmet onun ashabına olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde, imanlarında ve ahlakın her hususunda ona uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla gönülleri dolmuştur. Allah'ın rızası, hepsinin üzerine olsun.

Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı, bu kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet Naîmî için kaleme alıp, ona hitap eder ki: Allah, seni her iki cihanda aziz etsin.

Öncelikle malum olsun ki, Hak Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur.
Nitekim lûtuf ve keremiyle: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım," buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek, Mevla'nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir. Bu sebepden dolayı bir miktar astronomi ve felsefeden alıp toplayarak, bir miktar anatomi ilminden devşirip seçerek, bir miktar da kalb ilmi ve irfandan iktibas edip ele alarak, bu güzel kitabı, Türk diline tercüme edip, bir mukaddime, üç kitap ve bir sonuç üzere telif ve tasnif ettim.

Mukaddimesi, genel İslam bilgisi, dünya ve ahiret âlemlerinin özetidir.

İlk kitap, âlemin durumu, eşyanın ve görüntülerin tafsilidir.

İkinci kitap, şekiller bilgisi, bedenlerin terkibi ve insan nefsinin mahiyetidir.

Üçüncü kitap, irfana ulaşma keyfiyeti, Allah'a varmanın hakikatıdır.

Sonuç, âdap ve erkân bilgisi, dostların sohbeti, akrabalıklar ve komşuluklardır.

Tertip ve tanzimi böyle yaptım ki, evvela mukaddimeden, açık âyetler ile sabit olan kâinatın acaip durumlarını özet olarak öğrenip, iki cihanın hallerinin garabetlerini yakinen bildikte; bütün bir itimatla tam itikat edip, cümlenin yaratıcısını ve düzenleyicisini bilesin. Büyüklük ve kudretini fikredip düşünesin.

Bundan sonra birinci kitaptan Yaratıcının güzel sanatlarını âlemin ufukları içinde ayrıntılarıyle seyredip, cihanın sırlarına vâkıf oldukta; âlem insanın kabuğu, insan âlemin dili olduğunu bilip, cümleden âsûde olasın, kendi kendine gelesin.

Bundan sonra ikinci kitaptan Yaratıcının kudretinin şaşırtıcılığını, kendi cisim ve canında toplu olarak görüp, büyük âlemde her ne varsa, hepsinin benzerini kendi vücudunda buldukta; vücudun bir küçük âlem olduğunu bilip, kendi nefsine gelesin. Nefisler âleminde, Mevla'yı temaşa kılasın ve kendi ruhunu, vücudunun ikliminin sultanı bilip, kadr ve kıymetine vâkıf olup, nefsi tanıma mertebesini bulasın; kendi âleminde sultan olasın.

Bundan sonra üçüncü kitaptan kalblerin evirip çeviricisi Allah'ın acaip ilhamlarını, garip tasarruflarını, zat ve sıfatının kalblere yakınlığı, en büyük âlem olan gönülde kesin bilgiyle bilip, masivadan (Allah'dan başkalarından) âzat olup, her şeyi unutup, her şeyi çekip çevirici bir onu buldukta; vahdet, âlemine erip, o tek ve yegâne Allah'ın birliğini basiretinle katiyetle görüp, Allah'ı tanıma devletine eresin. Allah'a yakınlığın saadetini kesinlikle bilip, hududunu koruyup kollayarak, Hüda'nın yaratıklarına sevgi ve şefkatle, kalblerin sevgilisi oldukta; selametle toplumu gönlünce bulasın. Rahatla âlemin azizi olasın. Çünkü bu kitab-ı şerifte nizam, bu güzel üslup üzere tamam olup, alıcı gözüyle mütalaa edenleri, Mevla'nın âyetlerinin hakikatini bildirmiştir. Bu kitabın adı "MARİFETNAME" olup, bitiş tarihi: Binyüzyetmişe, yetmiştir. (1170 H./1756 M.)

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Hukukun Üstünlüğü / Sabahattin Gencal


Hukuk, devlet gücüne dayanarak bir hakkın tesisi, mevcut hakkın korunması ve ihlal edilen hakkın tazminidir.

Devletin yasama erki toplumun anayasasına ve bünyesine; uluslar arası geçerli belgelere, uygulanabilirliğe objektifliğe… vb. durumlara uygun olarak yasalar çıkartır. Yargı erki yargı görevini devlet adına yasalara ve genel hukuk kurallarına uygun olarak yaparak hüküm verir. Yürütme erki yargının verdiği hükümleri tam olarak icra eder.

Yasama, yargı ve yürütme erkleri birbirleriyle işbirliği yaparlar; ancak birbirlerini etkileyemezler. Birbirlerinden tamamen bağımsız olarak çalışırlar. Erklerin görevlerini birbirlerini engellemeden tam olarak yapmaları hukukun üstünlüğünün teminatıdır.

Bir erkin diğer erkleri etkilemesi hukuku olduğu kadar kamu vicdanını da zedeler.
Hukuku zedelenmiş olan, kamu vicdanı sızlayan bir devlet hukuk devleti olamaz.

Hukukun objektif olarak işlemediği yerde refah ve kalkınma olamaz, huzur olamaz.

Bireylerin ve toplumların mutluluğu için hukukun üstünlüğü şarttır. Hukukun üstünlüğünü sağlamak için de yasama, yargı ve yürütme erklerinin görev ve sorumluluklarını, birbirlerini engellemeden tam olarak yapmaları esastır.

Sabahattin Gencal, İzmit, 13. 09. 2009

25 Mayıs 2012 Cuma

Etik Haftası ( 25-31 Mayıs)

      Ahlâk

       Ahlâk, niyete uygun söz, tavır, davranış… vb. her türlü eylemdir. Bir eylemin toplum tarafından benimsenmesi ahlâklılık, eylemin toplum tarafından benimsenmemesi ahlâksızlık olarak nitelendirilir.
        Bir toplumun ahlâka uygun bulduğu bir eylemi bir başka toplum ahlâka uygun bulmayabilir. Yine, bir toplum bir dönemde ahlâka uygun bulduğu bir eylemi başka bir dönemde ahlâka uygun bulmayabilir. Kısaca ahlâk kavramı evrensel değildir. Gerçi Kuran ahlâkı teorik olarak evrenseldir, her çağda, her toplumda geçerlidir. Ancak pratikte Kuran’ın emirleri yerel törelerin etkisiyle değiştirilmektedir. Bazen Kuran yanlış yorumlanmakta, çağa göre yorumlanamamaktadır. Daha kötüsü inananlar istismar edilmekte, Kuranla aldatılmaktadırlar. Kuranı okumadan reddedenler de var dünyamızda. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Allahın izniyle Kuran ahlâkı ile ahlâklanmak daha önemlisi Kuran ahlâkını pratikte de evrenselleştirmek mümkündür. Yeter ki bilinçli bir ahlâk eğitimi verilsin, yeter ki iyi niyetli olabilme ortamı ve şartları oluşturulabilsin.
        İyi niyetle yapılan fakat sonucu kötü olan eylemler ahlâksızlık olarak vasıflandırılamazsa da kötü niyetle yapılan- sonucu iyi de olsa- eylemler ahlâksızlıktır.Demek ki eylemler niyetlere göre değerlendirilir.
        İnsanın kendine, ailesine, çevresine, insanlığa ve Allaha ait görevlerini öğrenmesi gerekir; ama her şeyden önce de iyi niyetli olması gerekir.
        İyi niyetlerle donanmak imanla, kültürle, bilgiyle ve eğitimle… vb. ilgilidir. Bu ilgili öğelerden biri eksik olursa örneğin iman olmazsa bilgi de, kültür de iyi niyetli olmak için yeterli olmayabilir. Onun için insanların iyi öğretim ve eğitim alabilmeleri için uygun ortam ve şartlar hazırlanmalıdır.
        Uygun ortam ve şartlarda olmayanlar, istisnalar dışında iyi niyetli olmayabilirler.İyi niyetli olmayanların ahlâksızlığa düşmeleri daha kolaydır.
        Ahlâklı olmayan bireylerden oluşan toplumlar ergeç yıkılmaya mahkümdür.
Bireylerin ve toplumların ebedi mutlulukları için herkesin ahlâklı olması gerekir. Herkesin ahlâklı olduğu bir çağ henüz gelmemiştir. Ama Allahın izniyle ahlâklı olmak, ahlâklı olunmasını sağlamak mümkündür. Yeter ki bilinçli bir gayret içinde olalım,bilinçli bir ahlâk eğitimi verelim.
        Ahlâk dinle, hukukla, törelerle örtüşmelidir. Bir toplumun hukukunu, bir başka bir toplumun modasını uygularsanız ahlâken zayıf kuşaklar yetiştirirsiniz. Onun içindir ki aydınlara, medyaya, dernek ve vakıflara görevler düşmektedir. Tabii, yasama ve yürütme organlarına da daha büyük görevler düşmektedir. Ne gariptir ki hiç kimse konuya bir bütün olarak, çağdaş sistem yaklaşımıyla bakamamaktadır. İşin önemi burada, yani konuya bir bütünlük içinde sistem yaklaşımıyla bakmaktadır.
        İyi niyetlerinden kuşkulanmadığımız aydınlarımız ve kuruluşlarımızın, vakit geçirmeden ahlâkı eğitim konusunda çalışmalara başlaması yararlı olur. Bu tür çalışmalar da ahlâkı bir görevdir.
        Ahlâklı olmak, ahlâklı kuşaklar yetiştirmek, aklâkı tamamlamak için herkes, üstüne düşen görevleri yapmalıdır.
      Sabahattin Gencal; İzmit, 03. 01. 2010 





Etik nedir?
1-Ahlakın temellerini inceleyen felsefe dalıdır. 
2-Bir kimsenin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümüne denir.
http://www.nuveforum.net/330-felsefi-kavramlar/35220-etik-nedir/
*
Etik nedir?
Etik kelimesi köken olarak Eski Yunan'a kadar gider  Ahlak, ahlakla ilgili demektir ama aralarında farklar vardır.
Ahlak ve Etik arasındaki  fark : Etik daha çok ahlak üzerinde konuşur, sorgular, tartışır, düşünür, yargılar, Ahlak yöresel, Etik evrenseldir. Evrensel kabul gören kurallardır  
*
Etik nedir?
lEtik demiştik ki eski yunanca bir kelimedir. Anlamı "TÖRE BİLİMİ" dir. Yunanca bir kelime olan ETHOS (töre) kelimesinden türemiştir.

Etik; doğruyla yanlışı, haklı ile haksızı,iyiyle kötüyü, adil ile adil olmayanı ayrıt etmek ve
doğru,haklı ,iyi ve adil olduğuna inandığımız şeyleri yapmaktır.

Ahlak ise; toplum içinde kişilerin benimsedikleri , uymak zorunda bulundukları, davranış biçimleri ve kuralları oluşturmaktır.

Etik; daha soyut kavramlara dayalı, daha evrensel ve genel geçerliliğe sahip bir karakter taşır.

Ahlak; göreli, toplumdan topluma , toplum içindeki farklı gruplara , bu grupların farklı dinsel, cinsel, etnik kimliklerine göre değişen yazılı olamayan insanlar arasında uyulması gereken kurallara işaret eder.
*
Ayrıca bakınız:

24 Mayıs 2012 Perşembe

Marifetname Türk Dili'nin ilk ansiklopedisidir

İbrahim Hakkı, nev'i şahsına mahsus bilginlerimizdendir. Çalışma yönü bakımından O'nu ansiklopedistler arasına koyabiliriz. Gerçekten Marifetname Türk Dili'nin ilk ansiklopedisidir. Dikkate layıktır ki "Alembert", 'Diderot" gibi Batı Ansiklopedistleri ile hemen hemen aynı devrede yetişmişlerdir. Bunlar, tabi at ilimleri çağına yol gösteren ve ışık tutan adamlardır.
Marifetname çok cepheli bir eserdir. Kainatın, dünyanın ve insanın yaratılışından, matematik bilginlerinden, biyoloji ve tababetten sonra da manevî ilimlerin, ahlakın, umum hayat kaidelerinden mürekkep bir ilim ve felsefe denemesidir.
Orjinal tarafları biyolojik kısımda daha fazla göze çarpar, insanın yaratılışı, tekamül fikrine bağlanır. Silsilei hayvanat arasında tekamül bağına sarih bir işaret mevcuttur. Bu seziş, vakıa daha eski kaynaklarda "Mesela Mevlana'da" mevcuttur. Fakat, İbrahim Hakkı bu fikre çok açık bir ifade vermiştir. Şüphe yok ki bu sezişleri Darvin ve Lamark'ın büyük keşiflerini gölgelemez. Çünkü bu ilim adamları sadece bir tekamülün varlığını söylemekle kalmamış, aynı zaman da onun sebebini de izah etmeyi denemişlerdir. Darvin hayat savaşını, Lamark çevreye uyma nazariyesini ileri sürmüşlerdir.
 Marifetnamede dikkati çeken fikirlerden birisi de vücut yapısı, yani anatomi ve fizyoloji üstünde o zamana göre çok ileri görüş ve buluşların ortaya konmuş olmasıdır.
 İnsan ruhunun hareketleri, motifleri hakkındaki kısım da çok derindir. Kıyafetnamı, çok enteresan ve bu gün de mer'i olabilecek müşahadeler ihtiva eder.
 İnsan Marifetnameyi okuyunca kendi kendisine şu soruyu soruyor:
 18. Asrın ilk yarısında bu çapta bir eser ve bu kudrette bir bilgin yetiştiren bir millet, ilim sahasında 19.ncu ve 20.nci asırda nasıl bu kadar geri kalabiliyor?..
 Avrupa'da da Ansiklopedistler devrini, müsbet ilim çağı takip etmiştir. Halbuki bizde ilk ansiklopediden sonra medrese tekamül etmek, İbrahim Hakkı'nın yürü düğü yoldan yürümek şöyle dursun büsbütün kendi içine kapanmış ve Batı ilminin memlekete girmesine de engel olmuştur...
 Ord. Prof. Dr. Sa'di Irmak

*
Erzurumlu İbrahim Hakkı, astronomi, fizik, psikoloji, sosyoloji, ve din ile ilgili pek çok çalışmalar yapmıştır. Tasavvufî konularla birlikte, fen bilimleri hakkında da geniş bilgileri kapsayan Marifetname adlı eseri, ansiklopedik bir özellik taşımaktadır. 1757'de tamamlanan Marifetname, yalın ve halkın anlayabileceği bir dilde yazılmıştır. Yazarın söylediğine göre, Marifetname 400 kitaptan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitapta ilk defa bir alim tarafından güneş sistemi ('hey'et-i cedide') anlatıldı.
*
Kanaatimizce Marifetname'yi farklı kılan şey; bütün ilimleri marifet ve muhabbet-i Mevla'ya basamak kılacak bir maneviyât zerk ederek hülâsa etmesidir. Teknik tâbirleri anlatırken halkın işine yarayacak pratik bilgileri de arada vermesidir. Bu itibarla Marifetnâme'nin birinci amacı okurun masivâya olan meyil ve ilgisini azaltarak gönlünü muhabbet-i Mevlâ'ya layık hale getirmektir. Kâinatta her şeyi yerli yerince konumlandıran, insanlarla, eşya ile ve kendisi ile barışık insanlar inşa etmektir.
.....
Marifetnâme, ansiklopedik bir eserdir. Ancak herhangi bir ansiklopedi gibi asla kuru bilgi yığını değildir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, "irfan sahibi örnek bir şahsiyet olmak için asgari bu düzeyde bir bilgi birikimin olmalıdır" hatırlatması ve mantığı ile verdiği bilgileri okuru zihnen ve fikren besleyecek bir muhteva ile sunmuştur.
.....

Eserin ana temasını şöyle özetleyebiliriz:
İnsan, öncelikle manevî âlemlerin azameti hakkında fikir sahibi olmalı, kainattaki işleyişin mükemmelliğini düşünmelidir. Sonra şu “oluş ve bozuluş âlemi”ndeki (âlem-i kevn- u fesâd) dönüşüme bakmalı ve eşyanın vücuda gelmesine sebep olan unsurları (anâsır-ı erbaa) tanımalıdır. Bitkilerle, maddenlerin oluşumunu tefekkür edip, rüzgarın ve havanın tesirleri hakkında malumat sahibi olmalı ve bütün bu nimetlerin insan için hazır edildiğini bilmeli; beşeriyet içinde makbul olanın da insân-ı kâmil olduğunu idrâk etmelidir. Matematik ve geometriden ana hatlarıyla haberdar olmalı, gıda ve ilaçları tanımalı; insan fizyolojisi hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Bütün bunları kendini tanımaya basamak yaparak nefsi tasfiye ve tezkiye metotllarını öğrenmelidir
Cafer Durmuş,  
Kaynak: http://www.dunyabizim.com/
*
Dr. Adnan Adıvar, "Tarih Boyunca ilim ve Din" adlı eserinde "Aristo'nun gökler taksiminin İbrahim Hakkı'nın Marifetnamesi'nde İslam Kozmoğrafyasi'na aynen geçtiğini" yazıyor. "Osmanlı Türkleri'nde ilim" adlı ese rinde ise Marifetname için "Bu cins ansiklopedilerin en mükemmellerinden biri ve sonuncusudur" diyor. Marifet-fetnamedeki yeni astronomi yani Kopernik Sistemi'ne ait bilgiler için de: "Bu bilgileri de İbrahim Hakkı Cihannü-manın İbrahim Müteferrika eklemesinden almış olmakla beraber ondan çok cesurca ve daha akla uygun delillerle bu yeni astronomiye taraftar olduğunu göstermiştir" diyor.
http://www.dostyakasi.com/alim-ve-evliyalar/26101-ibrahim-hakki-hazretleri-1703-1780-a.html
*
İbrahim Hakkı için bilgi, birbirine bağlı ve sonunda Allah’a varan ilişkiler bütünüdür. Ma’rifetnâme, modern bir ansiklopedi gibi birbirinden bağımsız maddeler yerine belirli amaca hizmet eden ve içten içe birbirine bağlı kavramları içerir.
http://www.dinvehayatdergisi.com/cevreyazi15.html
*
İrfan Klasikleri ve Marifetname

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin biyografisiyle ilgili çalışma yapanlar, onun kırktan fazla eseri olduğunu söyler. Bunlardan en ünlüsü kuşkusuz ansiklopedi niteliğindeki Marifetname’dir. Şiirleri de ünlüdür. Yunus Emre’yi çağrıştıran insan sevgisiyle dolu şiirleri vardır ve bunlar Divan’ında toplanmıştır.
İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname’si bir başlangıç, üç bölüm ve bir sonuçtan oluşur. Marifetname’nin temel konusu yaratılış ve yaratıcının sırlarıyla alâkalıdır. Müellif, konuları halkın anlayabileceği bir üslûpla ele alır. Yaratıcının birliği, ilk insan ve ilk peygamber olarak Hz. Âdem, şeytan, cennet, cehennem anlattığı konulardandır. Anasır-ı erbaayı (su, hava, toprak, ateş) ele alır. Bu dört unsurun birleşip çoğalmasından önce madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar, hayvanlardan insanın oluştuğunu anlatır. Dünyanın ve gökyüzünün yuvarlak olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ptolemaios’u, Aristoteles fiziğini açıklar. İnsan ve hayvan gövdelerini, iç ve dış yapılarını, onlardaki güçleri inceler. Fizyoloji, psikoloji ve jeolojiye dair bilgiler verir. Kendi soyunu, şeyhinin kerametlerini anlatır. Amerika’nın keşfinden söz eder ve ilk defa Kristof Kolomb’u tanıtır. Yüz çizgilerinin genel durumundan, organların biçimlerinden, bunların seğirmesinden anlam çıkaran bölümle eseri sona erer.

Görüldüğü gibi o, pek çok kaynaktan yararlanıp skolâstik bilgiyi özümsemeye çalışan bir âlim ve ariftir. Böylece çağındaki yeni buluş ve bilgilerle geleneksel bilgileri buluşturmaya, bu yolla yeni bilgiler elde etmeye çalışır
Yazının tamamı
Mehmet Erdoğan
*

Mârifetnâme’de, “Men arafe” sırrı, yani “Kendini bilen Rabbini bilir” düsturu vurgulanmak istenmiştir. Bu düstura göre insan; kendini, Allah’ın yarattıklarını ve Allâh ü Teâlâ’yı iyice tanımalı, kendindeki cevheri keşfetmelidir. Bu eserde, rûhî arınmaya davet edilen okuyucuya, dünya ve ahiret saadetinin yolları gösterilerek zamanının mürşid-i kâmilini arayıp bulması tavsiye edilir.
Marifetnâme’de ortaya konulan tespitler, insanın ihtiyaçlarına yönelik olduğundan samimiyetle istifade etmek isteyenler ondan azamî derecede faydalanırlar. Marifetnâme okuyucusu, sabırlı olmalı, kitabın yazılış gayesini ve hedefini bilerek eserden faydalanma yoluna gitmelidir.
…..
Marifetnâme, müsbet ilimleri ilâhî kaynakla buluşturan aşkla yazılmış bir kitaptır. Onda Mevlânâ ve Yunus Emre gibi gönül erlerinin manevî tesirleri vardır.
İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde, cahil, ârif ve aşk ehlini şöyle anlatır:
Cahilin ilmi, cem'-i mal iledir,
 Ârifin izzeti, kemâl iledir.
 Aşk u şevk ehli, vecd-i hâl ister;
 Ne kemâl ister, ne mal ister.”
Ahmet Semih Torun
*
İbrahim Hakkı, kendi ifadesine göre Mârifetnâme’yi dört yüz kitaptan yararlanarak hazırlamıştır. Kaynakları arasında Curcânî’nin Ta’rifât’ı, Gazzâlî’nin İhyâ’sı, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin eserleri, İbn Sînâ’nın el-Kanûn fi’t-Tıb’ı, Suyût’î’nin el-Hey’etü’s-Seniyye fi’l-Hey’eti’s-Sünniyye’si, Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Kâtib Çelebî’nin Cihannümâ’sı, Mehmed Suûdî Efendi’nin Târih-i Hind-i Garbî’si, Seyyid Şerif ve İmam Rabbânî’nin eserleri de yer almaktadır.
*

23 Mayıs 2012 Çarşamba

“Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, nev'i şahsına mahsus bilginlerimizdendir.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin adını ilk kez Erzurum’da duydum.
1957 - 1962 yılları arasında 6 yıl, Erzurum’un Ilıcasında bulunan Yavuz Selim İlköğretmen Okulunda okudum.
Kütüphane memurumuz İbrahim Hakkı İbrahim Hakkıoğlu Beydi. Memurumuz, adı soyadı aynılığı ile değil çalışması ile dikkatimi çekmişti. Devamlı yazardı, çizerdi. Çoğu zaman ev (daire) projesi yapardı. Kütüphane memuru devamlı okusa dikkatimi bu kadar çekmeyecekti. Çekingenliğimden kendisiyle konuşamadım. Arkadaşlar anlattı.  Hasankaleli meşhur İbrahim Hakkıoğlu’nun bilmem kaçıncı göbekten (yanılmıyorsam 5.) torunuymuş. Memurumuzun oğlu da dikkatimi çekti:
Fehim İbrahim Hakkıoğlu bizden bir sınıf öndeydi. Güzel resim yapardı. Küçük ağaç kütüklerinin  eninden kesilen 1-2 cm. kalınlığında tahtalara yağlı boya yapardı. Ağaç kabukları tabii çerçevesi  içindeki resimleriyle herkesin de dikkatini çekmişti. Fehim, sınıfta kaldığından mı neden hatırlamıyorum okulumuzdan ayrıldı; ama resimlerini unutmadık. Günümüzde çakıl taşları ressamı olarak Türkiye’de ve dünyada anılıyor. (Bakınız: http://arsiv.sabah.com.tr/)

Kısaca farklı olan dikkati çekiyor.  Acaba İbrahim Hakkıoğlu da farklı mıydı? Ord. Prof. Dr. Sa'di Irmak’ın dediği gibi İbrahim Hakkı, nev'i şahsına mahsus bilginlerimizdendir.

Erzurumun’dan 40 km. kadar uzakta olan, İbrahim Hakkıoğlu’nun  doğduğu Hasankale’ye birkaç defa gittim. Hasankale’li arkadaşlarımdan, oralarda yaygın olarak anlatılan  İbrahim Hakkı’ın oğlu’nun nasıl kırklara karıştığı efsanesini dinledim:
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Şakir ve Mahir adlı iki oğlu vardır. Şakir  zikirle meşgul, salih biridir. Mahir ise sarhoşun biridir. Baba ve çocukları Hasan Kalesindedirler.
İbrahim Hakkı Şakir’e: kırklardan birinin vefat ettiğini, kaleden atlarsa kırklara karışacağını söyler. Havada otuz dokuz kuş dönmektedir. Şakir ilmine rağmen terettüt eder. 
Bu sırada Mahir babasından helallik dileyerek atlar ve kırklara karışır. 
İbrahim Hakkı  Şakir’in şaşkın bakışları arasında meşhur sözlerini sözler:

Gel Hakkı sırrını eyleme zahir
Böyle bir yol tut ki olasın Mahir
Harabat ehline hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var

Benzer bir çok efsane var. İsimler de de farklılıklar var; örneğin bazı kaynaklarda Zakir ve Şakir adları, diğer bazı kaynaklarda Şakir ve Mahir olarak geçiyor. 
İsimler pek önemli değil. Bunları anlatmak kıssalar çıkarmak ayrı bir çalışma konusudur. Ancak birkaç satıra aklım takılı kaldı: Kırkların kuş olup uçmaları... 
Kuşlar bir çağrışım yaptırdı bana. Kuş tek kanatla uçar mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı da Allah’a kavuşmak için dini ve ilmi bilgilere, benzeterek söylersek iki kanada ihtiyaç olduğunu yazar. Bunun için ona  zülcenâheyn  demişler.  Daha ileri giderek,  bazı yazarlar ona zülecniha   demişlerdir: 

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri zülcenâheyn değil, zülecniha/kanatlar sahibidir. O sadece ulûm-i İslamiyede, ulûm-i meârifte değil, bütün tabiî ilimlerde; fizikte, astronomide, astrolojide ve medreselerimizin uzun bir süre ihmal ettiği hendese ve benzeri müspet ilimlerde de zirve olmuş bir şahsiyettir. Bu yüzden o “zülcenaheyn” değil “zülecniha”; kanatlar sahibi bir gönül insanıdır. “
( Hasan Kamil Yılmaz) Bakınız   (http://hasankamilyilmaz.com/)

Çift kanadın gerekliliği günümüzde de vurgulanmaktadır. Örneğin Oktay Sinanoğlu Gençlere  verdiği öğütlerde  “Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül'dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.”diyor. 
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri üç yüz yıl önce kanatlar sahibiydi. Osmanlı İmparatorluğunun gerileme devrinde olduğu düşünülürse Erzurumlu İbrahim Hazretleri daha iyi anlaşılabilir. 
Gerileme döneminde Osmanlı bilim adamları da araştırmacı kimliklerini kaybetmişlerdi. Bu konuda anlatılan  Fecr-i Şimali denen meteorolojik olay  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin farkını ortaya koyar.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli, 23. 05. 2012

Fecr-i Şimali

Prof. Dr. F. Nafiz Uzluk "Çeşitli Yönleri ile Erzurum ve Çevresi" adlı kitapta "Marifetname Nüshaları" başlıklı yazısında: "Artukoğulları'nın zengin kitaplarından Bitlis'teki Şeref Hanı Ailesi'ne intikal edenlerinin, burasının Melik Ahmet Paşa tarafından zaptından sonra, kitaplarının mezatlarda satılarak yağmaya uğradığını, İbrahim Hakkı'nın bu kütüphanelerin etrafa taşan pozitif ilimlere ait eserlerinden yararlandığını, ayrıca Erzurum'dan geçen Hintli, Afganlı Seyyahlardan pozitif ilimler tahsil eylediğini kabul etmek icabeder. Mesela, fecri şimali hadisesi vukuu bulmuş, Istanbul'daki hoca lar kıyamet kopuyor diye cami direklerine sarıldıkları halde, İbrahim Hakkı Meteorolojik olayı arkadaşları ile birlikte seyrettiklerini eserinde yazar.

İstanbul gibi, koca imparatorluğun merkezi olan, içerisinde yalnız doğulu değil, batılı fizik bilginlerinin de bulundukları bir şehirde, softaların cami direklerine sarılmaları karşısında İbrahim Hakkı'nın hiçbir telaşa, heyecana kapılmadan, kıyamet kopacağını asla hatırına getirmeden, dostları ile beraber gece yarısı sabahın tan vakti aydınlığı için fecr, şimal kutbunda vukua geldiği için fecr şimali denilen göklere ait bir olayı telaşsız, endişesiz seyretmesi ne büyük tezattır, İbrahim Hakkı'nın ne kadar büyük bir adam olduğunu göstermez mi? diyor.
Kaynak: http://www.dostyakasi.com/
*
Zamanının Gavsı ve Kutb’ül Aktabı olduğu bildirilen, âlim, mütefekkir, mutasavvıf vasıflarıyla tarihe geçen bir şahıs Erzurumlu İbrahim Hakkı.

Çağının keşif ve icatlarını yakından takip eder; hiçbir zaman yeniliklere yabancı kalmaz. Geriye dönüşü asla kabul etmeyen bir fikir ve ilim adamı hüviyetini de taşır. 
Yeniliklere olduğu kadar teslimiyet ve rızaya da taraftar olduğunu bildirir. Örneğin, Fecr-i Şimali denen meteorolojik olay sırasında İstanbul’daki hocalar, “kıyamet kopuyor” diye cami direklerine sarıldıklarında İbrahim Hakkı Hazretleri, bu olayı hiçbir telaşa, endişeye  kapılmadan arkadaşlarıyla, talebeleriyle  birlikte soğukkanlılıkla seyreder.

Ahmet F. Yüksel

22 Mayıs 2012 Salı

Harabat ehline hor bakma Şakir

Rivayet oldur ki;
Erzurumlu İbrahim Hakkı ( m. 1703-1780) Hazretleri’nin Şakir ve Mahir adlarında iki oğlu vardır.
Şakir, beş vakit namazlı abdestli bir sofudur. Gece gündüz ibadetle uğraşmakta ve adeta mescitte yatıp kalkmaktadır. Mahir ise onun tam aksine meyhaneden çıkmamaktadır. Mahir’ in bu derbeder hali Şakir’ in hiç hoşuna gitmemektedir ve az da olsa kardeşini hor görmektedir. Zaman zaman ona öğütler verip; yanlış diye düşündüğü bu yoldan onu döndürmek istemektedir. Mahir ise hiçbir zaman kardeşine kin tutmamakta ve onun bu öğütlerine saygıyla eğilmektedir. Fakat demlenmeyi bırakmamaktadır. Velhasılıkelam kendi halinde yaşayıp gitmektedir.
Zaman gelir yaş kemale erişir ve Şakir artık olgunlaştığına karar verir. Artık Kırklara karışıp erenlere yoldaş olmak istemektedir. Babasının karşısına gelip önce eğilir eteğini öper. Babası, Şakir’ in kararlı bir şekilde eğilip eteğini öptüğünü görünce anlar ki; ayrılık vakti gelmiştir. Şakir’ in gözlerine bakar.
— Baba, benim zamanım geldi. Destur verirsen artık Hasan Kalesine çıkıp Kırklara karışmak dilerim.
—Oğul bizden ayrılmak dilersin, aklınla kalbini tarttın mı?
Şakir bir an bir tereddüt yaşar fakat babasının bu sorusuna ‘evet’ diye cevap verir. Bu tereddüt sonrası babası onun henüz daha olgunlaşmadığını anlar fakat oğluna bu gerçeği söyleyemez. En iyisi onun bu durumu kendisinin tespit etmesidir.

Erenler karışmak kolay değildir ve zor bir deneyi geçmesi gerekmektedir.
Baba önde oğul arkada yola koyulurlar. Bir hayli yürüdükten sonra yolları bir meyhanenin önünden geçer. İbrahim Hakkı şöyle bir duraklar. Anlar ki oğlu Mahir içerde demlenmektedir. İçeri girerek Mahir’ e görünmeden meyhaneciye Mahir ‘ in borcu olup olmadığını sorar. Meyhanecinin var demesi üzerine Mahir’ in borcunu hemen öder. Meyhaneciye Mahir’ in borcunu kendisinin ödediğini söylememesini tembih ederek oradan ayrılır ve Şakirle beraber yola devam ederler.

Demlenmeyi bitiren Mahir artık yavaş yavaş evin yolunu tutmak üzere ayağa kalkar. Borcunu ödemek üzere meyhanecinin yanına varır fakat meyhaneci borcunun ödendiğini söyle. Mahir kim ödedi deyince meyhaneci ‘yaşlı, sakallı bir adam ödedi, benim ödediğimi söyleme diye de tembih etti, der. Mahir anlar ki; borcunu babası ödemiştir. Meyhaneciye ne tarafa gittiklerini sorar. Meyhaneci Hasan Kalesini gösterip” yanında bir de genç adam vardı. Oğluna benziyordu” der.

Mahir anlar ki kardeşi için hesap günüdür. Hiç beklemeden o da peşlerine düşer. Az gider uz giderler Hasan Kalesine varırlar. Ve sıra ayrılık vaktine gelmiştir. İbrahim Hakkı Şakir’ in bunu yapacak olgunluğa erişmediğine emindir ve oğlunun gözüne son bir defa daha bakar. Vazgeçeceğini ummaktadır, onun kendi kendine zarar vereceğinden korkmaktadır. Şakir’ in ise vazgeçmeye niyeti yoktur. Eğilir babasının eteğini öper ve
- Himmet eyle baba, der. İbrahim Hakkı biraz da üzgün bir şekilde
- Himmet çağırdığın yerde evlat, der.

Ve Şakir kırklara karışacaktır, erenlerle yoldaş olacaktır. Bunun için kaleden uçması gerekmektedir. Kollarını açar ve kalenin duvarlarından aşağı doğru ilerler; fakat ileriye gitmek yerine geriye savrulmaktadır. İbrahim Hakkı çocuğunun uçamadığına üzülür ama kaleden aşağıya düşmediğine de sevinir. Denemekten bitkin düşen Şakir büyük bir hayal kırıklığıyla olduğu yere dizleri üzerine çöker.
O anda hazır bulunan Mahir bu olaya şahit olmuştur. Kardeşinin uçamadığına üzülmektedir ve onun uçamadığı  kaleden kendi uçmak istemektedir. Ancak bunu babasına söyleyemez. İbrahim Hakkı, Mahir’ in yüzüne bakar ve yüzündeki bu ışığı görür.
— Haydi, evlat bir de senin gününü görelim.

Mahir bu selayet üzerine kalenin duvarına doğru yaklaşır;
“Ruhsat baba”, diyerek kollarını açar ve kaleden aşağı süzülmeye başlar. Tıpkı bir turna gibi kaleden süzülmektedir. Bu arada Şakir kardeşini hor gördüğünden utanmaktadır ve babası bu durumu fark etmiştir.

Mahir erenlere karışıp gözden kayıp olurken; İbrahim Hakkı da sazını eline alır ve Şakir’ e dönerek başlar sarı telden söylemeye. Görelim erenler ne söyler:

Şarabı lebinden nûş eden âşık
Ne gezer mescitte dem haneler var
Onun için bize olmaz erişik
Almış nasibini divaneler var


Kemenkeş olanın yayı sarsılır
Erenler kılıcı arştan asılır
Koç yiğit meydanda basar basılır
Gör niçe dünyada merdaneler var


Âşık olan aşk oduna alışır
Sadık olan erenlere karışır
Çıkar meyhaneden gelir ulaşır
Hak’ka vasıl olmuş divaneler var


Gel Hakkı sırrını eyleme zahir
Böyle bir yol tut ki olasın Mahir
Harabat ehline hor bakma Şakir
Defineye malik viraneler var

Erzurumlu İbrahim Hakkı


 “Marifetname” adlı eserin yazarı Erzurumlu, âlim İbrahim Hakkı Hazretleri gençliğinde evlenmeyi düşünmüyormuş, ibadetini aksatacağı düşüncesiyle. Her gün sabah namazını eda ettikten sonra mezarlığa gider, anne ve babasının mezarı başında Kur’an okurmuş. Yine bir kış günü sabah namazından sonra elinde Kur’anı yola düşmüş. Giderken karşısına bir sarhoş çıkmış.

“Ey İbrahim Hakkı! Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.
 “Anne-babamın mezarına gidiyorum. Kur’an okuyacağım” demiş.
Sarhoş, kendi anne-babası için de okumasını istemiş. İbrahim Hakkı Hazretleri, sonra okumak için söz verdiyse de sarhoşu ikna edememiş.
“Ben oturmadan Kur’an-ı Kerim okuyamam, söz veriyorum eve gidince okuyacağım” demiş. Ama sarhoş laf anlamıyor. Yatmış çamurun içine,
“Üzerime otur, oku öyleyse. Ben şimdi okumanı istiyorum” demiş.
 Âlim, bakmış kurtuluş yolu yok, oturmuş, okumuş ve sarhoşun anne-babasının ruhuna bağışlamış.

Mezarlıktan evine dönünce kendi kendisine,
 “Bir sarhoş bile anne-babasının arkasından okutturuyor. Ben de evleneyim, benim de arkamdan okuyan çocuklarım olsun” diye düşünmüş.
Neticede evlenmiş. Çocukları olmuş. Bunlardan birisi Zâkir, çok ibadet eder, babasının peşinden ayrılmazmış. Birisi de, Şâkir, sürekli içermiş.

İbrahim Hakkı Hazretleri, hiç şikayet etmeden her gün meyhaneye gider, Şâkir’in içki borcunu öder, yıllar önce çamurun içine yatıp, Kur’an okutturan sarhoşu hatırlarmış,
 “Belki de ona güldüm, kınadım, o yüzden bu evladım sarhoş oldu” diye iç geçirirmiş.

Diğer, dindar olan oğul Zâkir ise, sürekli zikir meclislerinde, babasının peşinde dolanır, “Baba bana Kırkları göster” diye yalvarırmış. Babası, “Zamanı var” dermiş, her seferinde.

Yine bir gün babası dağa doğru tırmanıyormuş, Zâkir de peşinde... Şâkir de takılmış peşlerine. Dağın zirvesine kadar çıkmışlar. Kayalıkların içinden beyaz güvercinler uçmaya başlamış. Babası “Say” demiş.

 “Bir, iki,...,..., otuz sekiz otuz dokuz. Baba, hani kırkıncı uçmadı” demiş.
Babası,”Atla, kırkıncı da sen ol” demiş.
Zâkir, “acaba mı, recep ağa mı?” derken atlayamamış.
Babası Şâkir’e dönmüş,
”Sen atla” demiş. Şâkir düşünmeden atlamış, ak bir güvercin olmuş, Kırklara karışmış, o gündür bu gündür uçarmış.
İsteyen inanır, istemeyen inanmaz. Ama alınacak dersler çok… küçük görmemek, teslimiyet, sabır gibi, “Kimde ne var, kimse bilmez” diye söyleyen ne güzel söylemiş.

20 Mayıs 2012 Pazar

Aydınları göreve çağırıyorum. / Sabahattin Gencal

Bugün 20 Mayıs 2012. Düşünüyorum...
 “19 Mayıs’ın coşkusundan geriye ne kaldı?”diye düşünüyorum.
Düşünce özgürlüğümüze diyecek yok. Düşün düşünebildiğin kadar. Ama düşündüklerini nasıl ifade edebileceğini ayrıca düşünmelisin. Suya sabuna dokunmadan, iktidarlara ve bazı gruplara çatmadan ifade etmek gerek. Aksi takdirde huzurun kaçar.
Huzurumuzun kaçmayacağı bir yazı kaleme almak öyle kolay olmasa gerek.
Gelin işi kolaylaştıralım, etliye sütlüye karışmadan, karıştırmadan bir iki kelam edelim:

Günümüzde iktidara sahip olanların Atatürk ilke ve inkılaplarını etkisizleşmeye ve Türkiye Cumhuriyetini dönüştürmeye çalıştıklarını siyasi parti sözcülerinden ve bazı köşe yazarlarından dinliyoruz, okuyoruz.  Bu söylenenlere, yazılanlara inanmak istemiyorum. Emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin Atatürk düşüncesini silmeye çalışmaları anlaşılabilir; ama iktidardakilerin ve onlara destek verir gözükenlerin  böyle bir hataya düşübileceklerine inanamıyorum.
“İnanmıyorum” diyerek yan gelip yatmak elbette doğru olmaz. Atatürkçü düşüncenin önemini vurgulamak gerekir. Bunu yapamadığım için üzgünüm. “1981’de Milliyet Karacan Armağanında mansiyon alan “ Atatürkçü Düşünce Denemesi” adlı eserimizi hala bastıramadık. “Yüzlerce eser basılıyor da ne oluyor?.”demeyelim. En azından, elimizden geldiğince görevimizi yapmış olur ve bu derece vicdan azabı duymazdık. Gerçekten azap duyuyorum. Yanlış anlaşılmasın halkımızın Atatürkçülüğü bilmemesinden değil sadece. İsminin önüne büyük büyük sıfatlar eklenmiş kişilerin Atatürkçülüğü kavrayamaması, benimseyemesi; ya da yanlış kavraması ister istemez üzüyor insanı.

Üzülmek neye yarar? Hiçbir şeye yaramaz. Bunu bile bile, üzgün üzgün bütün gazeteleri taradım. Köşe yazılarını okudum. Bağlantı kurduğum bu yazılara göz gezdirirseniz bir kere daha anlayacaksınız ki: İktidara sahip olanların Atatürkçü düşünceye karşı oldukları imajı yaygındır.  Her şeyden önce bu yanlış imajın, bu imaja sebep olanlar tarafından düzeltilmesi gerekir. Oy kaygısı ya da başka düşüncelerle bu sağlıksız durumun sürmesine izin vermek olumsuzluklara sebep olabilir.

Bu arada başta Üniversite öğretim görevlileri olmak üzere, bütün aydınları göreve çağırıyorum. Atatürkçü düşünceyi şimdi açıklamazsanız ne zaman açıklayacaksınız?  Akılcı düşünceyi, aydınlığı şimdi savunmazsanız    ne zaman savunacaksınız?

Özetle Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu durum ve genel manzara iç açıcı değil.
Herkes elini taşın altına koysun ki bu  olumsuzlukları hep beraber aşalım. İktidar, muhalefet demeden, şucu bucu demeden birlik olalım ki özgürlüğümüzü, her bakımdan bağımsızlığımızı koruyup mutlu olalım. Mutluluğu hak edelim.
Mutluluk hepimizin  hakkı.

Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 20. 05. 2012
Bakınız
22. 05. 2012 tarihli gazetelerden...

20. 05. 2012 tarihli gazetelerden...
---------------------------------------------------------------------------------
---------------------------------------------------------------------------------

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini Tanıma

Merhaba Değerli Okurum,
Ben emekli öğretmen Sabahattin Gencal.

Adını hatırlayamadığım bir yazar mealen “Öğretmenler öğretirken öğrenen ulvi cahillerdir.” diyor.
Ben, 18. yüzyılda yaşamış büyük Türk – İslam düşünürlerinden biri olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini tanımak istiyorum. Bütün yönleriyle Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı tanıyabilmem için önce okurlara tanıtmalıyım onu. “Tanımadan nasıl tanıtacaksınız.” demeyelim. Önce tanımalı, sonra tanıtmalı, ya da … Kafamız karışmasın, fazla da irdelemeyelim; çünkü zaten insanı tam olarak tanıyamayız ki
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini tam olarak tanıyamazsak da bazı kodlar edinebiliriz.

“Atatürk Üniversitesi tarafından düzenlenen, "Bütün Yönleriyle Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Sempozyumu"na katılmak üzere Erzurum'a gelen  Sağlık Bakanı Yardımcısı Agah Kafkas, mütefekkir İbrahim Hakkı Hazretlerinin asrın doruk noktası olduğunu belirterek,
"İbrahim Hakkı Hazretlerinden insan olmanın kodlarını çözüyoruz. Gençler olarak bu noktayı iyi yakalamış olmamız gerekiyor" dedi, (http://www.haber7.com/)

Kod çözmek öyle kolay mı? Hazır kodları bile tam yazabiliyor muyuz?
İnternette blog yazma çalışmalarında kodlarla karşılaştım. Kodun bir işaretini unuttun mu istenilen yazı ve şekil çıkmıyor. Bütün çalışmalarınız boşa gidiyor.

Bu çalışmamızda da bir kodu yazmayı unutursak bütün zamanımız ve emeğimiz boşa gider. Boşa giden sadece emek ve zaman olsa neyse; bir de kodu yanlış yazar da hiç istenmeyen durumlarla karşılaşırsak ne olur ?  Allah böyle yanlışlıklardan korusun..

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri İrfaniye adlı eserinde şunları söylemektedir:

Ömrümün hasılı ruhum gibidir işbu kitap
Korkum odur ben ölem cahil hayvan'a düşe
İzzetin hakkı için sakla bunu sen ya Rab
Hayır ile sahibin yad eden ihvana düşe.

Bu dua, O’nun tüm eserleri için, hatta tüm eserler için  geçerlidir kuşkusuz.

Bu duayı yazmayı gereğini niçin duydum? İbrahim Hakkı Hazretlerinin eserlerini eline alan cahiller, daha doğrusu yarı cahiller tamamen ters yorumlar, kamuya zarar veren yorumlar yapmaktadırlar. Belki de bunun için, açık deyişle istismarların önüne geçmek için  bazı resmi kurumlarımız da, hatta Bakanlık da  İbrahim Hakkı Hazretlerinin eserlerini yayınlarken bazı bölümleri atlamaktadır.Bakınız: http://forum.donanimhaber.com    Tabii, bu da ayrı bir yanlış; iyi niyetli de olsa affedilemeyecek bir yanlış. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin de kınadığı bir yanlış.

İnternet ortamında yayınlanan alıntılar,  tam olmadıkları için de yanlış anlamlara neden olabilirler. İnşallah böyle yanlış anlamalara neden olmayız.

Şu hususu da belirtelim ki; yazılması gereken bir çok önemli konuyu bilmeden, ya da imkansızlıktan ötürü atlayabiliriz. Zannedilmesin ki biz de bazı kurumlar gibi  Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine sansür uyguladık. Haşa, haddimize mi düştü. Zaten biz, okuyucunun ilgisini çekmeye çalışmaktan öte fazla bir şey yazacak durumda değiliz.
Aslında bazı konulara ilgi çekmek daha önemli gibi. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin başlıca amacı da bu değil miydi? O, eserlerinde iman konularına, evrenimizi, kendimizi ve Allah’ı tanıma konularına ilgi çekmiyor muydu.? Bu ilgi, bu merak olmasa Erzurumlu İbrahim Hakkı hala okunur muydu? Neyse ilginize ve bilginize diyerek yazmaya  başlayalım.

Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 20. 05. 2012