30 Ekim 2012 Salı

Yolumuz Açık Olsun / Sabahattin Gencal

Bu son günler yaşlandığımı daha çok anlıyorum.  Gözlerimden, kulaklarımdan; romatizmalarımdan değil; anılara dalmamdan, çağrışımların peşine takılmamdan yaşlandığım belli oluyor. Yarınları planlayacak yerde dünü irdeliyorum.   
“İrdelemek” sözcüğü de nerden düştü aklıma.  İrdelemek de ne?  Bereket internet var. Aklımıza geleni hemencecik araştırıyoruz. İrdelemek, ekşi sözlüğe göre: “ Bir olay veya durumun kökenine inerek, kimi zaman içinden çıkılmaz bir hale sokarak, incelemek.” demekmiş.
Dün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıydı. Bayramı mı irdeledim?  Hayır. Yalnız bütün  gazeteleri, bütün demeyelim bir çok gazeteyi okudum. Özellikle köşe yazılarını… 
Okuduklarımı aktarmam gerekmez çünkü sizler de okumuşsunuzdur.
Ben sadece içinde bulunduğum durumu olduğu gibi yansıtmak isterdim. Böylesine bir yansıtma her yiğidin  başarabileceği iş değil. Ben sözün gelişi böyle dedim. Ancak bazı paragraflar, bazı cümleler ve kelimeler  yazabilirim…
Bu yazdıklarım çağrışımlarla sizleri de bir yerlere götürmesin. Yukarıda yazdık ya çağrışımlarla bir yere gitmek yaşlanmanın belirtisi oluyor.  Sizleri yaşlı gibi olmaktan kurtarmak için gerekirse çağrışımlarla elde ettiklerimi de yazarım:
Bugün 30 Ekim Salı. Her zamanki gibi sabah namazından sonra oturdum bilgisayarın başına. Pınar başına oturmaya benzemiyor belki; ama aklımızı zorlarsak benzerlikler de bulabiliriz.  İnternetteki bilgiler de keşke bir pınarın suları kadar temiz olsa. Uzatmayalım bir çok gazeteyi, özellikle köşe yazılarını okudum. Okudum derken sanki gazetenin tamamını okudum gibi anlaşılmasın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıyla ilgili haberleri ve yazıları okudum. Siz de okumuşsunuzdur. Okumak ne kelime siz bu akıl almaz, bu vicdana sığmaz sahneleri yaşamışsınızdır. Ben dışarı çıkamadığım için okumakla yetindim. Ama bazen sanki yaşamış gibi de oldum. Bu psikolojik bir durum her halde.  Psikolojiyle ilgili kitaplarda da bu konu işleniyor; örneğin limon diyorsunuz. Birkaç kez tekrarlıyorsunuz. Limon, limon  limon… insanın ağzı sulanıyor. Bu konuyu Mürekkep Lekelerinde şiir niyetine yazmıştım. Ne diyorduk, hah. gazetelerde biber gazı, biber gazı tekrarlanmasından olacak gözlerim acıdı. Gözlerin acıması ne kelime içim yandı doğrusu. Ne günlere kaldık anlamıyorum. Bayramlarda insanın içi yanar mı?
Biliyorum, öyle fazla tahammülünüz yok. Onun için köşe yazılarından bir iki cümleyle söz edip bitireceğim yazıyı:
Cumhuriyet gazetesinde Erdal Atabek’in “Atatürk Cumhuriyeti’nin 89. Yılında Dinle Küçük Adam!..” başlıklı yazısını okudum. Yazı sanki benim için yazılmış gibi veya benim düşündüklerim yazılmış gibi. Dinle Küçük Adam başlıklı yazıyı da buldum internetten. Siz de okuyun isterseniz. Adresi aşağıda. (1)
Bugün okumaya vakti olmayanlar için birkaç satırlık alıntı:
 “Hayatın gerçeği şudur:
Size yapılanlar,
Sizin yapılmasına izin verdiklerinizdir.
Siz “küçük adam” olmayı içinize sindirmezseniz,
Hiçbir “küçük adam”ın büyük adam rolüne çıkması mümkün değildir.
Siz basamak olmazsanız, hiç kimse tepenize merdiven dayayamaz.”

Basamak olmamamız dileğiyle… yazıp noktalamak en iyisi; ama içimden bir iki alıntı daha vermek geçiyor:

“Cumhuriyet Bayramı, Türkiye’nin en değerli, en anlamlı bir-iki gününden biri olmak durumundadır. Böylesine özel bir günün toplumun bütün kesimlerini, siyasetin bütün taraflarını bir araya getirecek bütünleyici bir ortak payda işlevi görmesi beklenir. Oysa dün televizyonlardan yansıyan görüntüler, ülkesinin kuruluş gününün nasıl kutlanacağı konusunda bile bir araya gelemeyen, bunun kutlanmasını bile bir çatışma hali içinde yaşayan bir ülkeyi anlatıyordu hepimize. Atılan nutukları bir tarafa bırakırsanız, buradaki büyük fotoğrafta, ne yazık ki kuruluş öyküsü üzerinde bile iç mutabakatını kaybetmekte ve ruhen bölünmekte olan bir Cumhuriyet görünüyor.
(Sedat Ergin, Hürriyet, Cumhuriyet Bayramında Bölünmek, 39. 10. 2012)

“Ruhen bölünmek” deyişi bile üzüntü veriyor. Gazete haberleri üzücü; ama aydın geçinen veya aydın olduğu sanılan kişilerin  Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine dolaylı da olsa yazdıkları üzücü olmaktan öte kahredici….
Siz bana bakmayın  şu alıntıyı da düşüne düşüne okuyuverin:


“Şu aşırılıklardan ne zaman kurtulup da makul, olgun bir çizgiye geleceğiz bilmiyorum.
 Ama bir gün mutlaka olacak.
 Tepkisel düşünme alışkanlığımızdan; öfkelere, hınçlara, kuyruk acılarına dayalı “devr-i sabık“lar döneminden kurtulup normal bir demokratik cumhuriyet olacağız.
 Bundan hiç kuşkum yok.
 Çünkü gerili bir yay sonsuza kadar gergin kalamaz, yerine dönmek ister.
 Ve kol yorulur.
 Her kol yorulur.”
 (Zülfü Livaneli, Demokratik Cumhuriyet İdeali, Vatan, 25. 10. 2012-10-30)

Şimdi bir son paragraf yazmalıyım; ama nasıl yazmalıyım? “Yaşasın Cumhuriyet” yazmak geliyor aklıma. Sonra düşünüyorum. Hep böyle yaza yaza geçiştirdik. Cumhuriyetin nasıl kazanıldığı konusunda, cumhuriyetin nimetleri konusunda doğru dürüst bilgi veremedik. Biraz da bunun için bu duruma geldik. “Biraz da” lafını şunun için kullanıyorum. Türkiye Cumhuriyetini yıkmak isteyen emperyalist güçlerdir. “Su uyur, düşman uyumaz” örneği emperyalistler uyumaz. Ancak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti gereği gibi bilebilseydik yerli işbirlikçi bulmakta zorluk çekerlerdi. Bu da az şey değildir.
Her şeye rağmen birinci görevimizi yani Türk İstiklali ve Cumhuriyetini korumak ve geliştirmek görevimizi yapmaya çalışacağız. Düşmanların yorulmalarını beklersek iş işten geçmiş de olabilir; onun için bu andan tezi yok “Aydınlanma ve aydınlatma “ çalışmalarına başlamalıyız.
Çağdaş uygarlık yolunu  ancak aydınlıkta görebiliriz.
Yolumuz açık olsun.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 30. 10. 2012
  
---------------------------
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder