30 Eylül 2011 Cuma

Çini Sanatı



M.Ö. 3000 yılının ilk yarısında mimari ile tanışan çiniler, İslam mimarisinde M.S. 9. Yüzyılda kullanılmaya başlamıştır.
Selçuklular'ın 1071'de Bizanslılar`ı yenmesinden sonra Anadolu, hem Selçuklular hem de çiniler için yeni bir vatan olmuştur.

Bu topraklardaki çini sanatı, 13. Yüzyılda Selçuk mimarisinin doruğa ulaştığı dönemde gelişmiş ve buna bağlı olarak da pek çok camii, medrese, türbe ve saray duvarları çinilerle bezenmiştir.

Başlıca turkuaz, kobalt ve mor renklerin kullanıldığı geometrik desenli çini ve çini mozaikler iç mekanlarda tercih edilirken dışta da sırlı veya sırsız tuğlalar kullanılmıştır. 

14. yüzyılda Anadolu Çini sanatı Osmanlılar ile birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. 

Türkler iç ve dış mimari süslemenin en renkli kolu olan çini sanatını, asıl büyük ve sürekli gelişmesini Anadolu Türk mimarisinde göstermiştir.
       
Çini örneklerini görmek için tıklayınız.

Çini sanatı



Çini sanatı 2

Hat ve çini


 Mavi çivi


Ertan çini seramik

Ali Gök Kaya

29 Eylül 2011 Perşembe

Vitrayın Tarihçesi

Türklerin Orta Asya'da yerleştikleri bölgelerde yapılan kazılarda ele geçen cam parçalan, onların bu sanat hakkındaki ileri bilgilerini ve ince kullanım biçimlerini kanıtlayıcı niteliktedir.
İran üzerinden Anadolu'ya gelirken Türkler bu sanatı getirdiler ve geliştirdiler.
Selçuklu mimarları, Artukoğullarında da görülen ve «şemsiye» denilen cam süslemeleri kullandılar. Fakat Selçukluların son derece incelmiş ve gelişmiş vitray örnekleri, Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubadâbâd Sarayı kazılarında ele geçen cam parçaları ve alçı süslemeler vardı.

Vitray sanatı Selçuklular döneminde geliştirilmiş, Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethinden sonra bir çok tarihi mimarilerde Vitray Tekniği ile muhteşem çalışmalar yapılmıştır. 

Evlerde, cami, medrese, şifahane, saray gibi anıtsal binalarda vitraylar normal pencere dizisinin üstünde oluyordu. «Kafa penceresi» denen bu nakışlı camlar, bitkisel ve geometrik şekillerle nefis bir bezeme biçimi oluşturuyordu. Bu camlardan süzülen ışıklar yapı içinde değişik yansımalar yapıyordu.
Osmanlı vitrayının en güzel örnekleri Süleymaniye, Rüstempaşa, Yeni Cami gibi büyük mabetlerde, Topkapı Sarayı, Hünkâr Kasrı v.b. saray, kasır ve yalılardadır.


Vitray Nedir?


Vitray sanatı gün ışığı ile doğan ve yine onun az ve çokluğu ile değişimler kazanan bir ışıklı resim sanatıdır.
Vitrayın diğer resim sanatlarından ayrı olan yönü onu diğerlerinden üstün kılan tarafı aynı kalmayışı, ışık değişimleriyle, ya da ışığa etki eden elemanların değişimiyle değişik özellikler kazanmasıdır.

Bir ışığın azalıp çoğalması ve bulutların hareketi, hatta vitrayın arkasında bulunan ağaçların dal ve yapraklarının veya başka cisimlerin hareketi cam üzerinde değişik renk ve gölgeler meydana getirir.

Yakın yüzyıla kadar vitray sanatı doğal ışıktan yararlanmıştır. Teknikteki ilerlemelere paralel olarak değişik kaynaklarda, özellikle elektrik ışığı vitrayın ışık kaynağı olmasını sağlamıştır.

Ayrıca hiç doğal ışık olmayan yerlerde de vitray kullanılmıştır.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Tarihte Cam Sanatı




Cam, insanoğlunun 7000 yıldan beri kullandığı en eski malzemelerden biridir.
Cam üfleme sanatının da 2000 yıldan beri varolduğunu biliyoruz.
Camın bulunuşunu bize ilk kez antik çağ yazarları iletmektedir. Onların yazılarında cam yapımı önce Fenike ve Mısır’da başladı. Böylece, cam 5000 yıl önce eski Mısır’da işlenerek ortaya çıktı. Burada ilk ham madde yanardağlardan akan lavlardan elde edilmekteydi. Buluntulardan anlaşıldığına göre kilden yapılmış kapların üzerini kaplamak amacıyla cam kullanılmıştır. Ama, kısa süre sonra cam, kil olmadan da işlenmeye başlanmıştır.
Birinci yüzyılda güherçile (nitrik asit) tüccarları camın kaynağını tesadüfen buldular. Fenike’de Belus Nehri kıyısında güherçile tüccarları küçük taşlar buldular. Bunları güherçile parçalarıyla birlikte tencerelerinde kaplama amacıyla kullandılar.
Güherçile alev üstünde ısıtılınca kıyıda buldukları kum ile birleşiyor, bir süre sonra saydam bir nesne oluşuyordu. Bu, camın kaynağıydı.

Metnin alındığı yaıyı okumak için tıklayınız.

Camın büyüsü

Cam, maddenin gaz, sıvı ve katı özelliklerini ifade eden bir biçimdir. Daha çok, ’çok soğutulmuş’ bir sıvıya benzer. Işığı zapt eder ve derinliklerinden ışıldar.
Sıradan malzemelerle yapılmış, nadide bir mücevherdir: 
ateşin dönüştürdüğü kum
İnsan, kayıtlı tarihten önce camı yapmayı ve onu renklendirmek için, içine metalik tuzlar ve oksitler koymayı öğrendi. Camın içindeki bu mineraller, beyaz ışıktan özel bir parçayı zapt edip, insan gözünün çeşitli renkleri görebilmesi için serbest bırakır. Kobalt maviyi, gümüş sarıyı, altın ve bakır karışımı yeşil ve kiremit kırmızısını üretir.

27 Eylül 2011 Salı

Kurşunlu Vitray




Önceleri büyük cam parçaları üretmek imkânı olmadığından büyük pencereleri imal etmek için kurşun oluklar kullanılmıştır.
Çok eski bir tekniktir ve mükemmel mabet camları ile tanınmıştır.
Avrupa'daki birçok kilisede bulunan ve ortaçağdan bu yana hala muhteşemliği ile göz kamaştıran bu teknik, zamanla günlük hayatın vazgeçilmez unsuru olan evlerimize kadar girmiştir.

Türk Vitray Tarihi




Anadolu uygarlıklarından elde edilen cam işçiliğinin en seçkin örnekleri günümüzde "cam"ın tarihi gelişimi konusuna ışık tutmaktadır. 
Çeşitli model ve formlarda vitray, Selçuklular döneminde geliştirilmiştir. 
Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul'un fethiyle camcılığın merkezi bu kent olmuştur. Çeşm-i bülbül, Beykoz işi bu dönemden günümüze ulaşabilen tekniklerden bazılarıdır.
Anadolu'da camın ilk kez gözboncuğu olarak üretimi İzmir-Görece köyündeki ustalar tarafından gerçekleştirilmiştir. 
Anadolu'nun her tarafında temelinde nazar inancı olan cam boncukları görmek mümkündür. Nazarlık yoluyla canlı veya nesneye yönelen bakışların dikkatinin başka bir nesneye yöneleceğine inanılır. Bu nedenle nazar boncuğundan yapılan nazarlıklar canlının veya nesnenin görünen bir yerine takılır...
     
Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Boyaların Sırrı



Cam hamuruyla oksidin karışımı, istenilen renge göre çeşitlendirilir.
Bakır dioksitle yeşil, mangan dioksitle erguvan, çok ince bakır tozlarıyla kırmızı, bakır karbonatla mavi, kobalt oksitle lâcivert cam elde edilir.
Ortaçağ'da kırmızı fonlar, mihraba göre güneşe bakan güney tarafa yerleştirilirdi; kuzey tarafa konan mavi fonlar da en geçirgen yarı saydam camların geçirebildiği kadar aydınlık sağlardı. Bununla birlikte hiç kimse rahip Suger'in yaptırdığı Saint-Denis'deki mavi camlarda Chartres'daki mavi camların sırrını çözememiştir.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Cam süsleme sanatı: Vitray



Türk tarihimizde ise, cam sanatı Anadolu uygarlıklarında ki yapıtlarda camın işlenişi görülmektedir. 
Vitray sanatı ise Selçuklular döneminde geliştirilmiş olup Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethinden sonra bir çok tarihi mimarilerde Vitray Tekniği ile muhteşem çalışmalar yapılmıştır.
Yakın dönem içersinde de cam ve vitray sanatı birçok sanatçının ilgi odağı olmuştur.
 

25 Eylül 2011 Pazar

Sermayesi sabır olan sanat: Katı'


İnce kağıt oymacılığının usta sanatkârı Safiye Morçay Gülen ile Katı' sanatını konuştuk


İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni
Katı', nâmıdiğer ince kâğıt oymacılığı sanatı medeniyetin kadife görünüşlü demir süngerlerinin hışmına uğramış bir Osmanlı sanatı...

Sanatkâr dedelerimizin göz nurlarından meydana gelen, ilk örnekleri 15. yüzyılda rastlanan bu nadide sanat, günümüzde son temsilcilerinin elinde hayatiyetini sürdürme çabasında...

Toplumumuzda hemen herkes Japon kâğıt sanatı origaminin ne olduğunu bilir. Çünkü yıllarca TRT ekranlarında origami üzerine konuşulup duruldu... Kimse, bir Osmanlı-Türk sanatı olan katı'nın origamiyle kıyas dahi kabul edilemeyecek kadar daha ince bir sanat izzetine sahip olduğunun farkına varamadı.

Devamını okumak için tıklayınız.

Estetiğin ve güzelliğin sanatı: Tezhip / Oğuz Köroğlu




Tezhip, uzun ve köklü bir geçmişe sahip kitap sanatlarımızdandır. Hüsn–i hat ve cilt sanatlarını tamamlayan, onlara ahenk kazandıran, bu sanatlarla birlikte kitaba nakış ve renk armonisi katan muhteşem bir güzelliktir.
Eskiden yazma kitapların ve hüsn–i hat kenarlarını boya ve yaldızlı süslemelerle tezyin etme işine tezhip denirdi, bu işleri yapan kişilere ise müzehhip. Başka bir ifadeyle; altınla süsleme anlamına gelen tezhip, boya ve altın tozuyla, çiçek ve nakışlarla süsleme sanatına verilen addır
Tezhip, resimden ve minyatürden çok farklı teknikle yapılır.
Tezhip, kitabın çeşitli yerlerine yapılır, bunlardan en önemlileri:
1. Zahriye: (Kitabın ilk bir veya iki sayfasında) Yuvarlak, köşeli olabilir ve ortasında madalyon halinde eserin ve müellifin adı ve eserin kimin namına yazıldığı kayıtlıdır.
2. Başlık: (Serlevha) Metnin başladığı sayfadaki başlıktır. Bazı yazmalarda bilhassa Kur’an–ı Kerim’lerde ve padişahlara takdin olunan eserlerde bu sayfayla karşısındaki sayfa tamamıyla tezhibli olabilir.
3. Bölüm ve sûre başlıkları: Sûrelerin başladığı sayfalardaki tezhiptir.
4. Durak, cüz, hizip, secde işaretleri (Kur’an–ı Kerimlerde)
5. Hatime (son)
6. Cedvel (Yazıyı çerçeveleyen çizgi)
7. Zencirek (Tezhibli sayfa kenarındaki geçme)
8. Tığ (Sayfada yazı dışındaki süsler)
Kütüphanelerimizde, saray nakışhanesinde tezhiplenerek padişaha sunulan birçok eser vardır, aradan 500 yıl geçmesine rağmen güzelliklerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir.
Tezhibe kısaca estetiğin ve güzelliğin sanatı demek doğru olacaktır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Vitrayın tarihçesi ve gelişimi

