29 Nisan 2012 Pazar

Bir fotoğrafın kısa öyküsü ya da "olduğu gibi görünmek" / Sabahattin Gencal


Ya olduğun gibi görün
Ya göründüğün gibi ol
Hz. Mevlana
2000'den 2012'ye Sabahattin Gencal

          Hz. Mevlana'nın "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol." sözünü bir yaşam ilkesi olarak kabul ettim. Bugüne dek bu ilkeden bilerek sapmadım. Ancak farkında olmaksızın bu ilkeye aykırı davranmış olabilirim. 
          Durup dururken bu da nereden çıktı diyenler olabilir; onun için bir açıklama yapmayı gerekli gördüm. Aslında pek de gerekli değildi; ancak açıklamazsam içim rahat etmeyecekti.
          14 Nisan 2012 günü, torunumu,  çıktıkları okul gezisi için uğurlamaya gittim. Uğurlama alanında beni gören torunumun arkadaşlarından biri, babasına: "İşte, sana internette fotoğrafını gösterdiğim arkadaşımın dedesi."dedi. Baba da bana bakarak  sözde şaka ile karışık, "İnternete, genç, yakışıklı fotoğrafını koydu." dedi. Şimdi ne oldu?...
          Zannedilmesin ki bu gafa alındım. Hayır. Benim yakışıklı olup olmama kompleksim olmadı hiç. Yaşlanma kompleksim de olmadı. Yetmişine merdiven dayamış biri olarak böyle düşünmem; hatta bunu yazmam bile doğru olmaz. O halde niye yazdım? 
          Şunun için yazdım: Hani, dedik ya "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." sözünü ilke kabul ettik. Madem öyle, niye eski fotoğrafi, açık deyişle 2000'de çektirdiğim bir fotoğrafı kullanıyorum.  Bir ara not yazayım, ihtiyarlıktan olacak fotoğraf tarihlerini tam olarak hatırlamıyorum.Yukarıda sıralanan fotoğrafları sırasıyla  2000'de, 2004'te, 2008'de çektirmiş olabilirim. En son fotoğrafı dün çektirdim.( 28. 04. 2012) Torunuma dedim ki, "Fotoğrafımı güzel güzel çek." Lise birinci sınıfta okuyan torunum " Portre çekemiyorum." dediyse de yine bir fotoğrafımı çekti. İnternette yayınlayacağım yazılarımda artık bu fotoğrafı kullanacağım.
          Yani, ne yapmış olduk? Fotoğrafı da güncelledik ki  kimseyi yanıltmış olmayalım. 
          Hem fotoğrafın öyküsünü yazmış oldum,  hem Hz. Mevlana'nın sözünü yineledik, hem de güncellemenin önemine değindik. Yani bir taşla bir kaç kuş vurmaya çalıştık. 
          Biz ihtiyarlar fazlaca çağrışım yapıyoruz. Aklıma taa, ilkokulda okuduğumuz bir metin geldi. Bir dalda bulunan üç kuşa bir taş atarak bir kuşu vurduk, dalda kaç kuş kaldı? Böyle bir soru işte. Kuşların sayısı aklımda değil ya üç yazıverdim. 
           "Bütün kuşları kaçırdın, dalda kuş kalmadı. Yazı da da bir anlam kalmadı, falan filan... "denmez inşallah. 
          Aslını ararsanız, bu konu böyle, sohbet gibi lakırtılarla geçiştirilecek bir konu değil. Bu konu üzerinde makale yazmalıydık. Gerçekten de internet aleminde "Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol." ilkesi uygulansa ne iyi olurdu. Şimdi bazıları içinden diyor ki" İnternet alemiymiş, güncel hayatımızda da bu ilke hiç uygulanmıyor. Bu ilkeyi uygulayanlar bir köşeye çekilmeye mahküm oluyor. O bazıları da haklı, sen de haklısın...
           Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli, 29. 04. 2012
________________________________________________________________
Fotoğrafım-
Not: Zihni kardeşimiz, yorumunda "Zaman ve Biz" başlıklı yazısına bağlantı yaptı.Ancak bağlantı oluşmadı. Onun için sözü edilen  yararlı, anlaşılır biçimde ve özenle yazılan bu yazıyı okumanızı tavsiye ediyoruz:  

28 Nisan 2012 Cumartesi

Hint Atasözü


Sağlık gibi dost,
           hastalık gibi düşman,
                  çocuk sevgisi gibi sevgi,
        açlık gibi acı
               yoktur.
Hint Atasözü

25 Nisan 2012 Çarşamba

Demokrasi / Sabahattin Gencal


      Demokrasi, devletini kuran toplumun kendi özgür iradesiyle seçtiği temsilcileri vasıtasıyla, kendini kendi bünyesine uygun olarak yönetmesidir.
      Siyasi, mali, hukuki, kültürel  vb. bakımlarından tam bağımsız olmayan toplumlarda gerçek demokrasi olamaz. Tam bağımsız olmayan devletler biçimsel demokrasi ile avutulmakta ve her bakımdan geri bırakılmaktadır.
      Toplumun bilinçli ve özgür iradesi, toplumun meclisine yansımadığı zaman da gerçek demokrasi olamaz. Gerçek demokrasi için gereken yasal düzenlemelerin yapılabilmesi için herkes üzerine düşen görevleri yapmalıdır.
      Toplumun bünyesi insan bünyesine benzetilebilir. Kâinatın fihristi olan insanın nasıl ki beyni, kalbi, gönlü, ciğerleri, gözleri, elleri, ayakları  vb. hayati organları varsa devletin de yasama, yargı ve yürütme organları vardır. Toplumun okulları, medyası, fabrikaları  vardır. Toplumun işçisi, köylüsü, askerleri, öğretmenleri, memurları vb. görevlileri vardır. Benzetmeleri ileri götürerek neyin neye benzediğini söylemeye gerek yok. Birbirlerinden önemli olan, birbirlerine bağımlı olan bütün organlar, unsurlar uyum içinde olmalıdır.
     Toplum canlı bir insan organizması gibidir. Birey yapı taşı değil, duvarda bir tuğla değil organizmada bir hücredir. Nasıl ki insan vücudundaki hücreler uzmanlaşmıştır. Toplumun organları, unsurları da uzmanlaşmalıdır. Açık deyişle her kademede objektif olarak liyakat sistemi uygulanmalıdır. Aksi takdirde ayaklar baş, başlar da ayak olur. Toplum kör, sağır ve dilsiz olur. Demokrasi de toplum da çöker.
    Toplumlar demokrasilerinin  gelişmesi ölçüsünde kalkınırlar, demokrasilerinin gelişmesi ölçüsünde huzurlu ve mutlu olurlar.
     Toplum için, demokrasi için kısaca bireylerin ve toplumun devamlı mutluluğu için herkes üzerine düşen görevleri hakkıyla yapmalıdır.
    Sabahattin Gencal, İzmit. 29. 07. 2009


23 Nisan 2012 Pazartesi

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun / Sabahattin Gencal

Bir millet, varlığı ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddî güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. 
Millî hayatımız, tarihimiz ve son devirde idare tarzımız, buna pek güzel delildir. Bu sebeple teşkilâtımızda millî güçlerin etken ve millî iradenin hâkim olması esası kabul edilmiştir. 
Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî egemenlik... 
Mustafa Kemal, 1920 (Nutuk III, S. 1185)
Konunun orjinal içeriğini okumak için tıklayın: http://www.webilgi.com/  

***
"Huzurlu toplum, güvenli toplum, insan kişiliğine saygılı toplum, tam ulusal egemenlikle sağlanır. 

 Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması, ancak ve ancak tam ve kesin anlamı ile ulusal egemenliğin sağlanması ile devamlılık kazanır. 
Bundan dolayı, hürriyetin de eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir."
 (1 Kasım 1922, M.K. Atatürk, TBMM açılış konuşmasından)
***


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin resmî tatil günlerinden ve ulusal bayramlarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiştir.
Bu bayram, TBMM'nin açılışının birinci yılında kutlanmaya başlanan 23 Nisan Millî Bayramı ve 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla, önce 1 Kasım olarak kabul edilen, sonra 1935'te 23 Nisan Millî Bayramı'yla birleştirilen Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ile Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin 1927'de ilan ettiği ve ilki Atatürk'ün himayesinde düzenlenen 23 Nisan Çocuk Bayramı'nın kendiliğinden birleşmesiyle oluştu.
1980 darbesi döneminde Milli Güvenlik Konseyi, bu bayrama resmî olarak "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" adını verdi.

Hakimiyet-i Milliye Bayramı (önceleri 1 Kasım, sonra 23 Nisan), saltanatın kaldırılışının ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM'nin açılışının egemenliği padişahtan alıp halka vermesini kutlamak amacını taşırken, Çocuk Bayramı savaş sırasında yetim ve öksüz kalan yoksul çocukların bir bahar şenliği ortamında sevindirmek amacını taşımaktaydı.
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, UNESCO'nun 1979'u Çocuk Yılı olarak duyurmasının ardından, TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatarak, bayramı uluslararası düzeye taşımıştır.
Günümüzde bayrama bir çok ülkeden çocuklar katılmakta, çeşitli gösteriler hazırlanmakta, okullarda törenler ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Ayrıca 1933'te Atatürk'le başlayan çocukları makama kabul etme geleneği günümüzde çocukların kısa süreliğine devlet kurumlarının başındaki memurların yerine geçmesi şeklinde devam etmektedir.
***
Ayrıca bakınız

18 Nisan 2012 Çarşamba

İbret almak / Mehmet Akif Ersoy




"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy





17 Nisan 2012 Salı

Sanat / Sabahattin Gencal

Sanat
         Sanat güzellik duygusunu, güzellik biçimi, biçim ritmi, ritim ahengi çağrıştırır. Açık deyişle sanat güzellik duygusunu uyandırır, canlandırır.
Canlanan Duygu Hanım biçimi görür, ritmi duyarsa gönül kapıları açılır. Gönül güzel duygularla dolarsa, Duygu Hanımın dili açılır; yeni sanat ürünleri doğar. Yani sanat sanatı doğurur. Doğum olunca beyin de parıldar. Beyin parıldayınca aydınlatma da başlar.
          Duygu Hanımın kör, sağır ve dilsiz olması üzüntü verir. Duygu Hanımın baskı altında yaşaması, uyuması istenmeyen bir durumdur. Ya Duygu hanımın ölmesi?
          Duygularımızı dengeli olarak besleyelim. Gözümüzü dört açalım, kulaklarımızı eğitelim. Başka deyişle sanata önem verelim.
         Sanata önem vermeyen kişilerin, toplumların geleceği yoktur.

          Sabahattin Gencal, 26. 12. 2008                   
*

Yaşamak Bir Sanattır

        Bugün, (2012) 17 Nisan Salı.  Bugün yeni bir gün. Öyle derlermiş; her gün yeni bir günmüş. Varsa kaygıları, üzüntüleri  düne bırakarak yeni güne yepyeni biri olarak; kuş gibi hafiflemiş, umutla, neşeleyle dolu biri olarak başlamalıymışız.
        -miş’li geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü  bu güzel öğütleri kimlerin, niçin verdiklerini unuttum gitti.
Uzun zamandan beri unutkanlık var bende. Hatta bunun için doktora da gitmiştim. Doktor “Şimdiki gençlerde de unutkanlık var.” demişti bana. Ben de  beni başkalarıyla kıyaslamamasını, eski bene göre unutkanlığımı ele almasını söylemiştim. Gerçekten eskiden başkaymışım. Yanlış anlaşılmasın, bu konuda başkaymışım demek istiyorum. Bir kere çok okurdum. Okuduklarımı da kolay kolay unutmazdım. Bunu bir meziyet gibi söylemiyorum. Tam aksine,  gençlere benim gibi olmamalarını öğütlüyorum: “Sistemli okuyunuz. Okuduklarınızı ezberlemeyin, özümseyin. “
        Kaçıncı defa yazdığımı hatırlamadan yazmaya devam ediyorum.
“Güneş altında söylenmedik söz yoktur.” der bir yazar. Doğru gibi bir söz.  Okuduklarım yazmamı, hatta konuşmamı öyle engelledi ki sormayın.
Bir şey yazacak oluyorum, ya da bir şey söyleyecek oluyorum  tam o sırada aklıma geliyor, falan düşünür, falan yazar da böyle düşünüyor.  Eee, gel de yaz, gel de söyle. O kişinin ismini anmazsam sanki düşünce aşırıyormuşum gibime geliyor. Anınca da olmuyor.
        Bir anımı tekrarlayayım. 1979’da TODAİE’de Lisans üstü programı giriş sınavlarında Türkiye’nin enerji politikalarını sormuşlardı bana. Falan Prof’a göre şöyle, filan Profa göre böyle, falan bakana göre öyle…vb. anlatıyorum. Komisyon ağızları  açık dinliyor. Sözüm bitmemişti ki bir profesör:” Peki, sen ne düşünüyorsun.” Demesin mi. İşte o an, dersimi aldığım an olmuştu.
“Dersimi aldım.” dediğime bakmayın. Lisans üstü programından sonra, başka bir fakülte daha bitirdim. Yani referanslar çoğaldı.
        Sizlere bir şeyler anlatmak istiyorum; ama anlatamıyorum. Ta başa döneyim. Gençliğimde bir kitapta okumuştum. Arılar bir damla bal için bin bir çiçeğe konar. Bir damla bal yerine bu bin bir çiçeği ortaya koysalar ne olur? Ya, gördünüz mü? Ben bal yapamıyormuşum. Doğrusu bu. Bunun dışında tüm söylediklerimiz bahane.

        Yaşlanınca konduğumuz çiçekleri unuttuk. Artık, “o dedi, bu dedi.” diyecek durumda değiliz. Sözleri de doğru dürüst hatırlamaz olduk. Kendi kendime “Bal ürettiğimi söyleyemezsem de, söylediklerimin bana ait olduğunu söyleyebilirim.” dedim.
        Unutuyoruz; ama unuttuklarımızı hatırlatacak materyaller var. Hele internet. Bir tıkla her şeyi hatırlatıyor insana. Onun için ne yaptım biliyor musunuz? Yazarken tamamen kendimle baş başa kalmaya karar verdim. Kütüphanemde 30’dan çok sözlük çeşidi var. Onları da dolaplarında hapsettim. Yaptığımı bir marifet gibi anlatmam da doğru değil. Gençler yanlış anlarsa vebal altında kalırım. Benimkisi bir kötü yazma hastalığından kurtulma çaresidir sadece.
        Bu anlattığım iki sene önceydi. Kendi kendime “Kültür, her şeyi unuttuktan sonra akla kalandır.”dedim ve ara ara yazmaya başladım. “Temel Kavramlar” başlığı altında yayınladığım yazılar işte böyle yazıldı.
Bir şey daha söyleyeyim mi? Aslında Damla’da hep böylesine yazılar yazacaktım. Derlemeler yapmayacak, köprüler, bağlantılar kurmayacaktım; ama yapamadım. Büyük bir sorumluluk duydum. Damla’yı her gün 400 - 500 kişi okuyor. Okuyuculara da faydalı olmalı  değil mi?
Ya, ben bu yazıyı niçin yazdım?
        Ben, her sabah namazından sonra internet dünyasına girerim. Bu gazete, şu dergi, o blog derken zamanımı öldürürüm. Bu arada yararlı bulduklarımı paylaşırım. Arada özel derlemeler de yaparım. Hep böyle.. Yazıya “her gün yeni gündür.”deyişiyle başladım. “Her gün böyle.” derken çelişkiye düştüm. Bu çelişkiyi nasıl düzelteyim? Yeni günün önceki günlerden farklı yanlarını keşfetmeye çalışanlar mutlu olur. Nasıl bir söz; filozof gibi söyledik değil mi? İnsan öyle düşünüp dururken değil yazarken yeni şeyler bulabilir. Bu da veciz bir söz gibi oldu.

        Yine uzattık. Kim demiş, “ Zamanım yoktu, uzun yazdım.” Benim zamanım yok değil, buna rağman kısa ve öz yazamadım. Bu yazıyı niçin kaleme aldığımı dahi anlatmayı beceremedim.
        Biliyorsunuzdur. 15 Nisan Dünya sanat günü, Belki de bilmiyorsunuzdur. Öyle ya Dünya sanat Günü ilk kez kutlanıyor.  2011’in Nisan ayınında Guadalajara/Meksika’da gerçekleşen IAA/International Associations of Art Genel Kurul Toplantısı’nda   UPSD/Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği adına Bedri Baykam’ın önerisi üzerine, Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın ‘Dünya Sanat Günü / World Art Day’ (WAD) olarak saptanması, oybirliği ile kabul edilmişti.
        Gazetelerden Cumhurbaşkanının mesajını, Kültür ve Turizm Banının ve diğer kişilerin mesajlarını okudum. Bunları, her zamanki gibi okuyucuya kolaylık olsun diye yazıp paylaşacaktım, ama yazamadım. Sanat üzerine bir yazı yazacaktım.Yine yazamadım. Kendimi zorlasam yazardım belki; ama ne olurdu? Sipariş bir yazı gibi olurdu. Onun için önceden yazdığım bir yazıyı servise koydum. Yukarıda yayınladığım yazı, kendimle baş başa iken yazdığım yazılardan biri.
        Bu arada, yine dayanamayıp köprüler de kurdum. Bu sabah okuduklarımı köprülerden / bağlantılardan geçerek okuyabilirsiniz.
        Okumak bir sanattır. Okuduklarımızı değerlendirmek bir sanattır. Düşünmek bir sanattır. Yazmak bir sanattır. Yaşamak bir sanattır.
        Sabahattin Gencal, Başiskele – Kocaeli, 17. 04. 2012 
-----------------------------------------------

Cumhurbaşkanı Gül, Dünya Sanat Günü mesajı yayınladı,http://www.hurriyet.com.tr/

Dünya Sanat Günü nedeniyle Cumhurbaşkanlığı'nda resepsiyon

''Dünya Sanat Günü'' açılışı, http://www.stargazete.com/

Dünya sanat günü kutlandı,http://www.beyazgazete.com/


Dünya Sanat Günü, Alaettin Karaer

Leonardo da Vinci, Vikipedi, özgür ansiklopedi


16 Nisan 2012 Pazartesi

Hilye-i Şerif


Dünyanın en büyük Hilye-i Şerifi
*
ŞEMAİL
Ne uzun ne kısa kararında boy
Soyu İbrahim'den, ne asil bir soy
Saçları hoş, siyah, dalgalı bir koy
Kemâlini giydir beni benden soy
Varlığın ma'şuku cemâlin göster
Bu kul varlığından soyunmak ister

Güneş pervanesi o güzel yüzün
Nûrundan ışığı vardır gündüzün
Solmaz bir gül rengin ne kış, ne güzün
Tecellî ediyor yüzünde özün
Hasretim, yanarım yüzünü göster
Kölen bu devletle avunmak ister

Simsiyah gözlerin âhu misalin
Daim Hakk'a bakar, her an visalin
Beyazı ölçüsü gözde kemâlin
Kaşların sûreti gökte hilâlin
Râzıyım rüyada yüzünü göster
Âşık ma'şukuna can sunmak ister

Omuzlar yapılı düzgün el ayak
Boynu güzel, düzgün, gümüşten berrak
Göğsünden inen kıl zarif bir yaprak
Benden mutlu sana sarılan toprak
Azatlık istemem cemâlin göster
Elim ellerine dokunmak ister

Bir tutam sakalın birkaçı beyaz
Göbeksiz vücûdun serin kış ve yaz
Canımı yoluna kurban etsem az
Dostlar defterine köleni de yaz
Açıver kapını yüzünü göster
Gönül hasretinden yakınmak ister

Duyular mükemmel, dişleri inci
Kokusuna tutkun yaşlısı genci
Yürürken koşmadan olur birinci
Kapına gelmiş bir garip dilenci
Açıver ne olur yüzünü göster
Garip ayağına kapanmak ister

Yukardan aşağı heybetle iniş
Yürüyüşünde var hep bu görünüş
Adetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasip olsun hayırlı bir düş
Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Nübüvvet mührünün sırtında yeri
Mühürlemiş Rabbim eşsiz değeri
Görmesinde eşit ön ile geri
İpek mi, hayat mı, bu nasıl deri
Bir dokunabilsem, yüzünü göster
Kölen seyre dalıp bir kanmak ister

Seni ilk görenler korku çekermiş
Sonradan alışır hemen severmiş
Benzerini asla görmedim dermiş
Erenler yolundan giderek ermiş
Benzeri bulunmaz yüzünü göster
Gönüller nûrunla yıkanmak ister

Peygamber mümine kendinden yakın
Bu büyük bir lutfu Cenâb-ı Hakk'ın
Eşleri annemiz, unutma sakın
Ehl-i Beyt'e karşı edebi takın
Sevgilim, Efendim yüzünü göster
Rûh onun rengiyle boyanmak ister

Zâtının nûrundan vermiş sana can
Hılkate rûhunla başlamış Rahman
Yusuf'ta yok sende olan hüsnüân
Ahlâkındır senin mûcize Kur'an
Alemlere rahmet cemâlin göster
Kölen rahmetine sığınmak ister

Ümmetin üstüne titreyen sensin
Müjdeci, uyaran, gel diyen sensin
Kulunu Allah'a sevdiren sensin
Geceyi gündüze çeviren sensin
Ey Hakk'ın şahidi yüzünü göster
Kul şehâdetinle tanınmak ister

Allah'ı, cenneti umanlar için
En güzel örneksin uyanlar için
Kalbini zikirle yuyanlar için
Hakk'ın yeminini duyanlar için
Ey en güzel örnek yüzünü göster
Fakir bu zîneti takınmak ister

Hakk'ın halîlisin, habîbi sensin
Gönüllerin eşsiz tabîbi sensin
En güzel hutbenin hatîbi sensin
Ümmetin en büyük nasîbi sensin
Aşkımın Leylâsı yüzünü göster
Mecnun seni gözden sakınmak ister

En güzel, en üstün ahlâk senindir
Cömertlikte kemâl elhak senindir
Şefâatte en son durak senindir
Mi'rac senin, Refref, Burak senindir
Sen gördün, bize de cemâlin göster
Pervane şem'ine hep yanmak ister

                Prof. Dr. Hayrettin Karaman
*

Hz. Muhammed'in  Hilyesi
İslam inancı, putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah'ın resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslam Peygamberini hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren şekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek bağlanmasına vesile olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir iman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.
"Süs, ziynet" manasının yani sıra "hilkat, suret, sıfat" manalarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevî terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mahiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet nişanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl. 1110/1698) eliyle levha şeklinde yazılmış bulunduğu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye şeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman'ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araştırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirlenişi, bu kanaatin doğruluk payını artırmaktadır. Devamı
*

İstanbul Antik A.Ş.’nin düzenlediği Uluslararası Hilye-i Şerif Yarışması’nın ödül töreni Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlendi. Devamı

*
Prof. Dr. Hayrettin Karaman: "O'nun isminden bîhaber gönül, zinetsiz bir ev gibidir!"
Hilyenin lugat mânâsı süs. Efendimiz'in hatırası gerçekten gönüllerimizin zînetidir. Efendimiz'in hatırasından, isminden, zikrinden bîhaber olan gönül zînetsiz, çıplak bir ev gibi, meyvesiz bir ağaç gibidir. Süstür. Zîneti neden kullanırız? Bize yakışır, bizi güzelleştirir, güzelliğimizi belirgin hâle getirir. Bu ümmet, Peygamberimiz'den bahseden bir metni kendini güzelleştiren bir zînet olarak görmüş. Bu çok heyecan verici. Onun için de buna hilye denmiş. Diğer adı da şemaildir. Şemail de Peygamberimiz'in fizikî özelliklerini anlatan türdür. Birçok evde Şemail-i Şerif levhaları vardır. Prof. Dr. Hayrettin Karaman ile konuşan Yüsra Mesude Arslan
Ropörtajın tamamını okumak iç.in tıklayınız.
*
Ayrıca bakınız:

15 Nisan 2012 Pazar

Kutlu Doğum Haftası 2012 Etkinliklerinden

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen Kutlu Doğum Haftası 2012 etkinliği, Sinan Erdem Spor Salonu'nda yapıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, burada birer konuşma yaptı. Devamı

*
Erdoğan, program boyunca pek çok kez zikredildiği üzere, ilahi mesajın "inananlar ancak kardeştir" olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Hz. Peygamber S.A.V şöyle buyuruyor; ’Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımsız bırakmaz. Onu tahkir etmez’. Üç defa kalbine işaret ederek, ’Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru Müslümana haramdır’. Bu son derece sade, basit ve anlaşılır ifadeler esasen hayatımızın ve münasebetlerimizin temelini oluşturan ilkelerdir. Bu ilkeleri anlamış, bu ilkeleri özümsemiş, bu ilkelere kalbinde yer açmış bir topluluk her alanda anlaşmazlıkları çözmüş, husumetleri ortadan kaldırmış, huzuru elde etmiş bir topluluktur." Devam
*
Kılıçdaroğlu, amacının birilerini sorgulamak olmadığını kaydederek, şöyle devam etti:
"Ben bir siyasetçiyim ve ahlak bunalımının bir toplumu nerelere savurabileceğini biliyorum. Hepimiz her gün inanılmaz olaylara şahit oluyoruz. Aziz milletimizin yüzyıllar boyunca özümsediği, içselleştirdiği Peygamber ahlakından uzaklaşarak, din adına, dindarlık adına ne yaparsak yapalım sonuç hüsran olacaktır. Çünkü uzaklaştığımız o ahlakın yerine ikame edebileceğimiz hiçbir şeyimiz yok. Hiçbir siyaset, hiçbir ideoloji, hiçbir sosyal program o boşluğu dolduramaz. Laik bir ülke olan Türkiye’de isteyen istediği hayat tarzını seçer ve yaşar. Şurası bir gerçektir ki, bunların hiçbiri ahlaktan soyutlanmış sözde dindarlık kadar toplumsal dokumuzu tahrip edemez. Aziz kardeşlerim, ahlakla siyaseti, ahlakla ticareti, ahlakla makam, mevki ve serveti takas etmeye başlamışsak, helak olmuş kavimlerin yoluna girmiş oluruz." Devam
*
İslam kardeşliğinin, evrensel insanlık kardeşliğinin modern zamanlarda ortaya çıkan, sadece insanı merkeze alan hümanizmden farklı olduğunu vurgulayan  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez  Latince "İnsan, insanın kurdudur" sözünü anımsatarak, "Benim sözünü ettiğim Muhammed Mustafa'nın insanlığa armağan ettiği evrensel insanlık kardeşliği anlayışına göre, insan insanın kurdu değil, yurdudur, umududur, sığınağıdır, velisidir, dostudur. Bu anlayışa göre, İslam'ın ve İslam irfan geleneğinin insanlığa armağan ettiği evrensel insanlık kardeşliği anlayışına göre, yeryüzünde en büyük dost, yaratıcımız Allah'tır ve tabii ki bu en büyük dostun en güzel en büyük mekanı da insanoğlunun kalbidir, yüreğidir" ifadelerini kullandı.  Devam
*

14 Nisan 2012 Cumartesi

Kutlu Doğum Haftası

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Kutlu Doğum Haftası nedeniyle görüntülü bir mesaj yayımladı. Bu yılki ana temanın, 'Hz. Peygamber, Kardeşlik Hukuku ve Kardeşlik Ahlakı' olarak belirlendiğine işaret eden Görmez, "Biz kardeşliği ondan öğrendik. O, bize kardeşliğin sadece bir retorik, bir söylem ve bir edebiyat olmadığını öğretti. Doğulu-Batılı, Arap-Acem, Türk-Kürt, kadın-erkek, zengin-fakir, şehirli-köylü, işçi-memur, eğitimli-eğitimsiz, kariyerli-kariyersiz gibi yapay tüm ayrımları, iman kardeşliğinin potasında eritmeyi bize o öğretti. O, bize, kardeşi kardeşe bağlayan en yüce değerin sadece sevgi, ilgi ve muhabbet değil; aynı zamanda bir hak olduğunu bildirdi. Ona göre müminler birbirine hak bağı ile bağlıdır. Hak bağının kurucusu ise bizzat Cenab-ı Hakk'ın kendisidir." dedi.
***
.....
Senden bir elçiymiş güller
Sonsuz Rahmet’ten gelensin
Sevgim gülden simgelensin
Avucunun sıcaklığından
Göğsümden bir gül yücelsin.
.....
***
Asr-ı Saadetten Kardeşlik Örnekleri
İslam’da kardeşlik denince elbette ilk akla gelen Ensar ve Muhacir kardeşliğidir. Bu kardeşlik bilinmeden, anlaşılmadan gerçek kardeşliği kavramamız zor olacaktır. 
Paragrafın alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.
***
Sizden biriniz kendisi için arzu ettiğini kardeşi icin de arzu etmedikçe iman etmiş olamaz ,
Hz. Muhammed (s.a.v)
(Riyazü-s Salihin 1/1829
***

İslam medeniyeti Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetinden kaynaklanan, evrensel ahlak ilkeleri ve insan hakları ile ilmi anlayış üzerine bina edilmiştir. Zira İslam Medeniyetinin esası, İslam dininin hikmet ve adaleti üzerine kurulmuş olduğundan, ilmi ve irfanı öğretmiş, zulmü ve zoru yasaklayarak, haksızlıklara karşı koymayı hedef almıştır.
Şurası bir gerçektir ki Cenab-ı Hak, insanın kendisi ile olan ilişkisini iman ve ibadete bağladığı halde, insanın diğer insanlar ve eşya ile ilişkilerini ahlak ve hukuk kurallarına bağlamıştır. Kamil bir insan, bu ilişkilerini yerli yerince ve dengeli bir biçimde yapan kişidir. İşte Hz. Muhammed, bunu sağlayan ve bize örnek olan insandır.
Tamamını okumak için tıklayınız.
***
Kur’ân-ı Kerim’in bizlere en güzel örnek olarak takdim ettiği sevgili Peygamberimizi tanıtmak, O’nun mesajını insanlığa ulaştırmak ve O’nun barış ve sevgi davetini iletmek, O’na karşı en büyük görevimizdir. Âlemlere rahmet olan yüce Nebi’yi anlamaya ve anlatmaya çalışmak bir müminin yaşayabileceği en büyük mutluluktur.

***
Ayrıca bakınız

*
Kutlu Doğum Haftası ile ilgili şiirler, ilahiler

*
Tiyatro oyunu


*
Hz. Muhammed (sav) ile ilgili siteler
*
Videolar

*

13 Nisan 2012 Cuma

12 Nisan 2012 Perşembe

Selim İleri, öykü dalında Aydın Doğan ödülüne layık görüldü


Selim İleri, 2012 Aydın Doğan Ödülü'nü, önceki akşam İstanbul Hilton Oteli'nde düzenlenen törenle aldı. İleri, Aydın Doğan Vakfı tarafından 16'ncısı düzenlenen ve bu sene 'öykü' dalında verilen ödüle "Türk edebiyatında ayrıksı bir yere sahip olması, geleneksel öykücülüğümüzü sahiplenerek kendi dilini ve üslubunu yaratmasının yanı sıra sadece öykücü yanıyla değil, Türk edebiyatına yaptığı katkılar" nedeniyle layık görüldü.
*
Bu yıl “öykü” dalında verilen Aydın Doğan Ödülü’nün sahibi, Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri oldu.
Doğan Hızlan (Başkan), Nursel Duruel, Prof. Dr. İnci Enginün, Semih Gümüş, Özcan Karabulut, Prof. Dr. Jale Parla, Hüseyin Su, A. Ömer Türkeş ve Metin Celal Zeynioğlu’dan oluşan Seçiciler Kurulu dün İstanbul’da toplandı.
Seçiciler Kurulu, adaylar üzerinde açık tartışma ve eleme yöntemiyle yaptığı toplantıda; uzun edebiyat hayatına sığdırdığı öyküleri, romanları, deneme yazılarıyla Türk edebiyatında ayrıksı bir yere sahip olması, geleneksel öykücülüğümüzü sahiplenerek kendi dilini ve üslubunu yaratması, gelenekle yeni arasında bir geçişi temsil etmesi ve sadece öykücü yanı ile değil, edebiyat yaşamı boyunca Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri’yi “öykü” dalında Aydın Doğan ödülüne değer gördü.
*
Selim İleri, bir öykücü olarak bu ödüle değer bulundu. Bu alanda bir kilometre taşı olduğu tartışılmaz. Bunun yanı sıra roman ve öyküden sinemaya, şiirden tiyatroya çok geniş bir yelpaze içinde onlarca ürün vermiş, kültür ve sanatımızın önemli bir adının ödüllendirilmesinden çok mutluyuz.
Candan Fetvacı
"Romanlarıyla da Türk edebiyatına çok büyük katkıda bulunmuş bir yazar. Ama biliyormusunuz yazarlık çok bencil bir iştir. Yazarsınız, övülürsünüz, ödüller kazanırsınız ama pek başkalarını düşünmezsiniz kendi ekseniniz etrafında herkesin dönmesini istersiniz. Selim İleri işte burada farklı bir yazardır. Halit Ziya’dan Behçet Necatigil’e kadar büyük ustaları, şairleri, romancıları yeniden bize kazandırmak için hatırlatmak için onları okutmak için büyük çaba harcamıştır. Bu yüzden de bencil yazarlık sınırını asmıştır.
Doğan Hızlan
*
...Romandı öyküydü, kısaydı uzundu, tuğlaydı, hantaldı, şiire yakındı uzaktı, hepsi bence kişisel tercihler, kişisel görüşler.
Şimdilerde roman yazıyorum. Yarın niçin öykü yazmayayım? Kaldı ki, çağımız, türlerin birbirinde eridiği bir çağ. 
Selim İleri
*
Teoriyle pratiğin savaşıp durduğu dünyada, pratiğe uymak bazen gönüllü olarak ama teoriye inanmak bu kişilerin başka bir boyuttaki çelişkileridir. Güzel bir deniz gezisi bile bu fazlasıyla melankolik karakterleri ikilime düşürmekte, derinden etkilemektedir. 
Çağla Güneşler, Selim İleri'yle Her Gece Bodrum
*
İnsanlar zayıf görünmeme derdinden sürekli yalan tango yapıyorlar. Kendilerinin yalnızlıklarını başkalarıyla paylaşabilseler çok daha sıcak insan ilişkilerinin doğabileceğini düşünüyorum. İçtenlikle ilgili bir şey bu... 
Eyup Tatlıpınar, Selim İleri ile "Yalan Tango" vesilesiyle görüşmesinden
*
1960’larda geçen bu hikaye birebir bugünle bağdaşıyor. Bu da çok ilginçtir. 50 yılda hiçbir şeyin değişmediği, belli bir kesimin insanının aynı mutsuzluğu 50 yıldır yaşıyor olması başlı başına öngörüdür. 
Sevda Aydın, Cüce bir dinazorun gözünden İstanbul
*
Türkiye’de mahalle baskısı her anlamda, her yerde, herkes için var. Bu baskının altına girip birtakım şeyleri eksik söylemeyi veya devamlı denge kollamayı tercih ediyorsunuz. Ben artık bundan vazgeçtim.
Miraç Zeynep Özkartal, Selim İleri ile İstanbul üzerine...
*
Ayrıca bakınız
*****************************************
*****************************************

11 Nisan 2012 Çarşamba

? / Sabahattin Gencal

                                           Fotoğraf: www.yeniresim.com/

?
Coşkun duygularıma düşmüş düşüncelerim
Akar da akar
Dereler gibi ırmaklar gibi.

Denize varmak üzere düşüncelerim.

Varırsa
Yüzer de yüzer
Kayıklar gibi, gemiler gibi.

Varamazsa
Ölür de ölür
Yaşarken ölenler gibi, bizler gibi.

Sabahattin Gencal, 27. 08. 1974



10 Nisan 2012 Salı

Kalemle Dimağın Tutulması / Sabahattin Gencal


.
Kalemle dimağ

Dönerken yaşam çevresinde

Tutulur

Ayla güneş örneği.

Tutulma anında

Yazılır şiir.

Başka zaman yazılmaz

Geçse de bin yıl.

Sabahattin Gencal, Mayıs 1972 








9 Nisan 2012 Pazartesi

Kültür / Sabahattin Gencal

         Kültür bir yaşam tarzıdır. Dil, din, bilim, sanat, folklor, gelenekler gibi temel unsurların ve tarihten coğrafyaya kadar birçok diğer unsurların karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşmesi sonuçlarının bireylerde ve toplumda kalıcı davranışlar oluşturmasıyla yaşam tarzı olan kültür oluşur.
        Dil başlı başına kültür değildir. Dilin diğer unsurlarla etkileşimi sonucu meydana gelen atasözü, deyim, bilmece, mani, masal, efsane vb. edebiyat ürünleri de kültür değildir. Bu verilerin yaşama yansıması kültürdür. Din ve ahlak başlı başına bir kültür değildir. Diğer unsurlarla etkileşim sonucu ibadetler, belirli gün ve geceler, bayramlar, gelenekler insan yaşamına yansımışsa kültür oluşur. Diğer unsurlar için de aynı şey söylenebilir. Unsurların karşılıklı etkileşimiyle kültür oluşur.
        Kültür çok uzun bir süreçte ve ancak bir toplumda oluşabilir.
        Kültür öğrenilemez, öğretilemez. Kültür zaman içerisinde yaşayarak kazanılır. Yüksek okulları bitirdiği halde bir ilkokul mezunundan daha kültürsüz kişilere de rastlanıldığı oluyor.
        Kültür bir toplumu toplum yapan öğelerin en başında gelir. Kültür bağı kuvvetli olmayan toplumlar yaşayamaz. Kültür huzurun, mutluluğun kaynaklarından biridir.
         Bir toplumu yıkmak isteyen dâhili ve harici düşmanlar, o toplumun kültürünü yok etmeye çalışır. Bazen, bilgisizlikten ötürü düşman olarak düşünülemeyecek kişilerin de kültürü yozlaştırdığı görülmektedir.
Toplumun kalkınması ve mutluluğu için kültürlü bireylere ihtiyaç vardır. Umulur ki bu ihtiyaç fark edilir ve gereği yapılır.
        Sabahattin Gencal, İzmit, 16. 04. 2009

8 Nisan 2012 Pazar

Çin Atasözü

Fotoğraf:  http://denizaslim.blogcu.com/

Ancak
durgun su,
yıldızları yansıtır.
Çin Atasözü