25 Şubat 2012 Cumartesi

Mehmet Akif Ersoy'a dair anı yazıları

Müslümanlar neden geri kaldı?
Hocalara da şiddetli hücumlarda bulunurdu. Birgün bizde konuşurken söz hocalara intikàl etti. Keskin hücumlara başladı. Birçok yerde haklı idi. Müfrit noktalarını biraz tâdîl etmek istedim. Münâkaşa uzadı. En son bana dedi ki: “Hoca, İhyau Ulûm’un var mı?”, “Var” dedim. Birinci cildini istedi. Kudretli bir müdâfa’a silâhına sarılacağını anlamakta gecikmedim. İlim bahsini açtı, lâzım gelen yerlerini okudu. Dedi ki:
“Hayât-ı beşere âid ilimleri, meselâ tıp ilmini öğrenmek farz-ı kifâye mi?”
“Evet” dedim.
“Bunun istinâd ettiği ilimler de farz-ı kifâye olur mu?”
“Evet”
“Cemiyet hayatına âid ilimler, fenler, meselâ en basiti lüks olmayan mensucat imâlini öğrenmek ve dokumak farz-ı kifâye mi?”
“Evet öyle olması lâzım. Gazâli öyle söylüyor.”
‘Ya müdâfa’a vesâiti? Meselâ balistik ilmi ve bu ilmin istinâd ettiği yüksek riyazi, fizik, kimya, makine ilimleri farz-ı kifâye mi?”
“Evet.”
“Senin mesleğin olan hey’et ilmine istinâd ettiği ilimlerle beraber farz-ı kifâye demez misin?”
“Evet, derim.”
“Ey, farz-ı kifâyenin hükmü ise ihtiyaç mevcut olduğu takdirde farziyyetin herkese şâmil olması değil mi?
“Öyle.”
“Peki, din ilimlerinin zarurî olan hâcet mikdarından ilerisi, yâni din âlimi olmak da farz-ı kifâye değil mi?”
“Evet öyle.”
“Öyle ise, yüzlerce din âlimine karşı memleketin bir hekimi yok iken, din âlimi olmanın farz-ı kifâyeliği kalmadığı, fakat bir tabib yetiştirmenin farz-ı ayın olduğu zamanlarda niçin medrese farzın îfâsına koşmamıştır? Acaba ulemâ sınıfı bu gibi dînî emirlere kulak assalardı, başımıza bu haller gelir miydi? Müslümanlık bu za’fa uğrar mıydı? Bu vaziyet maskaralık değil de nedir? Gazâlî’nin haykırmasına niçin kulak verilmedi?”
“Doğru” dedim, sustum, Çünkü yerden göğe kadar haklı idi.(
Çantay, s. 250, Fatin Gökmen Bey’in hâtırası.)
***
 Mehmet Akif''in sorumluluk duygusuna bir örnek  
Akif’in, milleti adına yaptığı bütün görüşmelerde ve seyahatlerde ne kadar ağır bir sorumluluk duygusu taşıdığını, Berlin’deki hayatına şahit olan gazeteci Habip Edip Törehan, şöyle nakleder:

“Ben bundan tam kırk sene evvel bir talebe olarak Berlin’de bulunurken şair Mehmet Akif’in Berlin’e geldiğini duymuştum. Onu ismen ve eserleri ile tanırdım. Babam, merhum Halil Edip’in şair olması hasebiyle dostlukları fazla bulunmasına rağmen kendisini şahsen tanımıyordum.

Berlin’in işlek bir tren istasyonunun karşısında ikinci sınıf ve mütevazı bir otelde oturduğunu haber aldım ve ziyaretine gittim. Babamın ismini söylediğim vakit bana çok büyük iltifat etti. O günden itibaren her gün kendisine uğruyor, günlük Alman gazetelerinde bizi alakadar eden haberleri tercüme ederek bildiriyordum.

Kendisinin söylediğine göre, Alman hariciyesi ona da muhteşem bir otelde büyük bir daire tahsis etmiş, fakat şair Mehmet Akif bunu reddetmişti.

Berlin’e gelmesinin maksadı: O zaman Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile müttefik bulunduğumuzdan Arapça beyanname yazılıyor ve bunlar uçaklarla Fransız ordusundaki Müslüman askerlerinin bulunduğu yerlere atılıyordu. (...) Bu beyannameleri şair Akif, Arapça olarak kaleme alıyordu...

Almanlar’ın kendisine muhteşem bir hayat sürmesini teklif ettikleri zaman: ‘Çok müteessirim ki burada sizin ücretini verdiğiniz otelde oturuyor ve yemek masraflarını da size ödetiyorum. Bu parayı vermeme imkân yoktur, eğer bu imkâna sahip olsaydım size beş para ödetmezdim, onun için en asgarî masrafı yapmak mecburiyetindeyim, benim gördüğüm hizmet yalnız size değil, sizinle müşterek olan memleketime aittir.’ demiştir.

Ben bir talebe olduğumdan kendisine fazla davetler yapamıyordum, fakat o, en basit şeylerle iktifa ediyordu. Bir gün akşam yemeğini bulunduğu otelde yerken beni de davet etmişti. Ben yemek listesinde en basit ve oldukça ucuz bir şey ısmarlamış ve bununla iktifa etmiştim. Yemek bittikten sonra garson hesabı getirdi. Çünkü her defasında o, hesap pusulasını imza ediyormuş. Bana tercüme ettirerek garsona bu hesaptan benim masrafımı çıkarmasını, onu kendisi ödeyeceğini bildirdi. Garson buna lüzum olmadığını söylediği hâlde şair Akif ısrar etti ve çantasında bulunan birkaç marktan benim yemek paramı ödedi.”

Eşref Serkan Yücesoy
***
Bir tevazu vakası
Üstad çok mütevazı idi. Gösterişi hiç sevmezdi. Sırası gelmeyince ilmini bile izhar etmezdi. Mükemmel Fransızca bildiği halde söz arasına Fransızca bir kelime karıştırdığı ömründe vâki değildi. Zâhir-i ahvâli de ilmini, irfânını gizleyebilmeye müsâid. Onu yakından tanımayanlar, onun eserlerini bilip okumayanlar, onu görünce hiçbir şey anlamazlar. Çok zaman fesi kalıpsız, pantolonu ütüsüz, boyunbağı gelişigüzel bağlanmış, sakalı uzamış gezerdi. Çizme biçiminde, fakat yumuşak deriden hususî surette yaptırdığı mestleri vardı. Pantolonun paçalarını içine koyardı. Mestleri dizlerine kadar uzundu. Bilhassa harekât-ı milliye zamanında Anadolu’da hep böyle gezerdi. Fakat son derece temizliğe itina ederdi. Tanıdıkları tarafından, tanımayanlara: “fiâir Mehmed Âkif Bey!” diye tanıştırıldığı zaman, muhâtabı bir müddet hayret içinde kalırdı. Adeta inanamıyordu. Bu kalıp kıyafetin içinde o dehâ-yı şi’r ü edeb nasıl olur? Tereddüde düşerdi. Üstad da bunu hissetmez değil, fakat nedense hiç aldırmazdı. Hattâ zannedersem hoşuna da giderdi. Üstad’ın Eğinli bir arkadaşı var. Beşiktaş’ta oturuyor. Üstad ara sıra onu ziyarete gider. Eğinlinin ahbabları da gelir. Bunlardan bir tanesi, Üstad’ı ya bir kasap, ya bir et müteahhidi zannediyormuş. Birgün Üstad’a Dârülfünûn kapısında rast gelir. Ahbabın ahbabı diye bir tanışıklık var ya. Bu kasabın, yahut bu et müteahhidinin burada bulunmasını merak eder. Merhabadan sonra: “Hayrola! Buraya niçin geldiniz?” “Ders için.” Anlayamaz. Biraz durur. Üstad’ın yüzüne dikkatle bakar. Kendi kendine: “Allah Allah, der, bu yaştan sonra, bu saç sakalla Dârülfünûn’a devam. Çok tuhaf şey! Belki adamcağıza ilim hevesi gelmiştir. Ama talebe de olamaz. İhtimal, dersleri dinliyor...” İçinden gülerek, şaşarak: “Sâmi’în sıfatıyla mı?” der. (Sâmi’: Dinleyici) “Hayır.” Yine anlayamaz. Düşünmeye, Üstad’ı süzmeye başlar.
Ragıp Alkan
***
Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Savaşı İle İlgili Düşündüren Bir Anısı
 Çanakkale savaşları Birinci Dünya Savaşı'nın diğer cephelerinde olduğu gibi tam bir trajedi savaşıdır. Çıkışı itibarıyla büyük devletler için bir "paylaşım savaşı" dır.
Sarıkamış, Sîna, Filistin ve Suriye cepheleri tam bir fâcia olmuş, güya birlikte savaştığımız Alman ordusu ve subayları bizi birçok yerde hezimete uğratan kararlara imza atmışlardır. Bu öyle bir müttefiktir ki, Osmanlı, Kudüs'ü İngilizler'e kaybettiğinde bizim siperlerimizde hadiseyi sevinçle karşılamıştır.

Bakınız o günlerde Berlin'de resmi görevle bulunan merhum Âkif, bu durumu nasıl anlatıyor:
"Bir gün Berlin'de gezerken birden bire kilise çanları gümbür gümbür çalmaya başladı. Çan sesleri her yanı inletiyordu. Bütün halk art arda ve kulakları patlatırcasına coşkuyla çalan bu kilise çanlarının, büyük bir zaferin habercisi ve müjdesi olduğunu anlamış ve sokaklara dökülmüştü. Biz de sevindik ve dedik ki: 'Herhalde Almanlarla beraber itilaf devletlerine karşı bir cephede zafer kazanmış olmalıyız ki, kilise çanları bu zaferi kutluyor olmalı.' Ancak biraz sonra olayın mahiyetini öğrendiğimizde, bütün heyet üyeleri olarak küçük dillerimizi yutacak kadar hayret ve şaşkınlık içinde şok olmuştuk. Evet bu kilise çanları, meğer Mısır bölgesinde ve Kanal cephesinde İngilizlerin, dolayısıyla Hıristiyanların, Müslüman Türklere, yani bize karşı kazandığı zaferin Alman halkına müjdesini haber vermekteymiş..."
Kaynak: Yeniusmanlılar.org.
***
Mektep Arkadaşının Çocukları 
Beylerbeyi'ndeki evinde kendi yağı ile kavruluyordu. O sırada, ona, her cuma, sabahtan gidiyordum: Kitap okuyorduk. Sabahtan gittiğim için de öğle yemeklerine ondaydım. îstifadan sonra mazeretler bularak yemeklerden sonra gitmeye başladım: Evin ıstırabı o derece belliydi.
 Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malûmdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.

 Bir cuma, sofada, çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif e sordum:
 - Kim bu yavrular?
 Akif cevap vermedi.
 Odaya girince, bu üç ıstırabını, bu misafir çocuklarını Akif’le takılarak tebrik ettim. Akif in yüzü değişti:
 - Misafir çocukları değil, benîm çocuklarım! Dedi.
 Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?
 - Hasan Efendi öldü de..Dedi; ve bu çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendinin çocukları. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk.
Mithat Cemal Kuntay
***
Edirne Yılları
O zamanlar Akif 20 ile 25 yaş arasında idi. Benim bir beygirim vardı. Akif bunun üzerine meşhur kıl heybesini asarak üstüne biner, köy köy gezerdi. Türk köylerinden topladığı bin bir destanı içli ve duygulu gönlünden taşırarak anlatırdı.
***
Kızından Bir Hatıra
Üstad’ın kızı Cemile anlatıyor: Heybeliada’ya gelince babam hemen bir çamın altına oturur, arkasını çama dayar, saatlerce burada dalardı. İki saat, üç saat geçer, bir kelime konuşmazdı. Nefes aldığı bile işitilmeyecek kadar dikkat ve huşu içinde yalnız gözleri hareket ediyordu. Ortalık kararıyor, yahut gece yarısı olur.”Artık baba gidelim, derim, “peki!” der. Fakat gene oturur. Biraz sonra gene tekrar ederim. Yavaş yavaş harekete gelir, hiç de oradan ayrılmak istemeyerek bastonuna dayana dayana eve dönerdik.
Bir gün mektebe giderken çantamın eskiliğinden dolayı ağlamıştım. Onun üzerine babam bize bir çocukluk hatırasını nakletti:
***
Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi

Bu okulun güzel özellikleri vardı. Öncelikle dersler çok sıkı, öğrenci “adam olmaya mecburdu”. Ayrıca öğrencilerin çoğu temiz halk tabakasının çocuklarıydı. Bazıları da Akif gibi babasızdı. Kimsesiz çocuklar birbirlerini sevmeye muhtaçtılar. Okulda başlayan arkadaşlıkları ömürlerinin sonuna kadar sürecekti. Fazlı, Ali Rıza, Hasan… Bir dostu daha vardı, Doru. Doru, Halkalı Sivil Veteriner Okulunun harasındaki hırçın attı. Buna yalnız Akif bine biliyor, başkaları ise düşüyorlardı. Bu at, Akif’in gururuydu ve Akif, “Onu sadece ben ram ediyorum!” diyordu. Bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihni yapısını oluşturdu. Şiire ilgisi de bu yıllarda ve okulun son iki senesinde başladı. Akif’in bu yıllarda yazdığı şiirlerin çoğunu beğenmediği için yayımlamamış,imha etmiş,dostlarının defterlerine kaydettiği çok az şiiri bugüne kadar gelebilmiştir.


Mehmet Akif 22 Aralık 1893’te, o zaman “Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi” adını taşıyan Veteriner Fakültesi’nden birincilikle mezun oldu. 

***
O adam benim dinime sövdü Basri! Onu asla affetmem…”
Hasan Basri Çantay anlatıyor: Bir gün Samih Rıfat, Akif’in sevmediği ve uzak durduğu bir adamı barıştırmak için evine davet etmişti. Akif, adamı görür görmez, yerinden fırladı ve odayı terk etti. Hasan Basri kendisini bulup, sebebini sorunca: “Evet çok ayıp ettim biliyorum. Fakat o adam benim dinime sövdü Basri! Benim evladımı öldürseydi belki affederdim. Ocağımı söndürseydi belki affederdim. Hatta tüm insanlar içinde yüzüme tükürseydi yine geçebilirdim. Mademki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir mutlaka affederdim. Ama bu başka… O adam benim dinime sövdü Basri! Onu asla affetmem…”
Yılmaz Bekler
***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder