31 Aralık 2012 Pazartesi

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün yazılarından seçmeler 2


                                                                 
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
Gemi su alıyor

İçinde bulunduğumuz bâdirenin bugünkü dünya diliyle ifadesi, Türkiye’nin bağımsızlığını yitirme noktasına geldiğidir.

Türkiye, acılı-kahırlı bir kıvranışın içindedir.

Günahın baş sorumluları şu dört zümreyi oluşturanlardır:

1. Politikacılar,
2. İşve Para çevreleri,
3. Din temsilcileri,
4. Sözde aydınlar (veya hainler).

Bu dört grup verimli bir dayanışma ile çıkarlarını garantilemek için bin türlü oyun sergilemenin zevkini yaşarken, geminin su almaya başladığını söyleyen gerçek aydınları hayalperestlik, ‘ulusalcılık’, abartmacılık, ‘aşırı idealistlik, ‘statükoculuk’ gibi ithamlarla susturmak yolunu seçtiler.

Sayılan dört zümre zümreler, ülkenin ve insanımızın yarınlarını değil, günlerini gün etmeyi, iç ve dış imkân odaklarından ulûfe ve alkış almayı düşündüler. Programlarını, projelerini, kadrolarını hep özel menfaatlerinin hesabına bağlı tuttular.

Yediler, yedirdiler, soydular, soydurdular. Alkışçıları hesabına durmadan "iş bitirdiler." Ne mideleri doydu ne de hırsları. Demagojiyi, yalanı, aldatmacayı, maske üzerinden tebessüm dağıtmayı hüner sandılar.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk,  Hürriyet, 22. 12. 2008
*

İmamı Âzam

Dinciliğin en ağır zulmüne uğrayıp sonra da dinciler tarafından putlaştırılan aydınların en tipik örneklerinden biri İmamı Âzam’dır.
İslam dünyasının en büyük mezhebinin kurucusu olan, bugünkü Türkiye’de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz’ kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık’, ‘dini tahrip etmek’, ‘peygamberin sözlerine ve sünnetine kafa tutmak’, ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensup olmak’la suçlanmış, sonunda da ‘kâfir’ ilan edilmiştir.
İmamı Âzam’a yapılan zulmün ibret verici yanlarından biri de şudur: İmamı Âzam’ın, kendisinden 150 yıl sonra yaşamış meslektaşlarından biri, hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu’l-Mecrûhîn adlı eserinde, İmamı Âzam’ı ‘itikadı bozuk’ yani ‘kâfir’ ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmaktadır.
Sebeplerin başında, İmamı Âzam’ın şu iki tavrı gelmektedir:
1. İmamı Azam İslam’da akılcı akımın öncülerinden biridir. Akılcılığı öne çıkarmak, her devirde saltanat dincileri tarafından ‘en büyük günah’ olarak görülmüştür.
2. İmamı Âzam, Hz. Muhammed dışında eleştirilmez kişi, Kur’an dışında eleştirilmez kitap kabul etmiyordu,
3. Hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a aykırı olanlarına Peygamberimizin sözü olarak itibar etmiyordu. Ona göre, tartışmasız biçimde ve her kelimesiyle Hz. Peygamber’in sözü olan hadislerin (mütevâtır hadislerin) sayısı onyedi tanedir. Ötekilerin tümü az veya çok, şu veya bu yönden tartışmaya açıktır.
4. Dine sonradan sokulan kabullere (bid’atlara) şiddetle karşı çıkmıştır.
Bazı insanları ve bazı kitapları ‘dokunulmaz’ ilan eden, Peygamberimize mal edilerek nakledilen her sözü ‘hadis’ diye dayatan dincilik zihniyeti İmamı Âzam’ı, işte bu düşünceleri yüzünden, biraz da kıskançlıkların itişiyle, ‘kâfir’ ilan etmiştir.
Bu gerçekleri bu halkın öğrenmesi kaçınılmazdır.
Devamı

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk,   03. 11. 2008
*

Kitap, yeniden en yüce değer olacaktır.

Bunun, daha kısa bir cümle ile ifadesi şudur, sevgili okuyucularım: "Oku" emri, yeniden öncelik kazanıyor.

Kur'an bağlıları için bu, hem bir bahtiyarlığın hem de bir ürperiş ve üzüntünün habercisidir. Bir bahtiyarlığın habercisidir; çünkü Tanrısal kitabın ilk emri çağın öne çıkan değeri olarak belirginleşmiştir. Bu olgu, bir ürperişin de habercisidir; çünkü bu, "Oku" emriyle bağlantısı asgariye inmiş bir İslam dünyasının kendi değerler kaynağına ne denli ters düştüğünün acı bir belgelenişidir...

Kur'an'la beyin ve gönül dostluğu olanlar bilirler ki, "Oku" emri, gazete okumaktan, göklerin sırrını okumaya kadar bütün bir ilim-fikir-hikmet-estetik dünyasını kaplar. Başka bir deyimle,"Oku" emriyle bize, insan, evren, vahiy kitaplarının okunması, yorumlanması, değerlendirilmesi, eşya ve olayların, tüm varlığın didik didik edilmesi görevi yüklenmiştir.

İslam-Doğu, artık öğrenmiş olmalı ki, zaman ona, bağlı olduğu Kitab'ın ölümsüz tespitlerinin, yaşanan bütün devirlerin üstünde ve önünde gittiğini göstermiştir. Öğrenmiş olmalı ki, "ilim
Çin'de de olsa gidip alınız" diyen Peygamber'in buyruğuna ters düşerek, evinin içine, elinin altına girmiş ilimleri bile değerlendirememenin faturasını ödemek çok ağır istiraplara mâl olmaktadır. Amerikalı yazar Henry Clausen'in, esası bakımından Kur'an kaynaklı olan şu sözünün ölümsüzlügü, zaman tarafından bir kez daha doğrulanmıştır:

"Öğrenmek pahalıdır; ama cehalet çok daha pahalıdır."

İnsanin üstünlüğü, onuru evrensel olduğu için, onun cehalete yenik düşmesinin doğuracağı musibetler ve felaketler de evrensel olacaktır. Çünkü insanın onurunun da gücünün de zeminini bilgi oluşturuyor. Büyük Sokrat'ın büyük sözlerinden biri de, onun, "Bilen insanın bilgisiz insana üstünlüğü neye benzer?" sorusuna verdiği şu muhteşem cevaptır:

"Bilgi sahibi insanin cahil insana üstünlüğü, diri insanın ölü insana üstünlüğü kadardır."
Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, Okuyabilmek


*
Kurtuluşu olmayan tek felaket: Şirk

Hz. Peygamber, “Ümmetim adına en çok tedirginlik duyduğum şey, gizli-maskeli şirktir ve o da riyakârlıktır” diyor. Mâûn suresi, riyanın insanı dinden-imandan koparıp en melun inkârcılar arasına nasıl koyduğunu anlatan mucize beyyinelerin suresidir. Mâûn suresi, insan hakları ihlali-riyakârlık-ibadetle aldatmak-din yaftalı dinsizlik arasında irtibat kurmaktadır. İnsan haklarını ihlal edenler, özellikle kamu haklarına musallat olanlar ve bu tasallutu kıldıkları namazlarla kamufle edenler, dini fiilen inkâr etmiş ve bunun için de lanetlenmeye müstahak hale gelmiş Allah düşmanlarıdır. (Bu hayatî mesajların ayrıntıları için ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizin okunması lazımdır.)
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Yazar oku, 19. 08. 2012,
*
Türkiye gizli şirkin pençesinde kıvranıyor

İn­sa­noğ­lu­nun şu­u­ral­tı as­la te­miz­len­mi­yor. Şu­u­ral­tı kir­li­li­ği­ne de­ği­şik açı­lar­dan ba­ka­bi­lir­si­niz. Gör­mez­lik­ten ge­le­me­ye­ce­ği­niz ger­çek, ça­ğı­mı­zın dev­le­rin­den bi­ri olan psi­ko­log Jung'un şu tes­pi­ti­dir: İn­san­lı­ğın şu­u­ral­tı, bir kol­ek­tif ba­tak­lık gi­bi sü­rek­li ko­ku çı­ka­rır. Kol­ek­tif geç­mi­şin en iyi te­miz­len­miş ya­ra­la­rı bi­le bi­rer irin ve pas ka­lın­tı­sı ha­lin­de şu­u­ral­tı de­po­sun­da sak­la­nır ve yüz­ler­ce mas­ke kul­la­na­rak ha­ya­tı­mız­da ar­zı en­dam eder.
 Bu­nun için­dir ki Kur'an, ge­le­nek­le­ri ve es­ki­yi put­laş­tır­ma­yı in­san­lı­ğın yo­lu­nu vu­ran na­mert şirk zu­lüm­le­rin ba­şın­da gö­rür ve yüz el­li­yi aş­kın aye­tin­de in­san­lı­ğın dik­ka­ti­ni bu zul­me çe­ker. Şirkin omur­ga nok­ta­sın­da, ge­le­nek­le­ri ilah­laş­tır­mak var­dır. Ko­lek­tif şu­u­ral­tı­nın iri­ni bu­dur. Bu irin­den bün­ye­si­ni te­miz­le­me­yen bir ben­li­ğin şirk marazından kur­tul­ma­sı ha­yal bi­le edi­le­mez.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk,  yazaroku.com, 20. 09. 2012 
*

En şerir mahlûk: Mürai Tip

Müraî, sadece inanç tiplerinin en şeriri değildir, o aynı zamanda mahlûkların da en şeriridir. Çünkü müraî, Hz. Peygamber tarafından Allah düşmanı ilan edilmiştir. Allah düşmanından daha şerir bir mahlûk tasavvur edilebilir mi? 
…..
Müraî, inanç durumu menfaatlerine göre sürekli değişen kahpe tiptir. Müraî tipin taşıdığı temel inanç tutarsızlıkları şunlardır:

1. Görünürde inanmışlık,
2. İbadete, özellikle namaza devam,
3. Riyakârlık,
4. Din ve ibadetle sağladığı itibarı halkın malını, özellikle kamu kaynaklarını talan etmek için kullanmak, yani çıkarcılık.


Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 29. 07. 2012, yazar oku,
*
Temel ibadet okumaktır,  namaz değil

Kur’an’a göre, mesela, okumak, özellikle Kur’an okumak namazdan daha önemli, daha öncelikli ve daha erdirici bir ibadettir. Kur’an’ın emrettiği temel ibadet okumaktır, namaz kılmak değil. Dahi ilahiyatçı Prof. Hüseyin Atay’ın ifadesiyle, “Din meselesinde namaz zurnanın son deliğidir. Onu ilk delik yapanlar İslam’a kötülük ettiler.” (Ayrıntılar için bizim, Kur’an’ın Temel Buyrukları adlı kitabımıza bakılmalıdır)
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 09. 09. 2012, yazaroku.com
*
Mutluluk için eylem şart
…..
Türkiye’de en büyük bunalım, ‘gerçek aydın bunalımı’dır. Gerçek aydın, konuşup aydınlatan, yani gerçeği apaçık, kılık değiştirmeden, maske giydirmeden, olduğu gibi söyleyen aydınlık öncüsü, uyarıcı adamdır. Aydın; sadece bilgi çokluğuyla, hatta muhtemel tehlike ve tehditleri önceden görmekle aydın olmaz. Aydın, fark ettiği gerçekleri, algıladığı tehlike ve tehditleri topluma hiç geciktirmeden haber veren, toplumu uyandıran,bilinçlendiren öncüdür.

Bu öncülüğünü yapması için, evirip çevirmeden, gevelemeden konuşması gerekir.

Aydın bilinçlendirecektir ki, siyasetçi bu bilinci eyleme çevirsin. Aydını susan veya konuşma adına geveleyen toplumun siyasetçisi durumu idare etmek üzere halkı aldatmakla yetinir.

Türkiye’de, bu söylediğimiz anlamda konuşan aydın sayısı çok azdır. Bu sayı, toplumsal bilincin eylem yaratmasına yetmiyor.
…..
Türk halkı, bizzat kendi aydınları tarafından yalana, kendi siyasetçileri tarafından da talana mâruz bırakılmıştır.Türkiye, siyaset ve basında bu kırılmayı aşmadan rahat nefes alamaz. Çözülmesi gereken temel sorun, işte budur.

Haçlı tasallutunun ensemizde ateş yakmasının esas sebebi de budur.
Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, 03.12.2005, Türk Lider,
*

Ahlak ve slogan.

Rahmetli Ali İzzet Begoviç, eserinde, Kur'an'ın temel mesajlarından birini ifadeye koyarken şöyle diyor:

"Kur'an'da, imana gel ki, iyi insan olasın denmiyor; iyi insan ol ki, imana gelesin deniyor." (Begoviç; Doğu ile Batı Arasında  İslam, 158.)