      Camın tarihi çok eski devirlere uzanır. Arkeologların yaptıkları kazılarda Neolitik çağlara ait cam veya cama benzer maddelerden yapılmış süs eşyaları bulunmuştur. Fakat camın ilk önce nerede ve kimler tarafından yapıldığı ortaya konulamamıştır.
     "I. yüzyılda Pliny`nin hikayesine göre cam Fenikeli tacirler tarafından bulunduğu söylenmektedir. Suriye`deki Caraıelus Tepeleri arasında, bataklık bir bölge vardır. O zamanlar Belus Nehri bu bataklıktan başlayarak Ptolemars eyaletine yakın bir yerde denize dökülür.
     Tacirler Belus kıyılarına taşıdıkları nötron (Soda karbonatı) yükleriyle kamp kurarlar ve kamp ateşinin üzerine koydukları yemek kaplarını nötron bloklarla ateşin üstünde tutarlar. Ertesi gün uyandıklarında çok şaşırırlar. Ateş nötron ve kumu eriterek o ana kadar görmedikleri camı oluşturmuştur. 
     Bununla birlikte bulunan en eski cam parçaları bu buluştan birkaç yy. öncesine aittir. Mısırlıların üfleyerek cam eşyaları bulma yönteminden sonra gelişmiş ve yayılmıştır. Üzerinde tarihi yazılı en eski cam M.Ö 1551-1527 yıllarında yaşayan Firavun Amen Hatep`e ait bir boncuktur. Bu da Mısırlıların teknik yönden ne kadar ileri olduklarına işaret etmektedir.

Dürdane Ünver ile Söyleşi

ÇukurovaSanat - Dürdane Hanım, Kaatı'  kelimesinin anlamı ve bir sanat dalı olarak geçmişi hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
Dürdane Ünver - Tabii efendim, memnuniyetle. Kaatı'  ; Arapça'dan Osmanlıca'ya geçmiş, 'kesme', 'kesilme' anlamına gelen 'kat' kökünden türemiş bir sözcüktür. Tarihte ''kaat'ı, katığ, katıa, kağtı'' gibi değişik şekilde telâffuzlarına da rastlanır. En doğru yazılış şekli; Kaatı'   yani iki 'a' ile söylenenidir. Daha açık ifade etmek gerekirse, 'kâğıt oymacılığı' demektir.
Her ne kadar, sanat tarihçileri tarafından Kaatı'   sanatının başlangıcının Çin olduğu söyleniyorsa da, benim düşüncem, bu sanatın yapım tarihinin Orta Asya'ya kadar dayandığıdır. Çünkü göçler sırasında bir kol Çin'e gitmiş, tabii giderlerken medeniyetlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir. Son günlerde savunulan tezlere göre, kâğıdın mucidi Türkler ise, o  zaman benim görüşümün doğru olması kuvvetle muhtemeldir.
Kâğıt oymacılığının halk sanatı olarak Çin'de doğduğu, kökünün tanrı ve ataları anmak için yapılan kurban sunma törenlerine kadar dayandığı, söylentiler arasındadır. Tarihi kayıtlara göre; Tang Hanedanı zamanında ev hanımları tarafından yapılan oymaların süs eşyası olarak kullanıldıkları, daha sonraki dönemlerde de kelebek şeklinde oymalar yaparak bunlarla baharı karşıladıkları bilinmektedir. Çin ve Japonya'da ev hanımlarının kâğıttan oyma süsler yapma merakı gittikçe gelişerek bir sanayi haline dönüşmüş ve aynı zamanda para kazanılan bir meslek olmuştur.

23 Eylül 2011 Cuma

Kaatı' Sanatı



Herhangi bir düz kağıdın, boyanmış kağıdın (mesela ebrulu bir kağıdın) veya derinini oyulmasıyla yapılan sanata katı'denir.


Katı' sanatında, kesilip çıkartıldıktan sonra başka bir yere yapıştırılan kısma "erkek oyma", içi oyulmuş kısma ise "dişi oyma" adı verilir.
Cilt sanatının şemse ve köşebent tarzındaki ince ve zarif motifleri, hüsn-i hat örnekleri, vazo desenleri tek çiçekler, buketler, tabiat manzaraları ve tasvirleri oyma sanatında en çok rastlanan şekiller olarak, cilt kapaklarında, murakka' kıt'alarda, albümlerde ve el yazması eserlerin süsleri arasında görülür.

Katı' sanatının kâğıt üzerindeki en eski örneklerine İran'da rastlanmıştır.

Osmanlılara gelişi XVI. yüzyılın başlarındadır. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde katı', önemli bir sanat dalı olarak tezhipten sonraki en önemli süsü onuştur.

Bu yazma eslerde oyma olarak tezyini motiflere ve çiçeklere kadar hemen her şekil denenmiştir. Bu kâğıt oyma sanatıyla uğraşanlara "Katı'an" (Oymacılar) denmiştir.
Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

22 Eylül 2011 Perşembe

Sedef Sanatı


Sedefçilik, ilk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok sonradır. Her nekadar bazı kaynaklar Sümer Sanatında sedefin traş edilerek ahşaba  uygulandığını, Uzak Doğu ve Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere rastlandığını bildirirlerse de, sedefin en yaygın ve en gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü bilinir. 

**********************************
Yavedut Eseri Yapım Açıklaması
Bağ içine sedef kesim,etrafı kemik ve abanoz fileto işlenmiştir.Çınar paspartu şimşir fileto ile birleştirilmiştir.Dış paspartu ve çerçeve maundur.Çınar paspartuya bağ içinde sedef çiçinati bulutları yapılmıştır.

Ürünleri görmek için tıklayınız.

Ayrıca bakınız
Sedef İşçiliği Örnek Ürünler

Sedef sanatı ile ilgili görseller

Sedefçilik (Sedefkarlık) Nedir? Sedefçilik Mesleğinin Özellikleri

Kaatı' nedir, nasıl uygulanır?




Uygun desen, motif veya yazı örneğinin, kesilecek nitelikteki ince kağıt veya deriden, özel keski yardımı ile ustalıkla oyulup, çıkan parçanın veya içi oyulmuş olan parçanın yine ustalıkla başka bir zemine yapıştırılması sanatıdır. 


Yapıştırılan zemin, kağıt, pasparto, cam veya deridir.

Kātı’ sanatı, hat, cilt ve tezhip sanatları içinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu sanat dalında en çok işlenmiş olan konular; vazolar, tek çiçek motifleri, bitkiler, doğa manzaraları hayvan motifleri, ağaç tasvirleri, bahçe tasvirleri, oyma şemseler, köşebent tarzı süslemeler (XV. yüzyılda ciltlerde görülmektedir), resim yazılar, kıyafetleri vurgulanmış insan figürleridir.





Metnin devamı için tıklayınız.

Çini






Çini Sanatı

Kütahya Çinileri

Sıtkı Usta Seramik Kutahya

21 Eylül 2011 Çarşamba

İç güzelliğin dış dünyaya yansıması: Çini / Oğuz Köroğlu


Türklerin sanata en büyük katkılarından biri de çinicilik olmuştur.
Anadolu’da çininin mimarî süslemede kullanılmaya başlaması ilk defa Türkler’in meydana getirdiği eserlerde görülmüştür.
Selçuklular’da büyük gelişme gösteren tuğla ve stüko süsleme, Anadolu’da yerini taş süslemeye bırakmıştır. Türkiye Selçuklularında mimarî eserlerin dışını süsleyen taş işçiliğinin çeşitli motifleri, eserlerin içinde süratli bir gelişme gösteren çini ile yapılarak mekânı renklendirmiştir.
İlk örneklerde tuğladan taşa geçişte görülen yumuşak akış, çini süslemeden önce tuğla ve sırlı tuğla süslemenin kullanılması ile kuvvetlenir. İlk eserlerde tuğla süsleme hâkim olmuş fakat kısa bir zamanda sırlı tuğlaların ve çininin katılması ile renklenmiştir.
Türk Selçuklu devri çini teknikleri cami, medrese, türbe gibi dinî eserlerin yanında sarayları da süslemekte kullanılmıştır.
Konya’da 1160 tarihli Alâeddin Köşkü’nde bulunan çiniler, bu döneme ait en önemli örneklerden biri olup, insan figürlerinin kullanılmış olması bakımından da özgünlük taşımaktadırlar.


Yazının devamını okumak için tıklayınız.

20 Eylül 2011 Salı

Osmanlı Hat Sanatı



Arapça'da çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır.
 Hat; güzel yazı sanatı olup, yazarlarına hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî',
Icâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardı.


Naht Sanatı



    

      Naht, ağacı kabartma şeklinde yontmak suretiyle şekil verme sanatıdır. Ahşap işçiliği Anadolu'da Selçuklu döneminde gelişip, zamanla kendine özgü bir niteliğe bürünmüştür.
    Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler genellilkle mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlardan oluşan usta işi eserlerdir. Osmanlı dönemine gelindiğinde sadeleşen eserler sehpa, kavukluk, yazı takımı, çekmece, sandık, kaşık, taht, kayık, rahle, Kur'an muhafazası gibi gündelik  eşyalar olmakla beraber bu sanatın pencere, dolap kapağı, kiriş, konsol, tavan göbeği, mihrap, minber ve sanduka gibi mimarî yapıtlarda da uygulandığını görüyoruz.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Ebruname / Mustafa Düzgünman



EBRUNAME
Ebrudaki görünen şu nukûşâta iyi bak,
Şuunât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hak
Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-u Rahman âşikâr,
Rûyetullah sırrıdır bu müsemmâdır her varak.

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben,

Gafil olup şirke dalma bir fâildir iş gören,
Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol,
Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen.
.....

Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti,
Derûnunda duran nakkaş "Eynemâ"yı öğretti,
Bab-ı ebrû rehnümadır vech- bâkî fehmine,
Ârif olan bu ezharı bir noktadan seyretti.

Mustafa DÜZGÜNMAN


Şiirin tamamını okumak için tıklayınız.

Mozaik Sanatı




Küçük, birbirinden farklı, üç boyutlu parçaları bir yüzey üzerinde yanyana getirerek resim oluşturma tekniğine ve ortaya çıkan esere mozaik denir.

İlk olarak 5000 yıl önce Sümerler tarafından ev duvarlarına batırdıkları çömlek parçalarıyla yaratılan bu tekniğin günümüzde iki biçimi uygulanmaktadır:

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver



 

Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver (d. 1898, İstanbul, ö. 1986, İstanbul), Türk yazar ve doktor. 

Darülfünun Tıp Fakültesi'ni bitirdi (1920). Gureba ve Haseki hastanelerinde çalıştı, Sanayi Mektebi'nde asistanlık yaptı. Yurtdışında ihtisas yaptı. İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü'nü kurdu, Güzel Sanatlar Akademisi hocalığı yaptı. 1939'da profesör, 1954'de ordinaryus profesör oldu. 1967'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünü kurdu. 1973'de emekli oldu, 1986'da öldü. 

Arapça, Farsça, Fransızca biliyor; ney çalıyor; ebru, tezhip, minyatür ve hat sanatıyla uğraşıyor; Türk kültürünün bütün yönleriyle ilgileniyordu. Arşivciydi ve arşivini kendi kurduğu enstitülere, TTK'ya, Süleymaniye Kütüphanesi'ne bağışlamıştır. Çok yoğun bir araştırmacı ve yazardır. 18 bilimsel kuruluşun üyesi olmuş, tıp tarihi, bilim tarihi, kültür tarihine ait 2500 civarında kitap ve makale yayınlamıştır. 1985'de Kültür Bakanlığınca büyük ödüle layık görülmüş, yurtdışında da ödüller almıştır. Dergi, gazete ve ansiklopedilerde sayısız yazısı vardır. 

Kendisini etkileyen hocaları Hoca Ali Rıza Bey, Abdülaziz Mecdi Torun, Akil Muhtar Özden'dir. 



ORD. PROF. DR. SÜHEYL ÜNVER'İN SON ANLARI

Fatih Kozan'ın röpotajı

20. yüzyılın büyük sanatkarlarından Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in en yakın talebelerinden biriyle, Azade Akarla birlikteyiz. Koca Mustafa Paşa'da Ali Paşa Camii'nde hattat Hüseyin Kudu'nun sahip çıkıp dirilttiği, geleneksel Türk sanatına gönül verenlerin arasında Ünver'in mirasına sahip çıkan "Süheyl Ünver Grubu"nun hani harıl çalıştığı bu tarihi mekanda vatan ve millet sevgisinin nelere kadir olduğunu gösteren Ünver'i konuşuyoruz Azade Hanımla.
…..

Bize çalışmayı, çalışmalarımızı değerlendirmeyi öğretti. Namus öğretti, temizliği öğretti. Yani onun talebesi olmak yalnızca resim öğrenmek değildi. Aynı zamanda ahlak öğrenmekti.

Çok açık fikirli bir adamdı. Dinine çok bağlı bir in¬sandı. "Ben her şeyim" derdi. "Ben hem Rufai'yim, hem Nakşi'yim, hem Mevlevi'yim, ben Osmanlı'yım, Türk'üm" derdi. Talebelerini yetiştirirken kendisinin de yetiştiğini söylerdi. Sanatını icra ederken hep gönülden yapardı, içinizde aşk meşk olmaz ise yaptığınız sanat eserleri bir mana ifade etmez, derdi. O her zaman ümitliydi, her zaman çok pozitif bir insandı. Hiç negatif tarafı yoktu. İnsanlar çalıştıkça yapar, hayatta çalışmaktan başka her şey boştur, derdi.

Unutmamak İçin Her Şeyi Not Alacaksın

İnsanin hatırlama süresi 24 saattir, derdi. Ben size anlatıyorum, bu anlattıklarımı 24 saat içinde eğer defterinize tutmazsanız kaybedersiniz, derdi. "Biz çok şifahi bir milletiz, Türk milletinin yazma kabiliyeti yok, hiçbir zaman yazmamış. Onun için tarihimizi yazanlar hep başkaları olmuş." Bu yüzden tarihimiz hep yabancılardan toplamak dayız. Bütün gravürleri yabancılardan toplamak zorundayız. Atalarımız ne bir resim yapmışlar, ne de doğru dürüst bir şey yazmışlar, bugün de böyle devam ediyor. Onun için işte gençlere ben bunu söylerim. "Yazın, yazacaksınız" derdi.

18 Eylül 2011 Pazar

Ebru Sanatında Çığır Açmak..


Tarihsel kalıtlarda ve eserlerde; özellikle  "Battal" tarzı ebrulara rastlanmakla beraber bir sonraki dönemlerde"Hatip" tarzı ebrularıda bulunmaktadır. Daha sonraki yıllarda ise sol tarafta görülen "Çiçekli Ebru"nun ilk örnekleri ile karşılaşılmaktadır. Özellikle Necmettin OKYAY tarafından geliştirilen çiçekli ebrulara, Mustafa Düzgünman'da daha belirginleşmiş ve formu oturmuş yeni çiçek modelleri dahil edilmiştir. Battal ve zemin battalı üzerinde suyun üstünde iken yapılan çiçek ve hatip formları Ebru sanatında gelişimin tarihini ve seyrini belirler.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

Ruhunu Tezyin Edenler / Mehmet Emre Ayhan

Süheyl Ünver ve Gülbün Mesara!
“Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” (Secde Suresi, 9. Ayet)
Tezhip, kat’ı gibi sanatlar asırlar boyunca hep ilahi kelamın yazılı olduğu levhayı, kağıdı süslemek ve ilahi kelamı ön plana çıkarmak gayesiyle yapılagelmiş. Böyle de olması gerekiyor çünkü, mesela merhum Turgut Cansever’in de felsefesinin temelini teşkil eden, düstur şu: Sanatkarın asıl vazifesi dünyayı güzelleştirmek. Elbette kişi dünyayı güzelleştirmeye ilkin kendinden başlıyor. Kendini tezyin etmediği sürece, ruhunu inceltip tüm göze, gönle hoş gelmeyen şeyleri yontmadığı sürece icra ettiği sanat da hep eksik kalıyor. Bu görüş, Yûnus’un “Yûnus Emre der Hoca/ Gerekse var bin Hacc’a/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.” dizeleriyle de uzaktan akrabadır, aklıma gelmişken söyleyeyim.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Çömlekçilik



Özlü çamurdan elle veya çömlekçi çarkından geçirilerek çeşitli ölçülerdeki kalıplara dökülerek biçimlendirilen ve fırında pişirilerek sırlanan veya sırlanmadan yapılan toprak çanak. Çömlek, testi, vazo, küp yapma sanatı.
Beyaz topraktan yapılarak üstü sırlanan çiniler, çömlekçilik sanatına girmezler. Bunları yapmak sanatına çinicilik denir.
Eski tekniğe göre çömlekçi çamurunun hazırlanışı ve şekil verilmesi, akarsu yataklarından veya kil toprağının üstündeki özlü çamur süzülerek, içindeki çakıl taş parçaları alındıktan sonra taşla veya tahta tokmakla dövülerek yapılırdı. Kil toprağına sâdece biraz su katılır, süzülmüş balçıklı toprak kalıplara dökülerek sıkıştırılır veya ortası oyularak çeşitli biçimlere sokulurdu.

Yeni usûllere göre, kil bol su içinde ıslatılarak sıvılaştırılır, süzülür. Süzülen bu sulu çamur belirli bir kıvama gelinceye kadar kurutulduktan sonra elle işlenerek biçimlendirilir. Son zamanlarda ise balçık, kalıplara dökülerek kullanılmaktadır.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Camocağı - Çeşm i bülbül / İzzet Özdemir



“Allah güzeldir, güzeli sever” / Şakir Tarım

Suda Lale Resim





Çivitçioğlu Medresesi'nin en takdir edilen özelliği, ikinci kattaki hücrelerde hat, tezhip, ebru, rölyef gibi Osmanlı İslam sanatlarının devam ettiriliyor olmasıdır. Belediyenin teşvik ettiği bu sanatlar Medrese ziyaretine ilgiyi de artırmaktadır. Buradaki bir hücrede hat ve ebru üzerine çalışan bir sanatçıyı ziyaret ediyoruz. Yaptığı çalışmalar hakkında bilgi ediniyoruz. Bize, ebruda çiçeklerin dilini ve insanlara verdiği mesajı şöyle izah ediyor:

"Ebruda lale; Allah'ı ve O'nun birliğini sembolize eder. 
Gül; özelde Peygamberimizin, genelde bütün peygemberlerin remzidir. 
Karanfil; güzelliği, sürüp giden saf ve derin sevgiyi ifade eder. 
Menekşe; sabrın ve alçakgönüllülüğün sembolüdür. 
Papatya; temiz bir kalbi ve paylaşmayı hatırlatır. 
Sümbül; hak aşığının yaralanmış kalbinin ifadesidir."

Ne kadar güzel duygu ve ifadeler değil mi? Bu bilgilerden sonra sanatın fonksiyonunu bir kere daha tefekkür ediyorum. Sanattan maksat eşyadaki güzelliği yakalamak ve ondaki gizli manaya nüfuz etmek değil mi? Sanat, insana hassas bir ruh, derinlikli bir anlayış kazandırıyor. Sanattan mahrum olan bir insan kaba saba oluyor. Öfke, kin, intikam, hırs gibi duygularının esiri haline geliyor. 

Sanatı, Allah-ü Teala'nın güzel isimlerinden "Hoş, güzel, yaratılmışların ihtiyaçlarını en ince noktasına kadar bilip karşılayan" anlamına gelen "El - Latif" İsm-i Şerifinin insanlara yansıması olarak düşünüyorum. Allah Rasülü'nün (s.a.v) "Allah güzeldir, güzeli sever" Hadis-i Şerifi de "güzellik anlayışı ve estetik zevk"i teşvik ediyor.
Üstad Necip Fazıl'ın şu beytini hatırlıyorum: "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış; / Marifet bu; gerisi yalnız çelik çomakmış."



16 Eylül 2011 Cuma

Ebru Sanatı - Gülü Terk / Özgür Eraslan


Ebru SANATI- GÜLÜ TERK ERASLAN20




Ebru tarihçesi
Zamanla Ebru olarak anılan bu sanatın kelime kökeni Farsça Ebri: bulut bulutumsu Çağatayca: Ab-ru : su yüzü ‘ den geldiği bilinmektedir.
Türkistan’ da doğan bu sanatın başlangıcının 9. y.y olduğu sanılmaktadır. Fakat elimizde tam bir belge niteliği taşıyan bilgi bulunmaktadır.
1447 yılına ait olduğu söylenen en eski ebrunun Topkapı sarayında olduğu söylenmektedir. Fakat şu an o ebruya ulaşılamadığı için elimizde bulunan en eski ebru Topkapı Sarayın’da ki 1554 yılına ait olan ebrudur diyebilmekteyiz.

Osmanlı imparatorluğunda Enderun mekteplerinde saray için üretilen ebru saray dışına taşıp buradan da Anadolu’ya yayılmıştır.
Doğal malzemelerle çalışılmaktadır.Gül dalı ve at kılından fırça bitki zamkından suyun yoğunluğunu arttırmak için kitre boyaları su yüzeyinde tutabilmek için öd boya olarak da toprak pigmen ve oksit boylar kullanılmaktadır.

Yazının tümünü okumak için tıklayınız.

Ebru'nun terapi özelliği

Majör Depresyon


Ebrunun rahatlatıcı özelliği kullanılan malzemenin tamamen doğal olmasından kaynaklanır; su, toprak boyalar, gül dalı, geven dikeninin reçinesi olan kitre, sığır öd'ü, at kılı.

Özellikle su, hareket eden su pozitif iyonlar yaydığından insanlar üzerinde olumlu etkileri vardır. Herkes denizi seyrederken, göl ya da akarsu kıyısındayken kendini dinlenmiş, rahat ve huzurlu hisseder. 



Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

15 Eylül 2011 Perşembe

Minyatür resmi


Minyatür, doğu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doğu sanatı olduğunu, batıya doğudan geldiğini ileri sürenler vardır.

Doğu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür.

Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir.

Doğu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır.

Bu minyatürlerin çevresi çoğu kez "tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi.





Dosya:Behzad advice ascetic.jpg



Oryantal Resim


Kablumbağa Terbiyecisi / Osman Hamdi Bey


Batı resim sanatında ortaya çıkan akımlar arasında en çok Türk resmini ilgilendireni şüphesiz Oryantalizm akımıdır.

Oryantalist akımın başlangıcı, 18, yüzyıl siyasi konjonktürü ile doğrudan ilgilidir.

Osmanlı bünyesindeki bozulmanın en ileri düzeye ulaştığı bu dönem, aynı zamanda bu bozulma ve geri kalmışlığa çarelerin de arandığı bir dönemdir. Bu çarelerin en başında şüphesiz dışa açılma ve modernleşme çabaları gelmektedir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Türk Çini Sanatı

thumbs cini sanati Türk Çini Sanatı


Geleneksel Türk Sanatlarından olan çini, genellikle mimari yapıların, cami, köşk. saray, çeşme, türbe ve benzeri yapıların iç ve dış süslemelerinde kullanılmış bir seramik ürünüdür.

Çinilerimiz tür olarak ikiye ayrılır.
1- Duvar çinileri, batılıları Tile-Art dedikleri bu türe eskilerimiz Kaşi demişlerdir.

2. Evani denilen bu tür tabak, vazo, kupa, kase, sürahi, bardak ve benzeri seramik ürünlerinden oluşmaktadır. Bu türe halen kullanma seramikleri demekteyiz.
Yazının devamını okumak için tıklayınız.

13 Eylül 2011 Salı

Osmanlı Resim Sanatı: Minyatür



Türk resim sanatının köklerine indiğimizde Osmanlıları, Anadolu Selçukluları ve Büyük Selçuklu çağını aşarak Orta Asya steplerine kadar uzanmak lazım.

Uygur, Karluk ve Oğuz gibi Türk kavimlerinde süsleme ve bezeme sanatlarının çok zengin uygulamaları ile karşılaşmaktayız.

Göçebe olarak nitelendirilen Orta Asya Türklerinin sanat faaliyeti o kadar da basite alınacak türden çalışmalar değildir

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Tezhip Sanatı



Sanatkâr çirkinden uzaklaşmak güzele ulaşmak ister.

Güzel ise eksiksiz, mükemmel, uyumlu, ahenkli, dengeli, ritimli, oranları ve ilişkileri düzgün olan şeyleri ifade eder.

Güzelin kendine has bir dili vardır. Bu dille iletişim-etkileşimde bulunur.
 

İlahi kudretin bahşettiği yeteneklerini manada derinleştirerek gönüllere huzur, saadet, mutluluk nakşeder.

Dünyayı, kâinatı çözümlemek, saklı kalmış gizli noktaları aramak, bulmak, ortaya çıkarmak ister. Aranılan şey, gizli sanılan mutlak gerçekliktir.

Sanat eseri yoluyla mutlak gerçekliğin sırlarından bazıları keşfedilir. Böylece kâinatın sırlarına ulaşma, evren bütünlüğüne katılma arzusu gerçekleşmiş olur. Sır dünyası ile ilişki kurmak, insan ruhunu da bütünlüğe doğru taşıdığından sanatkâr, bu sırlarla dolu kâinatla, eserlerine ahlâkını da yansıtmış olacaktır.

Tezhip sanatkârları dini ve din dışı eserlerde, sanat ahlâkının bütün özelliklerini kendi benliklerinde hissetmişler ve bunları eserlerine yansıtarak kültürümüze büyük katkılarda bulunmuşlardır.


Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Türk Tezhip Sanatı


Türklerde tezhibin geçmişi Uygurlar’a kadar uzanır.
Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı.
Anadolu’ya Selçuklular’ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır’da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup geliştirmişler, aynı dönemde İran’da ve ardından Timurluların egemen olduğu Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme göstermiştir.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

11 Eylül 2011 Pazar

Özünden Türk Olan Bir Sanat: Minyatür / Dr. Mahmut Nahas



Her şey gösteriyor ki, minyatür, özünden Türk olan bir sanattır;
çünkü:

l – 632′den 12. yüzyılın başlarına kadar geçen 5 yüzyılda hiçbir resim sanatı denemesi yok,

2 -Türklerin Bağdad’a gelmesiyle ilk minyatürler görülmeye başlıyor. Türklerin Suriye ve Mısır’a yerleşmeleri ile bu ülkelerde ilk resimler görülüyor. Bütün bunlara Arap resmi denmekte,

3 -Türklerin İran’a Prens olarak gelmeleriyle, İlhanî, Timurî, Safevî vb. denen ilk resimler görünüyor; bunlara İran1ı denmekte, ama hiçbir zaman Türk denmemekte,

4 -Türklerin hiç bulunmadıkları bütün İslâm ülkelerinde ; büyük bir uygarlığa ve yüksek bir kültüre sahip olan Kuzey Afrika’da ve Endülüs’te de resimle hiç uğraşılmamış,

5 -Timurî Moğol’ların Hindistan’a gelmeleriyle burada Moğol denen resimler baş gösteriyor,

6 -Bu ülkelerdeki Türk hanedanları ortadan kalktıktan sonra, minyatür, son Türk hanedanı Kaçar’ların 1924′te gittiği İran ile, tabii, Türkiye dışında ortadan kalktı. Bu iki ülkede minyatür, 18. yüzyılda yerini Batı tipinde resme bırakıncaya kadar yaşadı.
Fakat bütün bunlar teori.

Bir konferanstan alınan bu metnin tamamını okumak için tıklayınız.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Cam süsleme sanatı: Vitray




Türk tarihimizde ise, cam sanatı Anadolu uygarlıklarında ki yapıtlarda camın işlenişi görülmektedir.

Vitray sanatı ise Selçuklular döneminde geliştirilmiş olup Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethinden sonra bir çok tarihi mimarilerde Vitray Tekniği ile muhteşem çalışmalar yapılmıştır.

Yakın dönem içersinde de cam ve vitray sanatı birçok sanatçının ilgi odağı olmuştur.



Türkçe Hat


TURKCE HAT 1 tekamullu



TURKCE HAT 3 tekamullu


Hat Sanati Muhammet Tanrikulu Köln
Hattat İsmail ERGÜN - Hat Çalışması
Only You - www.kaligrafi.com.tr

Şiir, Hat ve Ebru buluştu



Şiir, Hat ve Ebru buluştu
***
Ebru Name

Tekneye inmişte gökteki bulut
Gül ile laleyi içine almış
Rengarenk şekilli içimde umut
Dalga dalga olup kendini salmış

Bizin ucundaki kırmızı kanım
Ebruyu bilmesem çıkardı canım
Suyun üstündeki bu gizli yanım
Bedenim giderken burada kalmış

Nice gizli dertler nice sevdalar
Teknenin sırrına gözlerim dalar
Sıkıntı giderde bir huzur salar
Bu gönül bu renklere sevdalanmış
 
Sayit Karabulut

9 Eylül 2011 Cuma

Kaligrafi



Kaligrafi bir harf üzerinde kesik uçlu kalemlerle, estetik ve şekil verilerek özen ile meydana getirilen güzel yazı ( hat ) sanatıdır.

Güzel yazı eski tarihlerden günümüze kadar insanların hep ilgisini çekmiştir.

Kaligrafi ( hat )  sanatı İslam kaynaklarında: “ Hat, cismani aletlerle ( kesik uç kalemlerle ) meydana getirilen ruhani bir bendesidir.( bağlılık )” diye en öz bir biçimde tarif edile gelmiştir.

  Eski Fransızlar ise güzel yazının insanın içinden geldiğini ruhunun ve kişiliğinin aynası olduğunu ve kalbinin temizliğini yansıttığını söylerler.

Yazının devamını okumak için tıklayınız. 

Ayrıca bkz.

Kaligrafi Nedir?




Kaligrafi Nedir?
Kelimenin kökeni Yunanca kallos 'güzel' ve graphos 'yazı' kelimeleridir. Süsleyerek yazı yazma sanatıdır.

Çin başta olmak üzere Doğu Asya toplumları ile birlikte, Batı toplumlarına ait tarihleri çok eskiye dayanan bir çok kaligrafi örneği mevcuttur. İslam uygarlıklarında kaligrafi 'hat sanatı'- yabancı bir terim olan kaligrafi anlamını tam olarak karşılamıyor olsa da- adını alır.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

8 Eylül 2011 Perşembe

Hüsn-i Hat Nedir?

rutbetul ilmi 297x300 IRCICA İcazet Töreni


Hüsn-i hat; estetik ve geometrik kurallara bağlı kalarak, güzel yazı yazma sanatıdır. Ancak, genellikle İslam dinine has kutsal metinlerin yazımı için kullanılan bir tabirdir.

Dinsel metinleri güzel yazma ve bunu öğretme yetkinliğine sahip sanatçıya hattat, bu sanata da hattatlık / Hüsn-i Hat denilmiştir.

Hat, sözün veya ruhta gelişen fikir ve duyguların yazı aracılığı ile resmedilmesidir.

Büyük matematikçi Öklid'in bir sözü bu fikri çok net ifade etmektedir:
''Hat, her ne kadar maddi aletlerle meydana gelirse de o, ruha ait bir hendesedir."

Hüsn-ü hat dersleri ( videolar)


7 Eylül 2011 Çarşamba

Ebrunun Felsefesi / M. Uğur Derman



EBRUNUN FELSEFESİ

Bazı günler, şafak veya grup vakti ufka bakarsanız kırmızı, sarı, laciverd ve mavi renklerin en ilahi tonları ile, bulutlardan bir ebru'nun- daha doğrusu ebri'nin şekillendiğini görürsünüz.

Yine bazı gecelerde bulutlu semalar kadar geniş bir ebru teknesine, mehtabın, usta fırçasıyla laciverd, mavi ve ışıklı beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır.

İşte sanatkar dedelerimiz bir anda değişip kaybolan bu semavi güzellikleri yeryüzüne aksettirerek onların ağaç yeşiline ve toprak rengine olan hasretini giderdikten sonra, bu şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi bilmişlerdir.

Bu anlayış içinde Tanrı'sına boyun kesen sanatkarın 'benlik'ten uzaklaşan gönlü sanki ebru teknesinde şekillenmiş gibidir. Artık o zaman büyümeye başlayan ebru teknesi derya kadar genişler, genişler ve bir kainata döner. Ebrucunun gönlü gibi. Hazreti Ali ne güzel buyurmuş: ' Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki bütün bir alem sende dürülüp bükülmüştür!'

Kaynakça : Türk Sanatında Ebru, M.Uğur Derman, Ak Yayınları Ltd., Nisan 1977

Metnin alındığı sayfadaki yazıları okumak için tıklayınız.