28 Ağustos 2011 Pazar

Hz. Mevlâna Özel Sayısı


 ***
Hz. Mevlâna'nın Mesnevi'sinden
Şeytan, Adem'e neden secde etmedi?
Mesnevi'den Hikâyeler
Tevekkül mü, çalışmak mı? ( Mesnevi'den hikâyeler)
Aklı Doğru Kullanmak
Mevlânâ’nın Vehim Anlayışı, Prof. Dr. A. Y. Özemre
***
Divan-ı Kebir'den
Divan-ı Kebir'den Seçmeler
Divanı-ı Kebirden Seçmeler ( Gazel )
***
Hz. Mevlâna'nın Şiirlerinden
Duy şikayet etmede her an bu ney / Hz. Mevlana
Yedi Meclis’ten / Hz. Mevlâna
Gazel
Mevlânâ'dan Gazeller
Mevlâna'dan Gazeller (2)
  Rebâbı Okşamak / Hz. Mevlâna
Birlik Mesajı
Etme / Hz. Mevlâna
Bütün Bedenimle Gülüyorum
Mevlâna'nın Şiirleri (Antoloji Com)
***
Hz. Mevlâna Üzerine Yazılan Makalelerden
Mevlana'nın Ahlâk Öğretisinde iyi ve Kötü Kavramları
Hz. Mevlâna'ya Göre İnsan
Mevlâna'da evlilik, aile ve çocuk eğitimi, Nuri Şimşekler
Mevlâna'da İbadet ve Ahlâk, Süleyman Uludağ
İnsan kaynağının geliştirilmesinde Mevlâna analizi, Emel Terzioğlu
Mevlâna, Begüm Kayalar
Mevlâna'nın Eğitim Görüşleri, Prof. Dr. Mustafa Ergün
Hz. Mevlâna Üzerine Yazılan Eserlerden

 ***
Hz. Mevlâna Üzerine Çeşitli Çalışmalar
Mustafa Kemal Atatürk ve Mevlâna

Etme / Hz. Mevlâna



ETME

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme

Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme


Mevlana Celaleddin Rumi

Hazreti Mevlana'nın Çıkan dedikodularla Konya'dan ayrılan
Hz. Şems'e yazdığı şiirin hikâyesi 



Hz. Mevlâna'nın Eserleri




  • Mesnevi
  • Büyük Divan "Divan-ı Kebir"
  • Fihi Ma-Fih "Ne varsa İçindedir"
  • Mecalis-i Seb'a "(Mevlana'nın 7 vaazı)"
  • Mektubat "(Mektuplar)"
  • Mesnevi adlı eser Vikikaynak'ta yer almaktadır.
  • MESNEVİ
    Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.
    Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.
    Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir.
    Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır.
    Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
    Mesnevî'nin dili Farsça'dır.
    Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.
    Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
    DİVAN-I KEBİR
    Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr "Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir. Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr'in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr'in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
    MEKTUBAT
    Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.
     Fİ Hİ MA Fİ H
    Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir" manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir. MECÂLİS-İ SEB'A (Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir : 1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı. 2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış. 3. İnanç'daki kudret. 4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar. 5. Bilginin değeri. 6. Gaflete dalış. 7. Aklın önemi. Bu yedi meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi


Mevlana Celaleddin Rumi yolyordam



Mevlânâ Celaleddin-i Belhi Rumi (Farsça:مولانا جلال الدین محمد رومی Mevlānā Celāl-ed-Dīn Muhammed Rūmī; d. 30 Eylül 1207 - ö. 17 Aralık 1273), İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir Fars[1][2](Bazı araştırmacının iddialarına göre Tacik)[3] kökenli şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür. Prenses Gürcü Hatunla yakın dosttur. Hatta Mevlana portresini ve Mevlana Türbesini ilk Gürcü Hatun yaptırmıştır. Bu sayede Bilinen tek bir Mevlana portresi ve yaygınlaşan Mevlana türbeleri bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Mevlânâ bugünkü Afganistan'da bulunan Belh'te doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harzemşahlar hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.[4] Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir. Babasına Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanının verilmesini kaynaklar Türk gelenekleri ile açıklamaktadır.[5]
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu'ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir.

Vikipedi, Özgür Ansiklopedi

Konu başlıkları

Hz. Mevlâna'nın hayatı için ayrıca bakınız: Mevlanayili.gov.tr(TC Kültür ve Turizm Bakanlığı)

Mevlâna hakkında ansiklopedik bilgi

Yeniliğe Doğru / Hz. Mevlâna

Damla / Hz. Mevlâna Özel Sayısı

Yeniliğe Doğru

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş:
Dünle beraber gitti, cancağzım, ne kadar söz varsa düne ait.
 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Hz. mevlâna

Mevlana’nın İnsan Sevgisi


Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.
Sebebini sordular.
Dedi ki:
“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”
Hey koca Mevlana, güzel insan!… Şimdi manevi torunların, birbirinin yerini kapmaya çalışıyor. Gücü yeten bazı zalimler, fukaranın etini ekmeğini bile elinden kapmaya uğraşıyor.
Sen ise bir havuz başında yer açılmasını bile istemedin kendine. Biz ne yerler açıyoruz kendimize, kul hakkını yiye yiye, eze eze, üze üze, neleri kimlerden kapmaya çabalıyoruz…
Mevlana’mız! Bizim de biraz efendileşmemiz için himmetini dileriz.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Aşk / Hz. Mevlâna


Anam aşk,
babam aşk,
Peygamberim aşk,
Allah’ım aşk,
Ben bir aşk  çocuğuyum,

Bu aleme
aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.
Hz. Mevlâna

26 Ağustos 2011 Cuma

Mevlana'nın herşeydeki sırrı "Sabırdır".



Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.

İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.

Dileğe sabredersin adı "dua"olur.

Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.

Özleme sabredersin adı"hasret" olur.

Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...


(Hz. Mevlana)

25 Ağustos 2011 Perşembe

Aklı Doğru Kullanmak



Akıl diyarında nice âlemler vardır!
Bu akıl denizi ne kadar engindir!
İnsan akılla (adam) olur; saçı sakalı ağarmakla değil!
O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; o devlet, umutla ricayla bulunmaz.
Gemsiz ve serkeş ata pek yaklaşma. Kendine aklı ve dini kılavuz et, onlara uy vesselâm!
Peygamber: “Kim ahmaksa düşmanımızdır; yol kesen gulyabanidir. Akıllıysa canımızdır; ondan gelen serin esinti, bize fesleğen gibidir” buyurmuştur.
İsa (a.s.) “Ahmaklık, Allah kahrıdır.” buyurmuştur.
Hastalık, körlük, kahır değildir; bir iptilâdır. İptilâ, acınacak bir illettir, ona kul da acır, Allah da. Fakat ahmaklık, öyle bir illettir ki, ahmağa da zarar verir, onunla konuşana da! Bil ki Hak sana bir akıl cilası vermiştir... Onunla gönül yaprağı arınır, aydınlanır.

Akıl vardır, güneş gibi... Bazı akıllar ise, Zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da.
Akıl ve gönüller, şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.
Güneş gibi nurlar saçan bir akıl lâzım ki, doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın.
Kâmil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin.
Yeşilliklerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe bir an içindir. Fakat akıldan meydana gelen gül bahçesi, daimi olarak yeşildir, güzeldir, hoştur.

Aklın, insanlara ayak kösteği olunca o akıl, akıl değildir; yılan ve akreptir.
Güzellerin nasıl birbirlerinden farkları, üstünlükleri varsa insanların akıllarında da fark vardır.
İmana mensup akıl âdil bir bekçiye benzer, gönül şehrinin koruyucusudur, hâkimidir.
Ey yiğit, akıl şehvetin zıddıdır! Şehveti isteyen akla ‘akıl’ deme! Şehvete mağlup olana ‘vehim’ de.
Vehim sahte akçedir; akıl ise halis altın. Vehimle akıl, mihenk taşı olmadıkça meydana çıkmaz. Tez ikisini de mihenk taşına vur!

Akıl, ona derler ki Hakk’ın yaylasında yayılıp, O’nun nimetlerini yemiş olsun... Utarit’ten gelen akla, akıl demezler! Bu aklın ileri görüşü, mezara kadardır; fakat gönül sahibinin aklı, sur üfürülünceye dek  olacak şeyleri görür! Düşünce dağının yüceliğine de pek bakma; çünkü bir dalga, onu alt üst ediverir! Bahtı yaver ve talihi kutlu olan kişi bilir ki, akıl ve zekâ taslamak İblistendir, aşk ise Âdem’den!

Akıl ve zekâ, denizde yüzgeçliğe benzer. Bunlardan azı kurtulur; (çoğunun) sonu ise boğulup gitmektir. Yüzgeçliği bırak, büyüklenmekten vazgeç...
Bu ırmak değil, dere değil, denizdir deniz! Kenan gibi gemiden baş çekme. Ona da keskin zekâsı bu gururu vermiş, (kendisini) aldatmıştı.
Mesnevi'den Seçmeler, Mevlâna Kapısı ,

Tasavvuf ve Hz. Mevlâna / Samiha Ayverdi



İnsanları kendi kendileriyle yüzleştirerek kötülüklerinden utandıran ve onlara kemâlin ve müteâlin hasret ve iştiyakını aşılayan Hazreti Mevlânâ, böylece nefsani kuvvetlerin baskısıyla sinip şuur altında uyuyakalmış değerleri, sihirli aşk âsâsıyla dürterek faaliyete geçirmeği bir din gibi mukaddes bilmiştir. Zira kendi kendine bilkuvve mevcut kuvvetlerle aşinalık kurup, onları yüksek ve müşterek bir imanın içinde faal kılan kimselerdir ki cemiyeti cehilden bilgiye, karanlıktan aydınlığa çıkarırlar; müşkülleri yener, zorlukları aşar, güzeli bulur, doğruyu arar ve iyinin peşine düşerler. Öyleki bu şevk ve iman potası içinde harmanlanıp savrulan ferdi egoizm, yani nefsani kuvvetler, musaffâ bir enerji haline gelince de, iç tabiatın pençesinden kurtulan insanoğlu, kinlerinden, hasedlerden, gurur intikam gibi yıkıcı ve menfî duygulardan boşalarak bir vicdan cennetinin hürriyetine adımını atmış olur.


24 Ağustos 2011 Çarşamba

Birlik Mesajı



Birliğe gel daha beri, daha beri,
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben senim işte.

Zengin yoksulu hor görür ne diye?

Sağ soluna yan bakar ne diye?

İkiside senin elin ikiside,
Peki kutlu ne, kutsuz ne?


Topumuz bir tek inciyiz bir tek,
Başımızda tek, aklımızda tek.
Ne diye iki görüp kalmışız,
İki büklüm gökkubbenin altında ne diye?


Varını yoğunu birliğe çek birliğe,
Kendine gel, benlikten çık uzak dur.
İnsanlara katıl insanlara,
İnsanlarla bir ol.

İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz,
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane

Dünyada ne diller var, nice diller,
Ama hepsinde anlam bir.

Sen canı da bir bil, bedeni de,
Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğine,
Hani şu bademler gibi, bademler gibi,
Ama hepsinde yağ bir.


Sen kapıları testileri hele bir kır,
Sular nasıl bir yol tutar gider.

Hele birliğe ulaş, hır gürü savaşı bırak,
Bak gör,
Can nasıl koşar bunu canlara iletir.

Hz. Mevlâna
(Tercüme: A. Kadir)

Hz. Mevlâna'nın Yaşadığı Çağ


Mevlana'nın içinde yaşadığı 13. yüzyıl, Anadolu'nun için için yandığı, Moğol istilasının bütün Asya kıtasını kasıp kavurduktan sonra bu bölgeye yöneldiği ve artık bu yüzyılın ortalarına doğru Selçuklu Devleti'nin yıkılmaya yüz tuttuğu bir çağdır.

1220-1237 yılları arasında hüküm süren 1. Alaüddin Keykubat zamanı Anadılo'nun Moğol saldırısına karşı başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere, Şehirler tahkim edilmiş, muazzam surlar ve kaleler yapılmıştır. Aynı zamanda Moğol tehlikesini devrin hükümdarları arasında en iyi gören ve bunun için önlemler alan da bu sultandır. Celalüddin Harizmşah'la dostluk ve birlik içinde olmanın önemini kavrayarak, ona aynı din ve milletten olduklarını, bu istila karşısında islam dünyasının kaderinin bu iki sultanın siyaset ve davranışlarına bağlı olduğunu söyleyerek ona bu istilacılarla anlaşmayı tavsiye etti. Fakat Harizm sultanı Moğollar'dan önce bir tehlike yarattı. Bu nedenle iki Türk sultanı mukadder savaş çok şiddetli oldu. Sonuçta Harizmşah müthiş  bir yenilgiye uğradı.


Başarıları birbiri ardına süren Keykübad'ın henüz genç yaşta,1237 yılındaki ölümüyle açılan boşluğu dolduracak bir sultanın olmayışı ve sonunda Moğol istilası Selçuklu Devleti'nin çöküşüne neden olmuştur.


Moğol istilasının yapmış olduğu yıkıntı okadar büyüktür ki, her biri birer ilim ve kültür merkezi olan Belh, Merv, Serash, Herat, Hemedan, Isfahan, Meraga, Bağdat ve Musul gibi İslam şehirleri yakılıp yıkıldı.Yüz binleri, hatta milyonları bulan insanlar toptan katledildi. Bu tehlikenin önünden ancak kaçabilen kurtulabilirdi. İşte çok sayıdaki Türkmen nüfus, bilgin ve filozof, bu tehlikenin önünden kaçarak Anadolu'ya yerleşmişti. Mevlana ise ,o zamanlar, henüz çocuk yaşta bulunuyordu.


Öte yandan, Alaüddin Keykubad'tan sonra doğan yönetim boşluğu, bir çok ayaklanmalara neden oluyordu. Göçebe nüfusun acı ve ızdırabını sömürerek onları çevresinde toplayan ve isyan için kışkırtanlar çıktı. Sonunda Babailerin isyanı, Selçuklu Devleti'nin ne kadar zayıfladığını açıkça ortaya çıkarınca, bunu fırsat bilen Moğollar Anadolu'yu istilaya başladılar. 1243'te Baycu Noyan komutasında 30.000 kişilik bir ordu, tabi devletlerin gönderdiği yardım kuvvetleriyle birlikte 80.000 kişilik Selçuklu ordusunu Kösedağ'da perişan edince, Moğollar önce Sivas'a, oradan da Kayseri'ye girdiler. Bu yenilgi Selçuklu'ların çöküşünün kesin işaretidir. Gerçi Muineddin Süleyman Pervane, Keyhüsrev'in öülümünden sonra IV.Kılıç Aslan ve III. Keyhüsrev adına devlet işlerini eline alarak 1261'den sonra, kısmende olsa bir istikrar dönemi başlattı. Moğollarla Selçuklu Devleti arasındaki ilşkileri büyük bir ustalıkla idare etti. Fakat onun öldürülmesinden sonra devler idaresi fiilen Moğollar'ın eline geçti.


İşte çok kısa ve ana çizgileriyle 13.yüzyılın siyasi durumu budur.Bir yandan Selçuklu Devleti çökerken, öte yandanda başka bir birliğin kurulması konusunda yol alınıyordu. Fakat yeni kurulacak bu birlikten henüz bir iz yoktu ortada.


Mevlana, I.Alaüddin Keykubat, IV. Kılıç Aslan ve III.Giyaseddin Keyhusrev ile bu son ikisinin dönemlerinin siyasi ve toplumsal çalkantılarını bizzat yaşamıştı. Muineddin Pervane ile yakın dostlukları olan Mevlana, ondan büyük bir saygı görür, onun evinde sema ayinleri yapardı. Hiç kuşkusuz Moğol saldırısına rağmen Pervane'nin 1277'de ölümüne kadar toplumsal, ekonomik ve kültürel bir sarsıntının olmayışı, devlet adamlarıyla, halkın manevi mimarları arasındaki derin saygı ve sevgi temellerinin bulunmasına bağlıdır. Mevlana , ölümünden bir süre önce, dünya kafilesinin ''Ey tatmin edilmiş nefis!Sen O'ndan, O da senden razı olduğu halde Rabbine dön''ayetinin işaret ettiği şekilde hareket ederlerse selametten olacağını, bu ortadan kalktığı zaman ise, insanların nereye gideceklerini; sultanların, bilgi, kalem ve alem sahiplerinin nasıl yok olacaklarını anlatmıştı müritlerine. Gerçektende onun ölümünden sonra birçok büyük insan da birbiri arkasından bu dünyadan göç etmişler, Anadolu'da yetim ve devletsiz kalmıştır.
http://mevlanamesnevi.blogcu.com/Hz_Mevlana+ve+Mesnevi

Nây / Yaman Dede


Rahmetli Yaman Dede, "Nây" adlı manzumesinde şöyle seslenir:

İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya
Derd-i hicran ile inler, eder âh Leylâ'ya.
Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya,
Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânaya..

23 Ağustos 2011 Salı

Mevlâna'nın Milliyeti / İsmail Yakıt



“Aslem Türkest” Rubaisi

 Mevlâna, Farsçanın hakim olduğu ancak kendi soydaşlarının içinde anadili Hakanî Türkçesi’nin dışında, yapı itibariyle oldukça farklı, Oğuz Türkçesi’nin konuşulduğu bir ortamda kalmanın sıkıntısını bir rubaisinde dile getirir:

“Bigane meğirid merâ zin kûyem
Der kûy-u şuma hâne-i hod mîcuyem
Düşmen neyem her çend ki düşmen rûyem
Aslem Türkest eğerçi Hindû gûyem”

(Beni bu beldede yabancı saymayın. Sizin beldenizde ben evimi arıyorum. Her ne kadar düşman görünüşlüysem de düşman değilim. Farsça yazsam bile aslım Türk’tür).

Bu rubaisinden açık ve seçik anlaşılıyor ki, kendisi aslen Türk’tür. Hindû dediği, Hint-Avrupa dil kuşağına mensup Sanskritçenin bir lehçesi olan Lisan-ı Pehlevi yani klasik Farsça’dır. (Yakıt, Batı Düş. s. 15). Dolayısıyla Farsça yazsam bile aslım Türk’tür diyerek hem çağdaşlarına hem de bugün onu milliyetsiz bırakan zihniyete, hem de onu farklı milliyetlere yamamak isteyenlere gerekli cevabı vermiştir.


Mesnevi'den Hikâyeler


Biri arap, biri Acem, biri Türk, diğeri Rum dört kişi arkadaş olmuşlardı.
Lakin birbirlerinin dillerini bilmiyorlardı.

Karınları acıkınca Fars olanı,

'Bu parayla engür alalım.'dedi.

Arap bu sözden hoşnut kalmadı:'Aksilik etme.Ben engür istemem, ineb isterim.'

İçlerinden Türk olanı ise:'Ben bunların ikisini de istemem, üzüm isterim.'diye diretti.

Rum her üçüne de karşı çıktı: 'Bırakın bu lafları, bu para ile istafil alalım.'

Derken bu dört kişi, çekişmeyi dövüşmeye kadar vardırdılar.
Eğer oradan her birinin dilini bilen biri geçseydi, derdi ki;
'Ben bu para ile hepinizin istediğini alırım. Bu parayla dördünüzde muradınıza erersiniz. Ayrılık sözleriniz de sizin, ama istekte birsiniz.

http://mevlana-mevlana.blogspot.com/

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Divan-ı Kebir'den Seçmeler


Önsöz

"Büyük Dîvan" anlamına gelen Divan-ı Kebîr Hz. Mevlana'nın heyecanla, gönül coşkunluğuyla söyledigi ilahî aşk şiirlerini toplayan kitabın adıdır.

Beyit sayısı altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamının iki mislidir. Çünkü altı ciltlik Mesnevî beyitlerinin toplamı yirmibeş bin otuz birdir. Halbuki Dîvan-ı Kebîr'm rubaî beyitlerini de dahil edersek, beyit sayısı elli.bine yaklaşmaktadır.

Bu mübarek dîvanı Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhum büyük ebadda yedi cilt halinde bastırmıştır.

Bendeniz pek güvenilir olan bu dîvanı esas tutarak, aldığım her gazelin altına Farsça bilenlerin doğru okumaları için her gazelin veznini yazdığım gibi, gazelin hangi ciltten alındığını ve numarasını da kaydettim.
…..
Bilindiği gibi dîvan îslamî edebiyat'ta şairlerin yazdıkları kendi şiirlerini alfabe sırasıyla bir araya getirdikleri kitabın adıdır. Dîvanlar şairlerin adlarıyla birlikte söylenirdi, mesela Dîüdn-ı Bakî, Dîuan-ı Fuzulî, Dıuan-ı Hafız diye adlandınlır ve her gazelin son beytinde muhakkak şairin adı geçerdi. Bu geleneğe uyularak, neden Mevlana'nın şiirlerini toplayan dî-vana "Dîvan-ı Mevlana", yahut "Dîvan-ı Celaleddin" denmemiştir de Dîvan-ı Kebîr, Dîvan-ı Şems-i Tebrizî denmiştir. Elli bine yakın beyti ihtiva eden çok büyük ebadda bir kitap olduğu için Divan-ı Kebîr denmekle beraber asıl onun dîvanına Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî denmiştir.
…..
Mevlana Dîvan-ı Kebir'deki şiirlerini islamî edebiyattaki nazım şekillerinden olan gazel şeklinde söylemiştir. Bilindiği gibi gazel, konu olarak lirik aşk şiirlerini ele alır. Gazellerde şekil itibarıyla birinci beyitteki mısralar kendi aralarında kafiyeli olup, gazelin diğer beyitlerinin ikinci mısraları, birinci beyitle aynı kafiyededir ve her gazelin bütün beyitleri aynı vezinle yazılır ve her beyit konu itibarıyla küçük bir şiir parçasıdır. Nasıl rubaîler dört mısrada aynı konuyu işlerlerse, her gazelin her beyiti ayrı ayrı konuları taşıyabilir.
…..
Bir Dîvan-ı Kebîr beytinde, Hz. Mevlana şöyle söyler. "Ben sözü aşkla söylüyorum. Çünkü dersi aşktan alıyorum. Ben canımı onun önüne koyuyorum, ona armağan ediyorum, çünkü o pek azını kabul eder, her şeyi kabul etmez."Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistamî gibi bazı velîler ilahî aşk ile coştukları zamanlar, bazen öyle sözler söylerler ki, bu sözler şekil üzerinde kalan ve dinin hakikatına erişemeyen, dini taklidden tahkike götüremeyen bazı kişiler tarafından şeriata aykırı görülmüştür. Ve bu yüzden "Ben Hakk'ım" diyen Hallac-ı Mansur asıldığı gibi, kendinde Hakk'ı bulan Seyyid Nesîmî'nin de derisi yüzülmüştür.
Bu sözlerin derinliklerine inemeyenler, ifade etdikleri manayı anlamayanlar bu gibi sözleri beğenmezler. Nitekim Mevlana bir şiirinde "Biz sevgili ile beraber oturmuşuz da sevgili nerede deyip durmaktayız." (Dîuan-ı Kebîr, I/ 442) sözünü şeriata aykırı bulurlar da, Kur'an'da "Siz nerede olursanız olunuz biz sizinle beraberiz." (Süre: 57 / ayet: 4) "Biz size şah damarınızdan daha yakınız." (Süre: 50 / ayet:16) ayetlerinin sırrına akıl erdirmek istemezler. Bu bir seziş ve anlayış meselesidir.
….
5. 11. 1999
Em. Öğretmen Albay Şefik Can

Önsözün tamamını okumak için tıklayınız.

Divan-ı Kebir'den Seçmeleri okumak için tıklayınız

Divanı-ı Kebirden Seçmeler ( Gazel )

 
 
Hakk'tan sayılamayacak kadar lütuflar, ihsanlar; 
senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar, kusurlar.
 
Müstefilün, Müstefilün, Müstef'ilün, Müstefilün 
(c. I, 3)
•.Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk'tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O'ndan sayılamayacak kadar lutuflar, iyilikler, ihsanlar, vefalar gelmede, senden de bunca hatalar, kusurlar, cefalar görünmede...

• O'nun tarafından, bunca keremler, senden ise, manasız aykın işler; O'ndan pek çok nimetler, senden ise sayılamayacak kadar çok hatalar suçlar, günahlar...

• Senden bunca haset, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O'ndan ise bunca ihsan, bunca lütuf, bunca iyilikler.

• Yaptığın kötülüklerden, işlediğin günahlardan pişman olup da, candan Allah dediğin zaman, seni belalardan kurtarmak için senin imdadına yetişen, sana o duyguyu veren, kendini hissettiren O'dur.

• İşlediğin günah yüzünden korkuyorsun, kurtulmaya çareler arıyorsun. Bir daha işlememeye karar veriyorsun, işte o anda bu duygularla için karıştığı, kendinden utandığın, kendini ayıpladığın, vicdanın sızladığı zamandüşünmüyor
musun? Bu duyguları sana veren, bu pişmanlığa seni düşüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O'nu sen ne diye kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun?


• 0, seni bazen yaratılışına, kötü tabiatına bırakır, seni gümüş, altın, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hz. Mustafa'yı hayal etmenin nürunu verir de içini aydınlatır.

• Seni bazen bu tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.

• Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye'se kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin.
 
Çeviren: Em. Öğretmen Albay Şefik Can

21 Ağustos 2011 Pazar

Mevlâna'dan Gazeller (2)

Kendinde olduğun an, sana diken gelir yar
Kendinde olmadığın an yar ne işine yarar

Kendinde olduğun an kendin avsın sineğe                    
Kendinde olmadığın an insan fili avlar  

Kendinde olduğun an gam bulutuna tutsaksın   
Kendinde olmadığın an ay senin yanına koşar  

Kendinde olduğun an yar senden uzak durur   
Kendinde olmadığın an yar sana şarap sunar   

Kendinde olduğun an hazan gibi solarsın                     
Kendinde olmadığın an kış sana olur bahar                  

Bütün kararsızlığın karar arayışındandır            
Kararsızlığa tâlip ol ki gelsin sana istikrar

Gazelin tamamını okumak için tıklayınız

Rebâb-nâme'den / Sultan-ı Veled


Sultan-ı Veled


 
REBÂB-NÂME'DEN


1. Dünyada, Mevlana gibi, hiç bir kimse olmadı (yetişmedi);
    kimse de onun gibi Hak'tan dolmadı (ilahi aşk ve feyze ermedi)


2. O, güneştir, veliler yıldızıdır.
    O, herkese nasip eriştirir.


3. Herkes, Allah'tan, bir ihsana nail olur,
    fakat has kullarının armağanı başka türlü olur.


4. Allah, Mevlana’ya verdiği ihsanı,
   ne bir yoksula, ne de bir zengine vermiştir.


5. Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz;
    onun sırlarını benden sorunuz.


6. Ben, kimsenin söyleyemediği sözleri söyleyebilirim.
    Ben kimsenin yemediği nimetleri verebilirim.


7. Ben kimsenin giymediği hil'atı verebilirim.
    Kimse benim verebileceğim manevî armağanı, sayı ile hesap edemez.

Sultan Veled

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Mesnevi'ye Göre Geçmiş ve Gelecek Zaman / H. Nur Artıran


Tekâmül etmenin temel şartlarından biri, ân-ı dâim olmaktır. Yâni geçmişle geleceğe bağımlı olmadan, “Tecelli eden Hakk’tır” düstûruyla içinde bulunduğumuz hâlin ve zamanın kadr ü kıymetini bilerek, şükür içersinde yaşamaya gayret göstermek…

Hayyâm bir rûbâisinde:
Geçmiş eyyâmı sakın yâd etme
Gelecekten dahi feryâd etme
Her iki devri unutmuş olarak
Hoş geçir hâlini bu gününü berbat etme

Hz.Mevlânâ da
“İnsan duygu ve düşüncelerle düğümlenmiş gibidir.
 Ne zaman kişi geçmiş ve gelecek düşüncesinden kurtulursa
O zaman bütün düğümler çözülür gider,
kişide bu âlemde huzûra erer.”
(Mesnevî c.2, s.187)

Geçmiş zamanın hasretini çekme, yapılan olup biten işlere üzülme.
Ancak böyle yaparsan sûfi olursun, geçmişin adını bile anmazsın.
Sen artık vaktin evladısın.
Gençsin ihtiyarsın içinde bulunduğun zamanı kaybetmezsin.”
(Rûbâiler c.4/1062)

Çok şeylere gebe olan cihânın doğurduğu hâdiselerden korkma.
Başına ne gelirse mademki o devamlı değildir korkma.
Bu aziz ömrünün bir anını bile ganimet,
Hakk’ın bir lütfu bil de geçmişi düşünme, gelecekten de sakın korkma !”
(Rubâîler c.4/645)

Uzun uzadıya üzerinde durup, idrâk etmeye çalışacağımız ân-î dâim olmanın derin lâhûtî mânâsı bir Mesnevî hikâyesiyle   en güzel bir şekilde açıklanmıştır.
.....

19 Ağustos 2011 Cuma

Mevlânâ'dan Gazeller

Özgürlük


Her solukta aşkın sesi gelir sağdan soldan
Göklere ağıyoruz biz, yok mu seyredecek olan?

Göklerdeydik biz, meleklerdi yârimiz
Yine gideriz oraya hepimiz, orasıdır şehrimiz

Felekten de yükseğiz, melekten de yüceyiz
Neden geçmeyelim ikisinden de, ululuktur menzilimiz

Tertemiz inci nerde, toprak dünya nerde
Ne diye indiniz, toplanın, ne işiniz var bu yerde

Genç talih yârımız, can vermek kârımız
Mustafa’dır kervanbaşımız, âlemde iftiharımız

18 Ağustos 2011 Perşembe

Klâsik Türk Şiiri Geleneğinde Mevlânâ'nın Yeri / Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu


Geçmişte Farsça yazılmış önemli sayıdaki edebî eserin Türklerin siyasî iktidarlarının himayesinde, kendi coğrafyalarında, kendi inanç ve özelliklerine uygun şekilde yazılması, bunların sahibi birçok şairin Türk asıllı olması ve bu şiir geleneğinin Mevlânâ diliyle Anadolu’da güçlü bir şekilde Türkçe ve Farsça olarak ifade imkanı bulması, Mevlânâ’yı doğrudan ve hiçbir sınırlama bulunmaksızın Türk edebiyatının önemli bir şahsiyeti yapmaktadır. Bu nedenle Anadolu’daki şiirin tarihi ve anlam dünyası, Mevlânâ ile bütünleştirilmelidir. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ ve eserleri, bu yönde bizi gerçek izlere ulaştıran temel kaynak olarak görülmelidir.

Metnin alındığı yazının tamamını okumak için tıklayınız.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Yedi Meclis’ten / Hz. Mevlâna


“Sen canımın içindesin, canımsa senden habersiz.
Dünya seninle dolu, dünya senden habersiz.
Gönlüm, canım nasıl bulsun seni? Çünkü sen . . .
Tümüyle gönüldesin, gönülse senden habersiz.
Senin izin hayalde, hayalin senden nasibi yok.
Senin adın dildedir, dilse senden habersiz.
İnsanların senden haberi isimledir, izledir.
İsme, ize karşılık, hepsi senden habersiz.

Künhünün denizinde inci arayanlar,
yakin ve zan vadisinde senden habersiz.
Seni nasıl şerh edip anlatayım? Çünkü sonsuza dek . . .
şerh senden âcizdir, anlatım senden habersiz.
Cebrail kanadından sinek nasıl habersizse . . .
senden haber veren de senden öyle habersiz.”

MEVLANA CELÂLEDDİN-İ RUMİ
Kaynak: http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/Mevlana-2.htm

16 Ağustos 2011 Salı

Mevlana ve Felsefesi / Oğuzhan Yenen

.....
Asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı. O'na göre tüm insanlar, Allah'nın bir görüntüsüydü. İnsanlar arasında ayrım yapmak, Allah'a saygısızlıktan başka birşey değildi. Mevlana, bu düşüncelerini Mesnevi adlı eserinde toplamıştır:

“ Beri gel, daha beri, daha beri
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır-gür, bu kavga nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte
Ne diye bu direnme böyle?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek
Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?
Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de
Peki kutlu ne, kutsuz ne?

.....
Dünyada nice diller var, nice diller
Ama hepsinde de anlam bir
Sen kapları, testileri hele bir kır
Sular nasıl bir yol tutar gider
Hele birliğe ulaş, kavgayı, hır-gürü bırak
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.”


Mevlana, bu dizelerle tüm insanlığı barışa ve birliğe davet etmektedir. Mesnevisinde zengin- fakir gibi ayrımların anlamsızlığına dikkat çekmiş, kavgaların bitmesiyle insanların birleşeceğini vurgulamıştır. O’na göre bütün illetlerin devası sevgidir ve insanların en hayırlısı insana ve insanlığa faydası olandır. Mevlana’ nın bu yüce sevgisi insanlara hoşgörüyle yaklaşmasını sağlamıştır. Bu hoşgörüsünü şöyle ifade etmiştir:

“ Gel ne olursan ol, gel
İster tanrı tanımaz, ister ateşe tapar,
İster bin kez tövbeni bozmuş ol
Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil,
Gel ne olursan ol, gel ”


Mevlana bu sözleriyle insanların yüreğine ışık saçmış, insanlar arası her türlü ayrımı ortadan kaldıran felsefesiyle yürekleri fethetmiştir.
Mevlana felsefesinin bir başka özelliği de mala ve mülke önem vermemesiydi. Ne var ki bu düşüncenin temelinde maddeye sırt dönmek ve ona el sürmemek değil, maddenin üstüne çıkmak vardır. Yani kötü görülen sahip olmak değil, sahip olduğumuz şeylerin kölesi haline gelmektir. “ Elinizde olsun ama gönlünüzde olmasın.” sözü ile Mevlana’nın anlatmak istediği budur.


Metnin tamamını okumak için tıklayınız.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Ney’i nasıl dinlemeli?



DİNLE
Çünkü; dinlemek, dokunmaktan, tatmaktan, koklamaktan hatta görmekten daha önemli ve daha önceliklidir.


Beş duyun ile elde ettiğin bilgilerin hepsinin doğruluğundan emin olamazsın. Algıladıklarını bilgi düzeyine yükseltebilmen için ayrıca çaba harcamak zorundasın.

Bu çabanın en azı ve en verimlisi dinleyerek algıladıkların için olacaktır.

Göz’ün kapağı vardır, kapanabilir; görevini yapabilmek için ışığa muhtaçtır. Ayrıca hem yön’le hem de açıyla sınırlıdır. Gözün algılayabileceği varlıklar da sınırlıdır. Sadece somut varlıkları, o da gerekli şartlar mevcutsa görebilirsin. Işık yoksa, karanlıktaysan göremezsin. Ama duyabileceklerinde böyle sınırlar yoktur.

Somut varlıklardan soyut varlıklara, bu âlemden, ledûnne, ahirete, melekûta, ilhama, işraka, hisse ve akla dair her türlü hadisenin, vakıanın, mefhum ve mânâ’nın bilgisine, bütün bunların ve en önemlisi ‘kendi’nin gerçeğine ancak dinleyerek ulaşabilirsin.

Kur’an-ı Kerim’in ayetleri dinleyenleri muhatab almıştır. Vahye mazhar olanların hepsi “dinleme” hassasına sahip olanlardandır.

Duymak, işitmek yetmez; dinle.

Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle.

Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi

Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi, Çetin Bal

14 Ağustos 2011 Pazar

İşleri ihlâs ile yapmak

Mevlânâ bütün işleri ihlâs ile Allahü teâlânın rızâsı için yapmak lâzım olduğunu bir misâl ile şöyle izâh ettiler:

"Nişâburlu bir ilim talebesi ile bir tüccar yol arkadaşı oldular. Çok fakir olduğundan talebenin ayakkabısı yoktu. Yalın ayak yürürken tüccar bir çift ayakkabı verdi. Sonra tüccar talebeye ikide bir; "Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü... Sivri taşlara basma... Ayaklarını sürüme... Dikenli yerlerden gitme.. Ayakkabıyı eskitme..." diye tembih ediyordu.

Bu tenbihler talebeyi usandırdı. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkardı tüccarın önüne bıraktı ve; "Ben senelerce yalın ayak seyâhat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkûm olamam." dedi.

 İşte burada olduğu gibi yapılan hayır-hasenât karşılıksız olmalı Allahü teâlânın rızâsı için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbûl olur.
Hz. Mevlâna'nın Hayatından Dersler

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Mevlana ismi nereden geliyor?


Mevlana'nın asıl adı Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi, ona, daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladığı tarihlerde verilir. Bu isim sems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yı sevenlerce kullanılmış; Adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir.

Mevlana'nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyillarda Diyari Rum denilen Anadolu ülkesinin  vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kismının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır...
http://www.meleklermekani.com/hz-mevlana/172194-mevlana-ismi-nereden-geliyor.html

12 Ağustos 2011 Cuma

Mesnevi'den Cevher Beyitler

 
14-15
Ayna yalan söyler mi:
Oldu mîzân ile âyine mehek
Anları hizmette çeksen bin emek 1/3654
Ger terazide olaydı meyl-i mâl
Müstakim olamazdı anda vasf-ı hâl 2/579

Bin türlü emek harcasan, diller döksen, iltifatlar etsen ne teraziyi ne de aynayı doğruyu söylemekten vazgeçiremezsin. Çirkinsen ayna sana çirkinsin demekten utanmaz.
Terazi kaç paralık bir adam olduğunu söylemekten vaz geçmez. Çünkü ne ayna ne de terazi kendisi için tartmaz.
Eğer terazide mal sevgisi olsaydı doğru tartamazdı.
Sen Peygamber ve veliler de hizmetleri karşısında ücret istemedikleri için o ayna ve o terazi bil. Sana ne söylerlerse candan kabul et.

Gençmümine http://gencmumine.blogcu.com/mesneviden-cevher-beyitler/10150695#ixzz1UkQgBj9I

11 Ağustos 2011 Perşembe

Mevlana Hakkında Ne Dediler?


 
Asaf Halet Çelebi
    Tennûre giymiş ağaçlar Aşk niyaz eder, Mevlânâ
Muhammed İkbal
Allah, önümüze bir merdiven koydu. Onu basamak basamak çıkmak gerekir.
Nevin Korucuoğlu
    Beyler Hazreti Pîre gidelim Görelim Molla Hünkarı Yolunda zahmet çekelim Görelim Molla Hünkarı
Samiha Ayverdi
    İnsanoğlu, yediyüz senedir Mevlânâ Celaleddin Rumî'yi bir tanrı mirası gibi benimseyip, görünen ve görünmeyen her cephesinden söz etmiştir.
Meserret Diriöz
    Mevlânâ... Mânâsı: Efendimiz ... Bu şimdiye kadar milyonlarca büyük insana hitâb edilen umûmî tabir, bir hamlede,o büyük dahi'ye alem oldu.
Prof. Dr. Amil Çelebioğlu
    Hakiki büyük insanları yakından tanırsak onlarda, Peygamber ve velilerde daima yanan insanlık sevgisi ateşinin kıvılcımlarını buluruz. O kıvılcımlar ki, düştüğü çatının hacmine göre, küçük veya büyük yangınlar çıkarır.
Ayten Lermioğlu
    Mevlâna Celâleddin, sadece bir mütefekkir, bir mutasavvıf ve şair değildir. Evliya burcunun güneşidir. "ULEMÂ, ENBİYANIN VARİSİDİR" Hadisi hükmünce Hz. Peygamberin manevi varisidir; velâyet sırrının tecelligâhıdır.
Doç Dr. Mehmet Bayraktar
    Hz. Mevlâna, âlem ve atom hakkında bildikleri gerçeği bir dörtlüğünde sembolik olarak şöyle dile getiriyordu: "Eğer bir atomu kesersen Ortasından bir güneş Ve güneş etrafında da Durmadan dönen gezegenler görürsün"
    http://www.mevlanavakfi.com/Content2.asp?m1=1&m2=10