27 Şubat 2012 Pazartesi

Mehmet Akif Ersoy'un Edebi Kişiliği ve sanat anlayışı

Mehmet Akif Ersoy'un Edebi Kişiliği

Mehmed Âkif’in 1911′de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret’ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine’i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas Fils’i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren manzum hikâye biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif’in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur.

Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı’nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür. Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif’in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı’da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli’nin Leylâ vü Mecnûn adlı eserinin plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur.
**************************
Sabahattin Gencal (Okuma Odası)
***************************
İşte Mehmet Akif'in sanat anlayışı

Akif, “edebiyat” başlıklı yazısında edebiyata ve sanata nasıl baktığını çok açık bir şekilde tarif etmiştir: 
“Şiir için, edebiyat için “süs”, “çerez” diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lazım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç bir şey söylemez.” 
Ahmet Çolak
***

Mehmet Akif Ersoy'un Sanatı

Dingin bir düzeyde başlayan şiirler, olağanüstü güzellik koşullarını taşıyan bileşimlere ulaşamadan bilerler.

Dış izlenimlerin şairin iç dünyasında çeşitli değişimlerden, şiire aykırı öğelerin ayıklanmalarından geçirilmeden, onlara kendi varlığına bir şey kalmadan ölçü ve uyağa dökülerek verilmesi, hikaye şiir biçimindeki eserlerinin ortak zayıf yanlarıdır. Ne ki, kendisi bir özellik gibi gösterir bunu:

"Benim şiirlerimde öyle yüksek hayaller bulunmaz. Mesela bu, taş. Ona "taş" derim. Oaceri semavi demem. Ben şiirde hayale dalmam. Adi şeylerden bahsederim. Eşyanın hakikatlerini hayal kuvvetiyle değiştirip tabiatüstü hale koymam. Her şeyi olduğu gibi görür, göründüğü gibi tasvir ederim. En fıkara muhitlere gider, onları bir ressam gibi aynen tesbit etmeye çalışırım. (Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, cilt 3, s. 115)."

***
İman ve Fikir Atlasımızın Büyük Muzdaribi: Mehmed Akif
….
Sanatla birliktedir fakat o bir ruh adamıdır.

Rodin gibi, Mikelanj gibi sanatından ruh almaz, bizzat ruhunu sanatında konuşturur. Sonsuz’u terennüm eder. Kur’an’ın gölgesinde safha safha hayatı tefsir eder. Tarihin en büyük devletinin yaşadığı ızdırabı Kur’an’la gidermeye çalışır. Bazen şair, bazen komutan, bazen halk olur. Bazen tek kalır, bazen ihanete uğrar ama hep ayakta durur. Doğruluğundan emin olduğu yolda yürümeye devam eder.
İhsan Şenocak 
***
Âkif’in sanat kaabiliyetinin ana diliyle bir cümlelik yorumu

Akif şiir yazmaya Baytar Mektebi’ndeyken başlamıştır. Annesi şiir yazdığını, çok sonra, herkesten sonra, başkalarından duydu. Bir gün sordu:
“Sen şairmişsin , öyle diyorlar, doğru mu?”
Âkif cevap verdi:
“Eloğlu bu, söylerler. Aldırma anne!” deyip konuyu kapatmak istedi. Fakat annesi yazdıklarından birşeyler okumasını ısrarla istiyordu. Âkif çaresiz “Mahalle Kahvesi” şiirini okudu. Bitirir bitirmez de annesinden evvel davranarak ilâve etti:
“Dedim ya lâf!”
Annesi gözlüğünün üstünden oğluna uzun uzun baktı:
“Hayır dedi, lâf değil! İncesini ipe, kalınını sapa dizmişsin!”
Lüzumsuz, boş lakırdılar için “ipe sapa gelmez lâf” deriz ya... Emine Şerife Hanım, ilk dinleyişte Âkif’in lâflarının ipe de, sapa da geldiğini anlamıştı. Âkif’in sanat kaabiliyetinin ana diliyle bir cümlelik yorumudur bu.
***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder