30 Temmuz 2011 Cumartesi

Yine Gel


Gel, Gel,
ne olursan ol, gel!
İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel!
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!

Hz. Mevlana

***


Damla /Hz. Mevlâna Özel Sayısı 
01. 08. 2011 Pazartesinden itibaren Damlada.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Deneme Özel Sayısı ve Ahmet Gencal

 

Deneme Üzerine Kuramsal Bilgiler ve Deneme Örnekleri

Ünlü Yazarların Denemelerinden 




Ahmet Gencal'ın ilk deneme eseri 

Ahmet Gencal'ın Denemelerinden

Ahmet Gencal'ın Şiirlerinden


Ahmet Gencal'ın Albümün'den Konuşan Kareler
       01  02  03  04  05  06  07  08  09 10  11 12  13  14  15 
       16  17  18  19  20  21 22  23  24  25  26  27  28  29

Videolar



Deneme Özel Sayısı ve Ahmet Gencal (sunuş)


Merhaba Değerli Okuyucularımız,

Damla / Deneme Özel Sayısı ve Ahmet Gencal'ı yayınlamaktaki amacımız deneme yazı türünün ne olduğunu belirten metinlere ve ünlü ustaların denemelerine köprü kurmak; bu arada Ahmet Gencal’ı kısaca tanıtmaktır.

Çok kolaymış gibi görünmesine rağmen oldukça zor olan deneme türü hakkında doyurucu bilgi veremedik. Ahmet Gencal’ı da tam olarak tanıtamadık. Aslında hiçbir konuda doyurucu bilgi verme iddiasında olmadık. Bizim yapmaya çalıştığımız okuyucunun ilgisini bazı noktalar üzerinde yoğunlaştırmaktan ibarettir. İnternet okyanusundan daha çabuk olarak yararlanılmasını sağlamak düşüncesinde olduk.

Bir kişiyi tanımak  imkânsız denecek kadar zor. Ahmet Gencal söz konusu olunca bu zorluk daha da artar. Ahmet Gencal, bir bakıyorsunuz usta denemeciler gibi, bir bakıyorsunuz sıradan gibi. Bazı cümleleri vecize gibi, bazı cümleleri de kapalı kutu gibi. Umuyoruz ki Ahmet Gencal kendi kendini, zaman içinde tanıtacaktır.

Deneme türü okuyucuları okumaya, yazmaya teşvik etme bakımından da yararlı bir tür olmuştur. İnşallah umulan yarar gerçekleşmiş olur.

Saygı ve sevgilerimle.

Sabahattin Gencal

Hayatım Çaykara / Ahmet Gencal




Hayatım Çaykara (önsöz)

Yazı vardır çağlayan gibidir, insanın gözünü ve gönlünü doyurur. Yazı vardır ırmak gibidir; denize, engine ulaşma arzularını kabardır. Yazı vardır kaynak gibidir; serinlik, ferahlık verir. Yazı vardır; çeşme gibidir; çeşme açılmadan akmaz. Yazı vardır; çaykara gibidir. …

Çaykara bilinmez çoklarınca. Bilmeyenler için açıklayalım:
Irmak kenarlarında küçücük, duru su kaynağıdır çaykara. Çaykara suyu doğal olarak filtrelenir. Çakıl, kum, çakıl vs. tabakalardan geçerek arınan su yüzeye çıkar.

Irmak bulanır, çaykara bulanmaz. Irmağın tadı tuzu değişir çaykaranın değişmez.
Az ama arı duru, berrak çaykaralar çok az bulunur. Bunların kıymeti de bilinmez.

Adını iki derenin birleştiği yerin kenarındaki çaykaradan alan Çaykara ilçesinde bile, bir gazete haberinden öğrendiğime göre çaykaranın üzeri betonla kapatıldı.

Çok az bulunan çaykaralara yüzeye çıkma imkânı vermeyen bir ortamda Ahmet Gencal  “Hayatım Çaykara” diyerek eserini ortaya koyuyor.

Hayatım Çaykara’nın ilk okuyucusu olarak Ahmet Gencal’a sordum:
“Bu eser bir makale midir, sohbet midir, fıkra mıdır yoksa eleştiri midir, deneme midir? “
Ahmet bilmediğini söyledi ve okuyucunun bildiğini ekledi. İlk okuyucu olarak düşündüm. Ve bu eserin bir deneme olabileceğine karar verdim.

Gencal, bireysel düşüncelerini iddiasız olarak, bir ispat, bir öğretme vb. kaygısı olmadan yazıyor. İçtenlikle yazıyor. Bazen söyleşi havası içinde, bazen de gelişi güzellik havası içinde yazıyor.
Gencal, bazen serbest oluyor,  bazen ciddi, düzenli.
Bir inceleme veya makalede olduğu gibi belirli bir plana göre yazmıyor. Duygu ve düşüncelerini rahat, serbest bir tutum içinde kendi kendisiyle, bazen de okuyucusuyla  konuşur gibi anlatıyor. Gencal bazen de bir konudan öbürüne atlamakta sakınca görmüyor.

Gencal’ın kişisel duyguları, düşünceleri , beğenileri ön plandadır. Yazılarında genellemelere varma, kural ve yöntemlere uyma gibi hususlar söz konusu değildir.

Gencal, üst beynimizle yaptığımız bu tespitlerin farkında bile değil. O içinden geldiği gibi yazdığını söylüyor. Burada düşünüyoruz ve alt beyinden üst beyine akımlar olduğunu anlıyoruz. Yani Ahmet Gencal’ın beyninde de bir çaykara var. Bu çaykara kaç katmanlı? İşte orasını bilemeyiz. 2 milyar hücreli beyinin sırlarını kim bulmuş ki…
Aslında herkesin beyninde çaykaralar var. Var ama eğitim yanlışlığından sadece üst beyinle düşünür olduk. Bir bilgisayar düzeninde olan üst beyinler evde, okulda, mahallede belirli kurallarla doldurulur. Gazete, kitap, dergi vb. ile de doldurulmaya devam edilir. Böylece ne olur? Ne olacak insan profesör olabilir; ama sanatkâr olabilir mi, yazar olabilir mi?

Gencal öyle ayaklı kütüphane değil; televizyon ya da internet bağımlısı da değil. Değil ama kütüphaneden, televizyondan, internetten, daha önemlisi doğadan, hayattan da uzak değil. Yalnız okuma tarzı farklı, yorumlama tarzı farklı. Bazen iki satırı bile zor okurken, bazen de babasının basılamayan eserlerini bir solukta hem de sesli olarak okuyabilir. Bazen iki satır yazamazken, bazen bir oturuşta, on onbeş dakika içinde bir deneme yazabilir.
Bu arada şunu da belirteyim ki bu eserdeki denemeler de bir oturuşta yazılmışlardır.

Kısaca Ahmet Gencal farklıdır. O aykırı bir insandır. O gizli güçleri olan, büyük bir potansiyele sahip bir insandır.

Çaykaralar betonlarla kaplanmazsa, güzel ortamlar olursa Ahmet Gencal’dan bir çığır açması beklenir. Ahmet Gencal’ın Çaykarası kana kana içilir.

Çaykaraların suları  nasılsa yer altına sızmış sulardır. Ahmet’in çaykarası da böyle. Sosyal, ekonomik ve kültürel olaylar, durumlar Ahmet Gencal’ın alt beynine sızar. Zamanla bu sular arıtılarak yüzeye çıkar. Öyle arıtılır ki isim yok, olay yok , yok yok… Yani Ahmet Gencal’ın yazıları her zaman günceldir. Her zaman fikirlerle, duygularla yüklüdür. Evet, gelişi güzel yazıldığı intibaı veren; bir fikri ispatlama kaygısı olmayan yazılarda bile mesajlar vardır.
İnsan sorunlarla yoğrulmuştur. Ahmet Gencal sorunlarını dert edinmiyor;  ama sorunları çözmek durumunda olanların vurdum duymaz olmalarından; istismarcı, sömürücü olmalarından dertli. Ehliyetsiz olanların yönetimlerinden dertli, sisli havalardan  dertli.

Bu ortam, bu havalar deli eder insanı. Bu havalar sanatçı eder insanı.  Evet, bu ortamda bir yazar ortaya çıktı. Bu yazar, bu sanatkâr Ahmet Gencal.

Ahmet Gencal’ın “Hayatım Çaykara”sı gözünüzü, gönlünüzü doyurur mu bilmem, Enginlere uçmak ister misiniz bilemem. Hayatım Çaykara sizi serinletir mi yine bilemem. Ama “Hayatım Çaykara” ile belkide ilk defa çaykara içeceksiniz. Belkide siz de alt beyninize inecek ve “Hayatım Çaykara “ diyeceksiniz.

Ahmet Gencal’ın “Hayatım Çaykara”sının okuyuculara yararlı olmasını diliyorum.
                                                                                             
Sabahattin Gencal
(Emekli öğretmen)

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Deneme İç Sesimiz / Ali Çolak

M.N.Y.: Niçin deneme?

ÇOLAK: Ben yazı türlerinin insanların kişilikleriyle ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanlarda bir şair kişiliği, hikayeci kişiliği ya da romancı kişiliği vardır. Ve kendisini hangi türle daha güzel, daha yetkin ifade edebiliyorsa o türde yazar, ya da yazmak ister.
Deneme, benim kendimi en iyi anlatabileceğim tür, en özgür hissedebildiğim tür. Benim yaşam biçimime, özgürlük tutkuma denk düşüyor. Her tür bir yazarlık biçimi gerektirir.
Kendimde romancı ya da şair ya da oyun yazarı kişiliğini görmedim hiçbir zaman. Ama bir denemeci kişiliğim olduğunu farkedebiliyorum. Bir de tabii yetenek. İnsan istese de şair, ya da romancı olamıyor.

Röportaji okumak için tıklayınız.

Sürü Adamı / Peyami Safa


Bir adam vardır ki, hiçbir düşüncesinde, hiçbir hareketinde "kendi kendisi" olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, men­sup olduğu sosyeteyi, ırkı, muhiti ve dışarıdan aldığı telkinleri dile getirir. Kendiliğinden hiçbir şey bulmamıştır. Başka birinin sisteminden aldığı fi­kirleri ve akideleri o sistemin sahibinden daha softaca müdafaa eder. İra­desi de böyle dışarıdan gelme, yanaşma, iğreti bir hareket mihrakıdır. Bil­mez ki, asıl kendi kendisi, kendi içi, sonsuz imkânların, keşfedemediği için körleşen ve tıkanan istidatların tükenmez hazinesidir. Örneğini ken­dinde değil, hep dışarıda aradığı bir muayyen bir fikre, bir akideye başka­sının kurduğu sisteme bağlanır, kalır. Artık ölünceye kadar hiçbir hayatın her şeyi her gün değiştiği hâlde o, sakallı feylesofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği hiç değişmeyen bir kaç âyet içinde kalmaya mahkûm, ilerlediğini sanarak yerinde sayacaktır.
İçinde hep sürü insiyaktan teptiği için, şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu. Bir ferttir, fakat şahıs değildir, çünkü onu teşhis için kendisine bakmaya hiç lüzum kalmaksızın, çömezi olduğu ideolojinin, içinde uyuştuğu telkin âleminin firmasını bilmek, onu iptonize eden sakal­lının adını öğrenmek yetişir.
Bu sürü adamlarının yüz bin tanesi bir tek şahsa muadil değildir. Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı ve fertlerden değil, şahıslardan mürekkep bir sosyete kurmanın yoluna bakmalıdır.

Mutlu Olmak İçin Dağlara Tırmanmak Gerek / Alain


Alain (Emile Chartier, 1868-1951).


"Gerçek dostlar az, diyecek yerde, kanımın yuvarları az, demek daha iyi olmaz mı?" diyor
Kendisini bu kanıya götüren olayı da anlatıyor:

Hastanelerden birinde Marie adında bir kız varmış. Marie, bir saat düzeniyle, bir hafta mutlu, bir hafta mutsuz oluyormuş.
Mutluluk haftasında çevresindeki her şey ona güzel, aydınlık, sevinçli görünüyormuş. Mutsuzluk haftasındaysa, çevresindeki her şey çirkin, karanlık, acılıymış. Aynı güzel söz, mutluluk haftasında onu sevindirdiği halde, mutsuzluk haftasında umutsuzluğa düşürürmüş.

Aynı müzik, mutluluk haftasında sevinç, mutsuzluk haftasında acı verirmiş ona. Marie'ye bakan profesör, birçok denemeleri sırasında, Marie'nin kanındaki yuvarları da saymış.


Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Denemeci Bir Yeryüzü Vatandaşıdır’ / Ali Çolak

Deneme şiirin açılımıdır. Şair duraksayınca şiirde denemenin kapısına gider. Birçok şairde ikisi arasında güzel bir denge kurar denemeyi şiirsel bir dile çevirerek. Sezai Karakoç, Enis Batur vs Picasso nun deyişiyle, “Sanat gerçek değildir. Gerçeği fark etmemizi sağlayan yalandır”; uydurulmuş bir öyküde insana dair bir özlemi ya da yenilgiyi anlatabilmenin karşı konulmaz bir çekiciliği vardır.
Deneme yazarları ise, birinci elden bir gözlemin gerçeklerini gösterişli bir biçimde değiştirme iznini kendilerine vermezler; böylelikle kurgu eserler ya da gazetecilik bölümlerinde değil de Belle Lettres içinde yer alırlar. Bunun nedeni, mizaç çeşnisi ve hayatları boyunca onlara eşlik eden eserleri de katarak yazılarını biraz da olsa değiştirmeleridir. Giriştikleri tartışmalar, inandıkları demokrasi anlayışını savunmak içindir; put kırıcılıkları, genellikle, bir zamanlar gazetecilerin amacı olan “rahatsız olanı rahatlatmak, rahatı yerinde olanı rahatsız etmek” yönündedir. Tıpkı kısa öykü yazarı gibi, deneme yazarı da Balzacvari bir belgeleme değil, hayatın özünün peşindedir.
İyi bir deneme, yalnızca bir itirafname değildir; parmak basmak istediği bir nokta vardır, mesela, “kutsal bir tarafımız var mı?” gibi bir soru, sıradan bir deneme yazarını aşabilir, ama belki de gelecek yüzyılın en önemli sorusu bu olacaktır.”  Hürriyet Çeviri: Nalan Özsoy - Deneme kişinin kendini çok rahat hissettiği bir yazınsal türdür.
16. Yüzyılın Fransız yazarı Michel de Montaigne denemenin yaratıcısı olmuştur kendine özgü sesli düşünceleriyle.  Yukarıdaki yazıda deneme yazarlarına bir yüklenme var. Denemede okuyucuyla yazar da rahatlıyor. Fikrin öne geçtiği bu türde yazara çok iş düşmektedir.
80 sonrası denemede ne gibi değişiklikler görüyorsunuz ve günümüzde bu yazınsal türe eğilim nedir?  Ve ilhamı reddeden bir yapısı mı var denemenin?

Metnin alındığı röportajı okumak için tıklayınız.

26 Temmuz 2011 Salı

Deneme Deyince / Cemal Süreya


Denemenin tanımı biraz da asliye mahkemelerinin tanımına benziyor, Bilindiği gibi, Hukuk Usulü yasalarında, bu mahkemeler "öbürlerinin görevleri dışında kalan işlerle uğraşır" diye tanımlanmakladır. Oysa en geniş alan yine asliye mahkemelerine kalır. Bir yazı "edebi" olacak, yani yine de şiir, roman, öykü eleştiri olmayacak, ayrıca bilimsel kesinlik taşımayacak: işte deneme! Tanımda "ne değilse, o" yöntemi uygulanıyor yani.
Yine de, dikkat edersek, deneme tanımında ağırlık noktası onu bilimsel yazılardan ayıran özelliklerdedir. Bunu da doğal karşılamak gerek. Çünkü edebi türler arasında bilime en yakın olanı o. Adamakıllı "serbest" bir çıkıştır, hatta "kalkışma"dır deneme (essai sözcüğünde böyle bir anlam da var). Mutlaka bir yere varması gerekmez.
Böyle diyorum ya Bacon. Denemeler’inde bayağı bayağı öğretici bir kimlikle çıkmıyor mu karşımıza? Hatta, o kadar "serbest" de değil Bacon, denemelerinde. Maskeli komedilerin, baloların kaldırılmasını bile ister. Kadını aşağılar. Bütün büyük yapıtları bekar erkeklerin yarattığını söyleyecek kadar ileri götürür işi. Ona göre kadın gençliğinde metres, daha sonra arkadaş olmalıdır, yaşlılığında da hastabakıcı. Katı dinci ve buyurucudur Bacon. Gerçi bahçeler üstüne yazdığı denemesinde konuşma tonunu biraz değiştirir, ama nerden alırsanız alın, bizim deneme tanımımıza uymadığını görürüz onun.
Alalım William James’i. Onun "Radikal Ampirizm Üstüne Denemeler"ini. William James bu yapıtında kurucusu ve tek temsilcisi olduğu öğretiyi (kentli bilimini) anlatır durur.
Sanırım, deneme tanımını biz ilk gerçek denemeci saydığımız Montaigne’in yapıtının özelliklerine göre yapıyoruz. Onun denemeleri, deneme tanımını da getiren ve kendine bağlayan bir yapıt olmuş. İnsanın zayıflığından çıkan Montaigne, bir kötümserlik evresinden sonra doğaya bağlanmış, ondan epikürcü bir tavır edinmiş, sonuçta da hümanizm noktasına gelmiştir.

Bacon’un yazdıkları deneme ise, Keykavüs’ün (çevirmeni Mercimek Ahmet olmak koşuluyla) Kabusname’si daha da deneme.
Bugün denemenin bilimsel yazıdan, incelemeden ayrı noktaları, ortaya çıkmış durumda. Ama öbür edebi türler karşısındaki durumu gitgide daha bir seçilmezlik içine giriyor gibi. Batıda romanın bir kaynağı da deneme olmuştur. Ama günümüzde roman bu kaynağa öylesine yaklaşıyor ki bir ayrım yapılamıyor kimi zaman. Özellikle eleştiri ve deneme arasında sınırlar birbirine karışabiliyor. T.S. Eliot’unn "Eleştirel Denemeler"ini ele alalım. Bunlar deneme biçiminde eleştiriler mi, yoksa eleştirel denemeler midir, belli değil. Thomas Mann ’ın "Eleştirel Denemeler"i için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
Kısacası, bana sorarsanız, deneme, her türün içine giriyor, onların içinden yürüyebiliyor. Yine de düşünsel bir kökü olması türleri besleyip duruyor.
Ataç, Montaigne’e değil de, Alain’e yakın bir yazar. Onun gibi kuşkudan çıkış yapar. Ne var ki Alain güncellik içinde sınadığı kuşkusundan sonunda bir hümanizme, batta sosyalizme varmıştır. Alain kuşkuyu hiç yitirmez. Ataç ise kuşkuda kalır. Bunu bir erdem olarak görür.
Denemeci, bilimsel kesinliklerle kendini bağlı görmeyecek, ama, kesinkes, bir bilimsel donanımı da olacak onun. Barthes’i ele alalım. Barthes "Degre Zero"yu yazarken düşüncenin dünyada ne noktada olduğundan habersiz değildi.
Bizde bu gerçeğe pek kulak asılmıyor.

Cemal Süreya
Varlık Dergisi, S.898 (1982). s. 14.

Sanat / Ahmet Gencal


Sanat, sanat için midir?
Mona Lisa'nın marka danışmanı kimdi acaba?

Ahmet Gencal

Anlamın Anlamı / Melih Cevdet Anday


(...) Ahmet Haşim' i, "Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da nalamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı  ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır," sözlerinin arkasından Valery' nin şu sözlerini getiriyor:


"Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır...Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir...Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır."

Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : "Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okura samimi bir vehim vermek...İşte bunu özlüyorum."

Oktay Rifat'ın bu konuda yazdığını da görelim : "Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olamayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden, anlama da bağlı kalması istenemez."

Tümü de doğru, güzel, yerinde sözler. Ancak bıunlar bir şiirseveri gene de doyurmayabilir. Çünkü şiirsever bir okurdur, okumak ise "sözcük" denilen göstergelerle düşünmek demektir. Bir sözcüğün nasıl olup da bir nesne durumuna geleceği kolayca anlaşılamaz. Ayrıca şiir sanatı, oldum bittim, burada burada açıklaması yapılan şiir olmamıştır; o bir zaman masal anlatmış, öykü de anlatmıştır, öyle yaptığı zamanlar , şiirlerin imgeleri, görüntüleri, düzyazıdaki imgeler, görüntüler gibiydi. Burada sözcüklerin niteliğini araştırırken, unutmamak gerekir ki, şiir sanatı sembolizmden sonra büyük değişikliğe uğramıştır. Şimdi gene sözcüklere, bilimsel adı ile "gösterge" lere dönelim. "Gösterge" yeni anlam bilimin temel terimlerinden biridir. Onun genel olarak ne olduğunu Pierre Guiraud' nun çevirisi Berke Vardar'ca yapılan Anlam Bilim adlı kitabındaki tanımlardan almakta konumuz açısından yarar bulunduğunu sanıyorum.

"Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan oluştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir."

Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : "Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey. Ruhbilimciler uyaran diyor buna. Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran'ın belleksel imgesini anlıkta canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır."

Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak "gösterge, anlıksal imgesini uyandırdığı bir başka uyaran'a bağlı bir uyarandır." Demek ki, anlığımızda birbirini çağıran nesnelerin anlıksal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure' ün şu sözü üzerinde önemle duralım : "Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir."

Saussure' ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi "ağaç" sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil. Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor. Böylece "anladım" dediğim zaman, işitimsel gösterge ile anlığımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, "saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, "bir başka uyaran'a bağlı olmayan uyaranlardır. Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar. Gösterge değildirler, nesnedirler."

Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk. Burada gösterge artık bir nesnedir. İşte Valery' nin, Ahmet Haşim' in, Yahya Kemal' in, Oktay Rifat' ın söyledikleri, söylemek istedikleri de bu değil miydi?

Bir tür dil göstergesinin araç değil nesne, kendi başına varlık olduğu bilgisi buradan doğuyor. Hangi tür imgelerdir bunlar? Müziğin uyandırdığı işitimsel imge belleğimde bir kavramsal imgeye dönüşmez artık. Şiirin müziğe benzetilmesi de bundandır. Sembolizm denilen şiir akımından sonra ortaya çıkan, çağdaş şiiri bütünü ile etkisi altına alan "saf şiir" anlayışı  nesne-göstergelerin ardına düşmüştür, anlamın değil. Şiirde anlam konusunu tartışırken, bütün şiir tarihini eş örneklerle dolu sayamayız. Şiir sanatı büyük bir değişime uğramıştır. Nitekim resim sanatı da izlenimci akımdan sonra nitelik değiştirmiştir: Çizgiyi atmış, doğayı yalnızca renk olarak görmüş, konturu kaldırmış maddeyi eritmiş, renk karşıtlıkları kuramından büyük ölçüde yararlanmış, böylece akılla bilineni değil, gözle görüleni tuvale geçirmiştir. Yeni resmi anlamamız için, ona bakışımızı yeniden ayarlamak gerekir. Bu zahmete değer.

Şiir, resim, yonut, müzik... Niçin böylesi büyük değişikliklere uğradılar? Eskiden halk ile sanatçı arasında bir birlik vardı, şimdi ortadan kalktı mı o birlik? Kalktı ise doğru mudur bu?

Bu sorular yerindedir, sorulmalı ve yanıtları araştırılmalıdır demek istiyorum. Ama şunu da unutmayalım: Çağımızda değişen yalnızca sanatlar değildir, çağımızda bilimlerin de başdöndürücü değişimlere, gelişmelere, gelişmelere uğradıklarını hesaba katalım. Bu gün  fiziğin bulduğu yeni gerçekler, bildiğimiz dille anlatılabilir gerçekler değildir, onları ancak yeni matematik anlamlandırabilir. Bunun gibi çağımızın felsefeleri de... Nereye gelmek istiyorum? İnsan aklının yetersizliğine mi? Hayır, bilimleri öğrenmek bizden nasıl yeni bir çaba istiyorsa, sanatlar da bakışımızı, görüşümüzü, anlayışımızı değiştirme yolunda bir çaba bekliyor bizden. Şiirde anlamdan, anlamsızlığa geçmek değildir olup biten, eski anlamlardan  yeni anlamlara, daha zengin anlamlara geçmektir.

Biliyorum, bilimleri anlamak için gerekli olan çabaya benzer bir çaba güzel sanatlar için de gerekli oldu mu, kişinin sıtkı sıyrılır onlardan. Şiir olsun, resim, yonut olsun, tadını doğrudan doğruya  duyurmalıdır bize, araya bilgileri sokmadan. Ben de buna inandığım için, yeni sanatların bilgisel bir çabayı gerektirdiğini değil de, sadece anlayışımızı, bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Bu tür değişiklikler tarihin dönemeçlerinde hep gerekli olmuştur, ilk çağdan ortaçağa, ortaçağdan yeniçağlara geçerken sözgelişi.
 

Melih Cevdet ANDAY 

Dinlenmek / Ahmet Gencal


Denize ve yeşile bakmak insanı dinlendirir derler.
Aklınızda çok şeritli otoban köprüleri varsa,
ne yaparsanız yapın dinlenemezsiniz.
Dinlenmek ancak sağlam bir mutluluk trafiği  oluşturmakla mümkün olur.

 Ahmet Gencal

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Dilin Canlandırma Gücü / Mehmet Kaplan


DİLİN CANLANDIRMA GÜCÜ

Maksim Gorki, fırıncı çıraklığı yıllarında, Tolstoy'un bir hikayesini okurken, öylesine kendinden geçer ki, acaba kağıdın içinde büyülü bir şey mi var diye havaya kaldırır bakar. Tabii beyaz sahife üzerinde siyah harflerden başka bir şey görmez.

Fakat saf fırıncı çırağını ve bütün saf okuyucuları büyüleyen şey, o ak sahife üzerinde yazılı kara harflerden başka bir şey değildir.

Harfler, seslerin işaretleridir. Kelimeler ise seslerden mürekkeptir. Yazılı veya sözlü işaretlerle, göz önünde bulunmayan her şeyi göz önüne getirebilir, ölüleri diriltebilir, ağaçları konuşturabilirsiniz. Bu büyü değil de nedir?

Güzel bir romanı okurken, Maksim Gorki'de olduğu gibi, kitap, kağıt, harf ortadan kalkar, gitmediğimiz şehirlerde dolaşır, tanımadığımız insanlarla tanışır, onların yatak odalarına hatta ruhlarının içine gireriz.

Dile bu büyük gücü veren nedir? Kendiliğinden çalışan bir şartlı refleks mekanizması dolayısıyla, dilin varlığın yerine geçişi! Ünlü Rus alimi Pavlov, yaptığı denemelerle köpeklerde sun'i olarak çeşitli şartlı refleksler yaratmaya muvaffak olmuştu. Köpeğe acıktığı zaman et verilirken bir de zil çalınır. Bu hareket tekrarlanınca, köpeğin ağzından, sadece zil sesi ile de salyalar akmaya başlar. Tabii zil sesi karın doyurmaz ama etin hayalini uyandırır.

İnsanoğlunun hayatında kelimeler de aynı rolü oynarlar: Gösterildikleri eşyanın hayalini göz önünde canlandırırlar.

Hayat boyunca öğrenilen kelimeler, bizim hafızamızda, onların hayali ile beraber, gözle görünmez bir dünya yaratırlar. Bir hikayeyi dinler veya okurken, ses ve yazı, hafızamızdaki hayalleri canlandırır. İyi bir edebiyatçı, dilin bu canlandırma gücünden faydalanarak, asıl dünyaya benzer veya ondan daha zengin veya değişik bir hayal dünyası yaratır.

Herkesin bildiği, günlük hayatta kullandığı kelimelerin hayal mekanizmasını daha çabuk harekete getireceği gayet tabiidir. Bundan dolayı büyük yazarlar, yeni kelimeler icat etmekten çok, herkesin bildiği kelimelerle yeni dünyalar yaratırlar.

(...)

Bir yazar, kullandığı her kelimenin dış alemde veya insan hayatında neye tekabül ettiğini bilmelidir. Bülbül ile karga ayrı kuş çeşitlerini gösterir. Şefkat, merhamet ve sevgi kelimeleri arasında öyle ince farklar vardır ki, sevdiklerimizin bize karşı besledikleri duyguyu tavsif ederken bu kelimelerden birini veya ötekini kullanmak, bazen hayati bir önem kazanır.

...İyi yazar, dile hakim olduktan sonra, onu unutur, bizzat varlık, hayat ve insan ile uğraşır. Daha doğrusu o dili kullanırken dürbünle dünyayı seyreden biri gibi dikkatini kelimelere değil, varlığa çevirir. Dünyayı seyredecek yerde dürbünün kendisine bakan biri, dünyayı değil, dürbünü görür.

Mehmet Kaplan

Uzaklık - Yakınlık / Ahmet Gencal


Orda bir köy var uzakta.

Ahmet Gencal

22 Temmuz 2011 Cuma

Denemelerin Konusu / Montaigne


(d. 1533 - ö. 1592), 16. yüzyıl Fransız deneme yazarı.
*****

DENEMELERİN KONUSU

Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve kendimde pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık.

Şunu söyleyeyim ki kendimi anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey; toprak Kafkas'ın kayalıkları Mısır'ın piramitleri hem çevresiyle birlikte hem de kendi kendine sallanır. durmanın kendisi bile daha ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir.

 Konumu (kendimi) hep aynı halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla salına serpile yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada canımın istediği bir andaki haliyle alıyorum. Duruşu değil geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil günden güne dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil amacım da değişebilir. Benim yaptığım değişen ve birbirine benzemeyen olaylar kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba benliğim mi değişiyor yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise kendi kendimden ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi doğrudan hiç ayrılmıyorum.

Ruhum bir yerde durabilseydi kendimi denemekle kalmaz bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde. Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok.
 ***
Bütün ahlak felsefesi sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir daha zengin gösterişli bir hayata da: Her insanda insanlığın bütün halleri vardır. (Kitap 3 bölüm 2)

Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın düşünmediği güzellikler bulur okuduklarına daha zengin anlamlar ve renkler kazandırır. (Kitap 1 bölüm 26)

Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz. (Kitap 1 bölüm 24

Montaigne'den deneme örnekleri için :
http://www.1forum.us/edebiyat/montaigneden-deneme-ornekleri-2-a-320526.html

Beyin / Ahmet Gencal


Dünya artık çok küçüldü.
İstediğiniz her yere kolayca gidebiliyorsunuz.
Dünyanın küçüldüğü gibi, beyinler de mi küçüldü acaba?

Ahmet Gencal

Bursa / Ahmet Hamdi Tanpınar


Bu devir, haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa'dan bahsederken "Ruhaniyetli bir şehirdir." der.
                                     

İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilü­fer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp... Bunlar ha­kikaten bir şehrin semt ve mahalle adları; yahut tıpkı bizim gi­bi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak ma­sal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır...
                                     

Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işler­de o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sa­rayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan aklan sey­rede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne'nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul'un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağ­lamıştır.
                                     

Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden bahsettikten sonra sözü, "Velhasıl Bursa sudan ibarettir." diyerek bitirir. Canım Evliya!
                                    

Şimdi Bursa'da asıl zamanın yanı başında, bizim için on­dan daha başka ve daha derin olarak mevcut olan ikinci za­manı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir ebe­diyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir ay­nadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Mutsuzluk Üzerine / Francis Bacon



(22 Ocak 1561 - 9 Nisan 1626), İngiliz devlet adamı ve filozof.


Seneca'nın Stoacıları andırarak söylediği, "mutluluğun sağladığı iyi şeyler özlenmeye değer, mutsuzluğunkiler ise övülmeye değer" (bona rerum secundarum optabilia, adversarum mırabilia)1 sözleri pek yüksek bir anlam taşır. Gerçekten de, mucize denilen şey, doğal güçleri altedebilmek anlamına geliyorsa, bu en çok mutsuzlukta görülür.
Seneca'nın bir pagandan beklenemeyecek ölçüde derin anlamlı, daha önemli bir sözü de: "Gerçek büyüklük insan gibi cılız Tanrı gibi de sağlam olmaktır," (vere magnum habere fragilitatem hominis, securitatem Dei)2"

Abartmalara daha elverişli olan şiir türünde bu daha da güzel dile getirilebilirdi; nitekim ozanlar bu konuyu işlemişlerdir; gerçekte ozanların, "Herakles, Prometheus'un (insan yaradılışını yansıtır) zincirlerini çözmeye giderek koca okyanusu bir uçtan bir uca toprak bir çömlek içinde yüzerek geçti",3 diye anlattıkları, gizli anlamlar taşıyan, bir Hıristiyanın davranışını düşündüren garip öykü, bedenin çelimsiz teknesi içinde dünyanın dalgalarını aşan Hıristiyan kararlılığını etkiyle gösterir.

Daha yalın sözlerle konuşursak, mutluluğun yaratacağı erdem ölçülülük, mutsuzluğunki ise töre açısından en kahramanca erdem sayılan yürekliliktir.

Mutluluk Tevrat'ın bağışı, mutsuzluk ise Tanrının kutsamasını daha iyi anlatan, iyiliğini daha seçikçe açıklayan İncil'in bağışıdır. Ama gene de Tevrat'ta Davud'un harpını dinleyecek olursanız şen havalar yanısıra acıklı havalar da işitirsiniz; Kutsal Ruh'un kalemi de, Eyüp'ün çektiği acıların anlatımına, Süleyman'ın sürdüğü mutluluktan daha çok yer ayırmıştır.

Mutluluk kaygıdan, sıkıntıdan, mutsuzluk da dirlikten umuttan uzak değildir.

İğne işlerine, nakışlara bakacak olursak, gösterişsiz karamsı bir zemin üstüne parlak renkler koymanın, parlak açık bir zemine iç karartıcı koyu renkler koymaktan daha hoş bir şey olduğunu görüyoruz; onun için, gözün beğenisi ile gönlün beğenisini karşılaştırınız. Erdem de hiç kuşkusuz, en güzel kokuyu yakıldığı ya da ezildiği zaman veren değerli tütsülere benzer; gerçekte mutluluk çok çok kötülüğü, mutsuzluk da erdemi doğurur.

Notlar

1 Seneca, Mektup 66.
2 Seneca, Mektup 53.
3 Gerçekte bu öykü ilkçağın birçok yazarlarınca anlatılmıştır, ama onların anlatımında, buradaki çömlek topraktan değil, altındandır. Prometheus, mitologyada göklü tanrılar katından ateşi çalıp yeryüzüne indirdiği için ceza olarak Kaf Dağı'nda bir kayaya zincirlenmişti.

Francis Bacon'ın diğer denemeleri için:  http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/09/mutsuzluk-stne.html

Merkez İstayonu / Ahmet Gencal


Hayatın da merkez istasyonları var mı acaba?
Hangi trene binip, nerelere gideceğimize biz mi karar veriyoruz?

Ahmet Gencal

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Denemeler / Albert Camus


Ne istediğimizi bilelim, kaba güç, bizi çelmek için bir düşünce ya da rahatlık kılığına girse bile, düşünceye bağlı kalmaktan şaşmayalım.

İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim. Uygarlık kolay kolay yok olmuyor ve bu dünya çökecek olsa bile, başka dünyalardan sonra çökecektir.

Trajik bir çağda olduğumuz doğrudur. Ama, pek çok kimse, trajik ile umutsuzluğu birbirine karıştırıyor.Lawrance «Trajik, yıkıma atılan zorlu bir tekme olmalıdır» demiş. İşte, hemen benimseyip kullanabileceğimiz sağlam bir düşünce. Bugün, bu tekmeyi hak eden birçok şey var.

Dinazorlar / Ahmet Gencal


Lourve Müzesi Önünde 
 Paris / FRANSA

Her müzede dinazor kemikleri yok,
dinazorlar aramızda, tepemizde...

Ahmet Gencal

19 Temmuz 2011 Salı

Alçakgönüllülük / Ahmet Gencal


Her kuleye alçaktan bakılır.
Önemli olan gönlünüzün yüksekten bakmamasıdır...

Ahmet Gencal

Yazarak Ölmek / Salah Birsel

Ben denemeyi şiir yazar gibi yazarım. Ona hiçbir artık söz eklemem. Hiçbir yerini de eksik-gedik bırakmam.
İlkin okurlara bir selam sarkıtır, sonra konuya girer, onu geliştirip yayıncak da paydos zilleri çalmaya başlarım.
Ziller sona ererken de denemeyi bitirmiş olurum.
Aralıkta yazımı soluklandırmak için çizgiler, parantezler açarım.

Çokluk da önemsediğim şeyleri bu iki parantez iki çizgi arasına yerleştiririm. Gelin görün ki, kimi zaman istediğim açıklamayı yazıya katamam...


Salâh Birsel hakkında, edebiyatogretmeni.net

Sinema / Ahmet Haşim



Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kal­dıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybet­miş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en din­lendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın ar­kasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.


Paragrafın alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Dostluk / Cicero


Dostluğun çok ve büyük yararları olmakla birlikte, biri ötekilere çok üstündür: dostluk, gelecek için parlak bir umut ışığıdır; ruhu güçsüzlüğe düşmekten ve kendini kapıp koyuvermekten alıkor. Çünkü gerçek dosta bakan insan, sanki onda kendi örneğini görür. Bu yüzden, uzaktaki dostlar yanımızdadır, yoksullar zengin olur, güçsüzler güçlü; dahası, -söylemesi güç!- ölüler yaşamayı sürdürürler:

Dostlara duyulan saygı, onların anısı, özlemi o derece insanın içindedir. Onun için onların ölümü mutlu, ötekilerin yaşamı övülmeye değer sayılır.
Doğadan sevgi ve yakınlık bağı kaldırılsa, hiçbir ev, hiçbir kent ayakta duramaz. Tarım bile yapılamaz. Bu kadarı yetmezse, dostluğun, anlaşmanın gücü, düşünce ayrılıklarından ve anlaşmazlıklardan kestirilebilir: hangi güçlü aile, hangi sağlam devlet vardır ki, kin ve anlaşmazlıklarla temelinden sarsılmasın? Bundan
dostlukta ne büyük iyilikler olduğunu anlayabilirsin.

Metnin alındığı yazıyı okumak için tıklayınız.

Ehliyet / Ahmet Gencal


Direksiyon Uygulama Sınavı Komisyon Başkanı Ahmet Gencal'ın
Direksiyon Uygulama Sınavı Hatırası

Ehliyet alabilmek için önce yazılı sonra uygulama sınavından geçmek gerekiyor.

Maalesef günümüzde daha önemli işler için ehliyetsiz insanlara görev veriliyor.

İşi bilene teslim etmemek bizde bir alışkanlık olmuş.

Milletçe kaza yapmaya doğru hızla ilerliyoruz, direksiyondakiler vurdumduymaz,

keşke uygulama sınavlarında olduğu gibi, "sağa çekin, sonraki sefere" deme şansımız olsa....

Ahmet Gencal


18 Temmuz 2011 Pazartesi

Karışmak / Memet Fuat



 Sanatçı da, eleştirmen de düşüncelerinde, duygularında özgür olmalı, bağımsız olmalı, içinden geldiği gibi davranabilmeli, inanmadığı, doğru bulmadığı görüşlere uymaya zorlanmamalı, baskı altında tutulmamalı.
   Sanat alanında da, eleştiri alanında da “öğüt”lerin, “yol gösterme”lerin yeri vardır, ama ürkütmenin, yıldırmanın, yani “yasaklar koyma”nın yeri yoktur.
   Bu sözlerin yanı sıra şunu da söylemeliyiz : Sanatçının, eleştirmenin özgürlüğü, herhangi bir vatandaşın özgürlüğünü aşan bir şey değildir. Her toplumun kendi koşullarından doğan yasaları var - insanoğlunun düşüncelerini, duygularını sınırlayan yasalar. Herkes gibi, sanatçı da, eleştirmen de onlara uymak zorundadır. Kimi memleketlerde bu yasaların çerçevesi çok geniş, kimi memleketlerde ise çok dar.
   Burada, yasalara karşı söz özgürlüğünü savunacağımı sanmayın, o apayrı bir konu. Benim diyeceğim şu : Sanatçı da, eleştirmen de yasaların çerçevesi içinde bütünüyle özgürdür, özgür olmalıdır.

Devamı