Begoviç, bu sözüyle ahlakı slogan ve iddianın üstüne çıkaran Kur'ansal diyalektiğin ruhunu çok güzel bir biçimde dile getirmiştir. Kur'an o diyalektiği verirken şöyle diyor:

"Mutluluk, hayır ve başarı, yüzlerinizi doğu veya batı yönüne dönmeniz değildir; mutluluk, hayır ve başarı o kişinin tavrıdır ki Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanır; malı, içinden gelerek yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, yardım dileyenlere, özgürlüğüne kavuşmak için didinenlere verir; namazı kılar, zekâtı öder. Böyleleri, ahitleştiklerinde sözlerine sadıktırlar. Ferahlık ve sıkıntı zamanlarında olduğu gibi, şiddet ve savaş zamanlarında da sabredenlerdir onlar. Özü-sözü bir olanlardır onlar. Sakınanlar da işte onlardır." (Bakara, 177)

Bu tanrısal açıklama iman ile iddia ve inadı birbirinden ayırırken ahlaksal üretime dönüştürülmemiş bir dinin gösterişten öteye geçemeyeceğini de gözler önüne koymaktadır.

Ahlak halinde yaşanmayan din, şekil ve slogana; şuur haline gelmeyen iman ise iddia ve inatçılığa mahkûm olur.

Slogan, değer üretmekle  övünme imkânı bulamayan benliklerin, değer üretenleri övme veya sövme hedefi yaparak tatmin bulmalarının aracıdır.

Slogancılığı, şekli ilahlaştırma tutkusu izler. Ve bu tutku yerleşince de din barış ve huzur olmaktan çıkar, nefsin iştah ve kinini tatmin aracı haline gelir.

O halde, imanın, daha geniş bir çerçevede dinin gerçek anlamda yaşanması nasıl olmalıdır?

İslam peygamberi bu sorunun cevabını, ölümsüz bir ifadeye büründürmüştür:

"Ben, ahlaksal güzellikleri tamamlamak için gönderildim."
Devamı

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
*
Kader alın yazısı mı, tabiat kanunları mı?

…..
Kader sözcüğü, Kur'an'da  11 yerde geçmekte ve tümünde de 'ölçü' anlamında kullanılmaktadır.

Tanrı, her şeyi belli bir ölçü içinde indirmektedir. (Hicr, 21) Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir.(Ra'd, 17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12)

Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta raslantının bulunmadığını göstermektir.

Kur'an, kader kavramıyla 'sünnetullah' da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir.

Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan 'takdîr' sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş'in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah'ın bir takdiri yani ölçülendirmesidir.(En'am, 95; Furkan, 2; Yâsîn, 38; Fussılet, 12)

Biz burada bir satranç benzetmesi kullanıyoruz. Kader diye anılan tabiat kanunları, satrancın nasıl oynanacağına ilişkin kurallara benzer. Bu kuralları Yaratıcı koyar.

Bize düşen, bu kuralları değiştirmek değil, satrancı onlara uygun oynayarak kazanmaktır.

Allah, satrancın galip veya mağlubunu önceden belirlemez, ilan etmez. Ama Allah, sonsuz bilgisiyle satrancın galip ve mağlubunu ilk bakışında anlar, bilir.

Beceriksiz oynayanın yenilgisinin sebebi O'nun bilmesi değildir, kendisinin yanlış oynamasıdır.
Devamı

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
*
Akıl
Kur'an'a göre, en büyük peygamber akıldır. Bu gerçek, halk ve din adamları tarafından pek bilinmez. Bilen din adamları ise, bunu pek itiraf etmezler.

Esas peygamber, ilk ve içsel peygamber, akıldır. Diğer peygamberler onun görünen temsilcileridir. Esas peygamber olan akıldan nasibi olmayanların, öteki peygamberlerden bir hayır görmeleri mümkün değildir.

Hayatın ve insanın komutanı da akıldır.
Ebu Hâmid Gazalî (1058-1111) gibi, aklı mahkûm eden ve İslam'da akılcılık dönemini kapatan bir zat bile, "Akıl ile nakil (kutsal metinler) çeliştiği zaman, aklın söylediğini öne almalıyız" demektedir.

Kur'an işlevsel akıl istediği için, akla yollama yapacağı her yerde, akıl kelimesini değil de taakkul (aklı işletmek) tâbirini kullanır. Kur'an bu konudaki uyarısını çok açık ve sert yapmaktadır:

"Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar." (Yûnus Suresi, 100).

Kur'an dilinin ölümsüz ustalarından biri olan Isfahanlı Râgıb, anıt eserlerinden biri olan 'ez-Zerîa ila Mekârimi'ş-Şerîa'da 'Peygamberlerin ve Aklın İnsanları Gerçeğe ve Tanrı'ya İleten İki Kılavuz Oluşu' başlığı altında şu muhteşem satırları yazmıştır:
Kur'an'ın gösterdiği 5 temel adres
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk

*


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder