30 Nisan 2011 Cumartesi

Kader (07) / Fuat Gencal




Golha-Farid Farjad KORBAYKUS
                           
Not: Damla usta kalem Fuat Gencal için bir tanıtım sayfası hazırlamıştır.
Fuat Gencal Özel Sayfası yarın (01 Mayıs 2011 Pazar günü)  Damla'da


KADER

(7)

                                   Okumayanlar için Kader: 01   02   03    04   05   6

Odaya giren doktor daha önce hiç görmediği doktordu. Yanındaki hemşireye;

“- Odadakileri dışarı çıkarın” talimatını verdikten sonra Kader’in yanına gitti. Kader’i uzun bir kontrol ettikten sonra elindeki dosyaya bir şeyler yazıp dışarı çıktı.

Kader de hiçbir şey anlayamamıştı. Sırt bölgesi ile çok ilgilenmişti. Sürekli öksürtüp sırtını dinlemişti. Acaba neden şüphelenmişti? Acaba ciğerlerinde sorun mu vardı? İçini bir korku sardı. Yoksa kötü bir hastalığa mı yakalanmıştı? Gerçi fazla bir ağrısı yoktu; sadece yatmaktan sırtları, belleri ağırıyordu; ama onlar da önemsiz geliyordu. İçindeki sıkıntıların geçmesini istiyordu.
Yine aklına kocası gelmişti. Şimdi nasıldı acaba? Hastanede yattığımı söylemişler miydi? Benim yokluğumu hissetmiş miydi? Kafasında bu düşünceler varken ablası odaya girdi. Yüzü asılmıştı. Belli bir şeye üzülmüştü. Ama belli etmemeye çalışıyordu. Göz göze geldiler ve ablasına;

“-Abla kötü bir şey yok değil mi?”anlamında bakmıştı. Oysa biraz daha dikkatli baksaydı o gözler çok şeyler anlatıyordu; ama ablası hemen gözlerini kaçırmış ve kendisine sesli olarak;

“-Kötü bir şey yok; ama biraz daha burada kalmamız gerekiyormuş” diyebilmişti. Kanepeye otururken de derin bir ‘ooooffffff’ çekince Kader kuşkulanmıştı. Ablasının bu şekilde iç geçirmesi ona kocasını hatırlattı. O da son zamanlarda aynı şekilde iç geçirirdi. Hele kaynanası oğluna bakmak için yanına aldığı zaman,  kaynanasının evine gitmemişti.

“-Nasıl aldıysan öyle bak. Ben gelmiyorum. Siz bakarsınız. Ben çocuklarımla ilgileneceğim”
diyerek kaynanasını oğluyla tek göndermişti. Oysa kaynanasının bütün planları alt üst olmuştu. Kaderin de gitmesi gerekiyordu o böyle planlamıştı. Kader gitmeyince oğlunu aldığına bin pişman olup, morali bozularak söylediği sözlerin altında kalmamak için mecburi bir şekilde oğlunu hemşiresi ile birlikte kendi evine götürmüştü.

Kocasının evden gidişini ağlayarak seyretmişti. Nasılda iç geçiriyordu. Bir şeyler olduğunu anlıyor, gitmek istemiyordu. Ne kadar üzülmüştü. Sanki ciğerinden bir parça kopmuştu. Ama ablası dayanmasını sabretmesini öğütlemişti;

“-Alsın baksınlar bakalım. Bakmak kolay mı? Hele hele senin gibi bakabilecekler mi? Hiç üzülme kızım onlar bakamazlar; sen kesinlikle oraya gitmeyeceksin. Onlar yalnız baksınlar bakalım kaç gün bakabilecekler.”

Ablasını dinlemişti. Kocası götürülürken sadece seyretmişti. İçi parçalansa da sabretmişti. Kocasının; “-Karım nerde? Karım gelsin” diyen gözleri hiç aklından çıkmıyor. Ağlamasına sebep oluyordu.

Ablası haklı çıkmıştı. Kocasına ana kız bir hafta bakamamışlardı. Öyle atıp tutan, Kader’i;

“-Sen ne iş yapıyorsun? Oğluma hemşiresi bakıyor” diyen kaynanası bir hafta bakamamıştı. Oğlundan bıkmıştı. Bunun ölmesinin daha hayırlı olacağını bile söyleyebilmişti. Kızı ile birlikte oğlunun gelininin kapısına bırakıp kaçmışlardı.
Kapıyı açtığında kocasını ve hemşiresini gördüğünde çok sevinmişti. Hatta onu görünce kocasının da gözlerinin içi gülmüştü. Hemen içeriye almış. Kocasını hemen yatağına yatırmıştı. Zaten hiç kaldırmamıştı. Geleceğini biliyordu da bu kadar çabuk olacağını tahmin edememişti. Ne de olsa annesiydi oğlunu atamaz diye düşünmüştü. Biraz sabreder dayanır. Fakat nasıl bir anneymiş ki oğlunun ölmesinin daha hayırlı olabileceğini söyleyebiliyordu.

Kocası gelince bir süre ne kaynanası ne de görümcesi hiç uğramadılar. Çünkü utanmışlardı. Ne de olsa kader el kızıydı onların oğullarını çiçek gibi bakıyordu. Hiç erinmeden bir kez olsun of demeden her zaman Allah razı olsun demeleri gerekirken onlar sürekli zulüm yapmışlardı.
*
Gözlerini tavanda aşağı doğru ip öre öre inen örümceğe dikmişti. Öylece bakıyordu. Örümcekte hızlı bir şekilde aşağı doğru iniyordu. Evde olsaydı;
“-Bugün misafir gelecek” der hazırlık yapmaya başlardı.

Hastaneye misafir geldiğini hiç duymamıştı. Bugün ziyaretçileri gelip gitmişlerdi. Daha da gelen giden olamazdı. Aklına tanımadığı adam geldi. Göz ucuyla ablasına baktı. Ablası tek başına oturuyor. Elindeki mekanik tespih ile zikir ediyordu. Yine nereye gitmişti bu adam. Çok esrarengiz biriydi. Acaba akrabalarımızdan birimi idi? yabancı olsa ablam bu kadar rahat her şeyi anlata bilimiydi? Hayır anlatamazdı. Kesin ablasının tanıdığı akrabalardan biri olmalı idi. Kim olduğunu öğrenecekti.

Örümcek yastığının kenarına inmişti. Kafasına doğru yürümeye başladı. Korkmuştu. Kafasını kenara doğru çekince ablasının dikkatini çekti. Ablası ayağa kalkarak ne olduğuna baktı. Örümceği gördü. Hemen eliyle yakaladı. Pencereyi açarak elinden aşağıya doğru attı.

“-Korkma kızım bak attım”deyip ekledi;

“-Nasıl bir hastaneye geldiysek baksana börtü böcek her taraf dolu bu çok eski hastanenin doktoru çok iyi olduğu için seni buraya getirdik. İnşallah en kısa sürede eski sağlığına kavuşacaksın”

Hemen ablasına doktorun kendisine ne söylediğini sordu. Fakat ablası hemen konuyu değiştirdi. Hiçbir şey söylemeden kanepeye oturarak tespihini çekmeye başladı. Yüzü yine asılmıştı. Kesin bir şeyler biliyor ama söyleyemiyordu. Yüzü kızarmıştı. Gözlerini çok sık kırpmaya başlamıştı. Canını sıkan bir şey olmuştu. Çok belliydi. Ablasının üzülmesine dayanamıyordu. Arkasına iyice yaslandı. Konuşacak yine eski günlerdeki gibi ablasıyla dertleşecekti. Gözlerini ablasının oturduğu tarafa dikince odaya iki hemşirenin girdiğini gördü. Birinin elinde serum şişesi vardı. Yine serum takılacaktı. Ablası ayağa kalktı hemşirelere yardımcı oldu. Koluna serum şişesini takan hemşire odadan çıkınca ablası diğer hemşire ile konuşmaya başladı. Hemşire ablasına;

“-Bu ilaçlı serumdan üç şişe bitireceğiz. Tekrar bir kontrolden geçecek. Eğer gerekli görürseler belki başka hastaneye nakil edebilirler”

Ablası;

“-Acaba tehlikeli bir şey mi?” diye sorunca hemşire;

“-Ben bilmiyorum siz doktor beyle konuşursunuz”deyip odadan ayrılmıştı.

Demek başka hastalığı da çıkmıştı. Başka hastaneye götürülecekti. Kafası allak bullak olmuştu. Korkmaya başlamıştı. Ablası da biliyordu. Demek kötü bir şeydi ki kendisinden saklanıyordu. İlaçların etkisi ile kendisinden geçmişti. Gözleri ilk kez uyku için kapanıyordu. Evet, artık hiçbir şey duymuyor. Uyuyordu.

Ablası uzun bir süre yalnız oturduktan sonra tanımadığı adam odaya girmişti. Elinde gazeteler, meyve suları, sular ve yemek için kuru pasta vardı. Selam verip elindekileri komedinin üzerine bırakıp Kader’in ablasının yanına oturdu. Ablasının yüzündeki ifadeden kötü bir şeylerin olduğunu anlamakta gecikmedi.

“- Hayırdır? Kötü bir şey mi oldu?” diye sorunca ablası doktorun kendisine söylediklerini çok kısık bir şekilde anlattı. Gerçi yüksek sesle de anlatsa kader duyamazdı öyle derin bir uykudaydı ki. Hastaneye geldiğinden beri ilk defa uyuyabilmişti. Sakin bir şekilde sessiz bir uyku çekiyordu. Ablası birkaç kez kontrol etmiş;

“- Ah benim kadersiz kızım nasılda melekler gibi uyuyorsun”

Deyivermişti. Korkmaya başlamıştı ablası ya Kader’e bir şey olursa diye korkuyordu. Hiçbir şey yakıştıramıyordu. Sürekli dua ediyordu. Kanepeye oturduğunda yarın olacaklardan habersiz bir şekilde düşünüyordu. Tanımadığı adama daha anlatacak çok şeyler vardı ama kafası çok karışmıştı.

O gece çok uzun olmuştu. Sabah bir türlü olmuyordu. Gelen hemşireler ellerindeki reçeteyi ablasına vermişler ve

“-Bu reçetenin hemen alınması gerekiyor” demişlerdi. Ablası tanımadığı adamı reçeteyi yaptırmak için göndermişti. Neler oluyordu. Her şey iyiye giderken bir yerde aksilik mi olmuştu. Neden reçete yaptırılıyordu.

Aradan bir saat geçmemişti ki reçete hazırlanmıştı. Kader’in serum şişesine sıkılan bir sürü ilaç vardı. Ablası herkesi aramış Kader hakkında bilgi vermişti. Korktuğunu söylemişti. Sabah mutlaka yanlarında olmalarını istemişti.
*

Sabaha kadar hemşireler kaderi kontrol etmişlerdi. Kader hiç uyanmıyordu. Sanki uykusuz geçen gecelerin acısını çıkarıyordu. Sessiz uyuyan Kader’in şimdi uyurken kaşları çatılıyor. Birileri ile konuşuyordu. Sayıklıyordu. Çocukluğunda da bir şeyi çok istediği zaman uykusunda konuşur o şeyi istediğini belli ederdi. Şimdi kocasının adını sayıklıyordu. Ara ara konuşması duyuluyordu. Hemşireler bile söylediği ismin kime ait olduğunu sormuşlardı. Kocası olduğu söylendiğinde;

“- Abla kocasını istiyor. Yarın çağırın gelsin kocası”

Ablası tamam anlamında başını sallamış geçiştirmişti. Başı ağırmaya başlamıştı. Hemşirelerden ilaç istedi. İlacını içti. Başını tülbent ile iyice bağlayıp biraz ağrısını geçirmeye çalıştı. Kanepede ayaklarını uzatarak uyumaya çalıştı. Tanımadığı adam hastane kantinine gitmişti. Işıkları söndürmüşler. Uyumaya başlamıştı.
Ablası Uykusunda hastanenin yandığını görmüştü bütün odalardan alevler çıkıyordu. O da telaş içerisinde kardeşini arıyordu. Fakat alevler Kader’e ulaşmasını engelliyordu. Korku ve panik halinde uyandığın da odanın çok kalabalık olduğunu gördü. Doktorlar, hemşireler, hatta hastabakıcılar bile odadaydılar. Onları görünce ablasının korkusu bir kat daha arttı. Başı döndü ve tekrar kanepeye çöktü. Bu durumu gören doktor;

“-Hanımefendi korkmayın, kardeşinizi bugün bu hastaneden çıkarıyoruz. Şimdi hemşireler kendisini hazırlayacaklar. Ambulansla başka bir hastaneye nakil edeceğiz. Tedavisine orada devam edilecek.”

Ablası hemen toparlandı. Kendilerine ait olan tüm eşyaları bir çantaya doldurup, tanımadığı adama vermişti. O da heyecanlanmıştı. Ablasına yardım ediyordu. Ablası;

“-Erken gelin dedim. Ben yalnızım korkarım bizi yalnız bırakmayın dedim ama dinlemiyorlar ki bak bizi sevk ettiler siz hala ortalarda yoksunuz” diye söyleniyordu.

Yüzü sapsarı olan ve boş gözlerle etrafa bakıp ne olduğunu anlamaya çalışan Kader’i hastabakıcılar sedyeye yatırmışlar ve odadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Ablası bir hamle ile kardeşinin elini tutup;

“-Korkma kızım başka hastanede daha iyi olacaksın, bak gör.” diye moral vermeye çalışıyordu. O arada eniştesini gördüler. Tek o gelmişti. Ablası kocasını görünce biraz rahatlamıştı. Kader’in elini tutarak hastane koridorlarında çıkışa doğru ilerliyorlardı. Gözlerini kapattı. Karşısında annesini gördü. İlk defa böyle bir şey oluyordu. Korkuyla açtı gözlerini bir müddet sonra tekrar kapattı. Yine annesini gördü annesi ona;
“-Korkma kızım korkma” sürekli aynı şeyi söylüyordu. Annesi de elinden tutmuştu. Ambulansa bindirirken şöyle bir etrafına bakındı. Ablası, eniştesi, tanımadığı adam hemşireler, hastabakıcılar vardı; hepsi kendisi için bir uğraşı veriyorlardı. Annesini göremedi. Kader bir bilinmeze doğru gidiyordu. Ne oluyordu. Ya da daha neler olacaktı. Hiç bilmiyordu. Yalnız sürekli kalbinden dua okuyor Allah tan hiç olmazsa bundan sonraki hayatı için iyi ve güzel günler diliyordu.
Ambulans acı acı siren çalarak hastaneden ayrılıp yola girdiğinde Kader gözlerini kapatıp hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu. Acaba bundan sonra onu nasıl bir kader bekliyordu. Korkuyor, sürekli dua ediyordu. Bir müddet sonra siren seslerini de duymaz olmuştu.
Fuat Gencal

I. Bölümün sonu

Not: Damla usta kalem Fuat Gencal için bir tanıtım sayfası hazırlamıştır.
Fuat Gencal Özel Sayfası yarın (01 Mayıs 2011 Pazar günü)  Damla'da

 Kader: 01   02   03    04   05   6         




Kader (06) / Fuat Gencal






KADER
(6)

 Okumayanlar için Kader: 01   02   03    04   05  


Üç ay yoğun bakımda kalan kocasını normal odaya çıkardıklarında sadece boş gözlerle etrafa bakıyordu. Mama ile besleniyor. Çocuk gibi bezleniyordu.
Normal odaya aldıklarında çok sevinmişti. Ölmemişti kocası. Bak, normal odaya gelmişti. Artık zamanla eve bile dönebilirdi. Böyle düşünüyordu.
Nitekim düşündüğü gibi de oldu. Yaklaşık 5 ay hastane de kaldıktan sonra evine gönderilmişti kocası.
Evde özel bir yatak hazırlanmış. Özel bir hemşire bakımını üstlenmişti. Evde tedavi edilecekti. Kaynanası olmasa belki daha da iyi olacaktı kocası.
Kadere sürekli bağırıyor. Kadını deli ediyordu. Kocasının yanından ayrılmayan Kader’i yine eskisi gibi çalıştırmak özel işlerini yaptırmak istiyordu. Ve sürekli;

“-Oğlumun özel hemşiresi var. O oğluma bakıyor. Sen orada ne yapıyorsun? Buraya gel yapılacak çok işler var”


Sürekli kendi evine çağırması Kader’i çok üzüyordu. Çünkü kocasının yanından ayrıldığı zamanlarda kocası bir çocuk gibi ağlamaya başlıyordu. Kocasının ağlamasına hiç dayanamıyordu. Onu ağlarken hiç görmemişti. Çaresiz bir şekilde ağlaması çok etkiliyordu ve kaynanasına;

“- Anne ben kocamın yanında olmadığım zaman ağlıyor gitmemi istemiyor” diyordu; ama kaynanasını ikna edemiyordu.

Tam bir yıl kocasına evde baktı. Tüm bakımlarını o kadar güzel yaptı ki kocası artık çocuklarını, kendisini tanımaya başlamıştı. Ufak ufak bazı kelimeleri söyleyebiliyor. Ama hala yatakta ve altı bezleniyordu.
Çok inanıyordu. Kocası yakında yataktan da kalkabilecek kendi ihtiyaçlarını görebilecekti. Bu inançla sarılmıştı kocasına kaynanasının ve görümcesinin yaptığı çileleri hep içine atıyor; kocasına hissettirmemeye çalışıyordu. Çünkü 15 günde bir gelen doktor çok sıkı tembihte bulunmuştu;

“- Her ne olursa olsun hastanın yanında üzülebileceği bir şey yapmayın. Eğer öyle bir durum olursa yapılan bütün tedaviler boşa gider. Tekrar başa döneriz.”

Böyle diyordu. O nedenle çok dikkat ediyorlardı. Ama kaynanası ve görümcesi sanki oğullarının iyileşmesini istemiyorlar gibi sürekli huzursuzluklar çıkarıyorlardı. İster istemez bu olumsuz durumlardan kocası da etkileniyor iyileşmesi gecikiyordu.

Artık kocası onun üçüncü çocuğu gibi olmuştu. Sabır ederek hiç erinmeden kocasının tüm hizmetlerini yapıyordu. Aynı küçük bir bebek gibi ona her şeyi öğretiyordu. Çok da başarılı olmuştu.
Gelen doktorlar hastanın durumunun her gün daha iyiye gittiğini söylüyorlardı. Yine kocası ile ilgilendiği bir gün kaynanası gelerek;

“- Artık oğlumu alıp kendi evimde bakacağım. Sen iyi bakamıyorsun. Bak nasıl zayıfladı oğlum” gibi sözler söyleyerek oğlunun iyi bakılmadığını, zayıfladığını kendi bakarsa ona çok iyi bakacağını belirtiyordu. Ama asıl amacı oğlunu kendi evine götürerek yine Kader’in evin tüm işlerini yapması idi, nasılsa oğluna bakan hemşire vardı, burada bakacağına evinde bakabilirdi. Kader de evi çeker çevirirdi. Böyle düşünüyordu. Fakat Kader kabul etmiyor kocasına kendisinin bakacağını söylüyordu.

*
Ablasının sesini duyunca bir an durdu. Ablası kimle konuşuyordu? Tanımadığı adam tekrar gelmiş ablası ile konuşmaya başlamıştı. Evet, yine ablası anlatmaya başlayacaktı. Neden anlatıyordu ki? Bu adam kimdi? Ablası;

Kader 2,5 yaşına gelene kadar çok eziyetler çektim. Babam adeta bir canavar kesilmişti başımızda sürekli dövüyordu. Kardeşlerim babamıza hiç görünmemek, dayak yememek için erkenden yatıyorlardı. Fakat yeni gelin gün içinde olan her şeyi babama naklediyor. Kardeşlerimi şikâyet ediyordu. Babam da sözde terbiye etmek için uyuyan çocukları uykudan uyandırıyor sıra dayağına çekiyordu. Çocukların ağızlarından ve burunlarından kan gelinceye kadar dayak devam ediyordu. Öyle üzülüyordum ki anlatamam babama yalvarıyor araya giriyordum. O zaman da beni dövüyordu. O günleri hiç unutamıyorum. Benim ve kardeşlerimin tüm vücutları çürük, yara bere içerisindeydi.

Hiç unutmam bir gece yine babam beni dövüyordu öyle kendinden geçmiş bir vaziyette idi ki ağzım kan içinde kalmıştı. Sebepsiz yere dayak yemiştim.
Yeni gelinin kaprisleri yüzünden eziyet görüyorduk. Babama ders vermek ona acı vermek için canıma kıymaya karar vermiştim. Artık canıma tak etmişti. Dayanamıyordum. Eğer ölürsem babam belki yaptıklarına pişman olur. Üzülür ve kardeşlerime iyi davranırdı.
İki tane tel aldım ve elektrik prizine sokup elektriğe kapılıp ölecektim. Elimde teller ile odada yaşamıma son verirken kardeşlerim ağlayarak eteklerime sarıldılar ve bana;

“-Abla ne olur yapma bizleri bırakma olsun babam bizi her gün dövsün razıyız ama sen başımızdan ayrılma”

diyerek öyle ağladılar ki kendime geldim. Ben ne yapıyorum diye sordum. Ben anneme söz vermiştim kardeşlerime bakacaktım. Şimdi ne yapıyordum, sözümden gerimi dönecektim. Hemen kendimi toparladım. Kardeşlerime sarılarak onları susturdum. Onlardan özür diledim.”

Bunu ilk defa duyuyordu Kader demek ablası canına kıymak istemişti. Demek ölmek, kurtulmak istemişti. Ablasının da çok çektiğini biliyordu ama bu son sözünü ondan hiç beklemiyordu.

Odada çalan telefon bir anda tüm dikkatleri üzerine çekti. Öyle gür sesle çalıyordu ki sanki tüm hastane bu sesi duymuştu. Ablası hemen telefona koştu. Birisiyle konuşuyordu. Kader hakkında doktorların söylediklerini aynen anlatıyordu;  telefondaki kişiye arada da;

“-Yediniz kızımın başını Allah sizi bildiği gibi yapsın” gibi sözler söylüyordu. Bu sözleri söylerken Kader’in duymaması için sesini kısmaya çalışıyor; ama pek başarılı olamıyordu. Arayan kişinin kocası tarafından biri olduğunu anlamıştı.
Kaynanası olmalı idi şimdi bile Kader’in yalan yaptığını, yalan yere kendini hasta gösterdiğini düşünüyordu. Kendisinin yaptığı, söylediği sözlerin hiçbir önemi olmadığını ablasına anlatmaya çalışıyordu. Hemen aklına kaynanasının kendisine söylediği o ağır sözler geldi. Yüzünün kızardığını, başından aşağıya kaynar suların döküldüğünü hissetti.
Namusuna dil uzatmıştı. O güne kadar yapmış olduğu kötülüklere, zulümlere bir şekilde dayanabilmişti; ama bu son olay bardağı taşıran son damla olmuştu.
Kendini kaybetmişti. Sinirleri tamamen harap olmuş Kader’i bitirmişti. Artık ne kocasını ne de çocuklarını düşünebiliyordu. Beyni adeta bir noktaya kilitlenmişti. Kendini çok kötü hissediyordu. Tekrar tekrar aynı sözleri duymak Kader’in dayanma gücünü bitirmiş, bir kâğıt parçası gibi parça parça etmişti.

Ablası telefonu kapattığında gözlerini açıp ablasına baktı. Gözleri kimin aradığını sorar gibiydi. Ablası da Kadere öyle bir bakış yaptı ki arayanın kaynanası olduğunu, ona gereken dersi verdiğini anlatıyordu. Sözle bu olay kapatılır mıydı? Hayır, bu olay sözle kapatılamazdı. Ya kaynanasının cezasını kendi verecekti ya da adalete müracaat edecekti. Böyle düşünüyordu. Eğer böyle olursa belki biraz rahatlayabilirdi.

Ablası sinirli bir şekilde kanepeye oturdu. Tanımadığı adam ablasına;

“-Sakin olun. Sinirlenmeyin. Size çok ihtiyacı var. Sizin çok güçlü olmanız lazım.”
diyordu. Fakat ablasının sinirden eli ayağı titriyordu. Ve tanımadığı adama;

“-Verdim ağzının payını; ah, yanımda olsa saçını başını yolardım o kadının”

Tanımadığı adam sakinleştirmişti ablasını. Aablası anlatmaya başlamıştı. Daha doğrusu orta yerden;

“-Siz nasıl evlendiniz?”diye sorunca ablası biraz durmuş, gülümsemiş ve başını sallayarak anlatmaya başlamıştı.
*

Yine bir bahar günü amcamın oğluyla evlendim. Ya da evlendirildim. Dedemler ilk torun olduğu için amcamın oğluna kız bakmaya başladılar. Henüz askere bile gitmemiş olan amcamın oğlu dedeme benim adımı vermiş ve dedeme;

“- Eğer o olursa evlenirim. Yok, o olmazsa kesinlikle evlenmem”
demişti dedeme dedemde amcamın oğlunun beni sevdiğini anlamış ve

“- Tamamdır o iş sana kimi alacağımızı söyledin. Ben şimdi o torunumu ikna ederim. İnşallah bahar çıkmadan düğünlerinizi de yaparım”
demişti. Aradan bir iki geçmişti. Ben evde kardeşlerimi okula göndermiştim. Yeni gelin köye annesinin yanına gezmeye gitmişti. Babamda onunla birlikte köydeydi. Evimizin havalanması için tüm pencerelerini açmıştım. Mis gibi bahar kokuları eve dolmuştu. En dış kapıyı da açarak tel süpürgeyle evi süpürüyordum. Kendimi işe o kadar kaptırmıştım ki dedemin geldiğini duyamamıştım. Dedem bana;

“- Kızım hele gel yanıma şöyle bir odaya geçelim”

Kader’in uyuduğu odaya geçtik. Bir süre uyuyan Kader’i sevdi dedem ve bana;

“-Aferin kızım ne kadar büyümüş bebek Maşallah çok da sağlıklı görünüyor. Ona annesizliğini anlaştırmadığın için çok teşekkür ederim” diyordu.
Ne olmuştu acaba dedem hiç böyle konuşmazdı. Neden bugün hep güzel şeylerden söz ediyor. Neden hep beni övüyor diye düşünmeye başladım. Acaba bana söylemek istediği başka bir şey mi vardı. Sonunda dedem ağzındaki baklayı çıkardı ve bana;

“-Kızım büyük amcanın oğlu ile seni evlendirmek istiyorum. Bizce çok münasip olur. Babanlar gelmeden önce senin fikrini almak istedim”
deyince çok utandım yüzüm pancar gibi oldu. Şimdi ben dedeme ne diyecektim. Olmaz desem dedem kızarımıydı? Olur desem babam çok kızardı. En iyisi ‘babam bilir.’ demekti. Ben de öyle dedim. Dedemin yüzünde gülücükler açarak gitmesi gözümün önünden hiç gitmedi. Allah rahmet eylesin adam o kadar sevinmişti ki bir çocuktan farksız olmuştu.

“-Demek sizde amcanızın oğlunu seviyordunuz.”

Diye sordu tanımadığı adam. Ablası da;

“- Hayır ya ne sevmesi, ben ‘Babam bilir.’ demekle dedeme eğer olumlu ya da olumsuz bir cevap verirsem babam yine beni dövebilir onun için ona söyleyin o ne derse o olur, diyerek bu soruyu babama sorun demek istemiştim. Ama çok sonradan öğrendim ki ‘Babam bilir.’ demek ben kabul ediyorum eğer babamda kabul ederse olur demekmiş.”

Bu sözün yüzünden yediğim dayağın haddi hesabı yoktur. Evlendiğim güne kadar dayak yedim. Bütün vücudum yara bere içerisindeydi. Gelin hamamında vücudumu gören yengemlerin, halamların içleri sızladı. ‘Böyle canavarlık olmaz.’ demişlerdi. O güne kadar neden sustuğumu, neden kimselere bir şey anlatmadığımı sordular. Ben de onlara;

“-Kardeşlerim için hep sustum dayandım” dedim.
Babam bilir sözü beni bitirmişti. Çok kıskanç olan babam nasıl olur da böyle söyledim diye burnumdan fitil fitil getirmişti. O da amcamın oğlunu sevdiğimi zannetmişti. Hâlbuki bir iki defadan başka görmüşlüğüm yoktu. Bunu herkes de bilirdi. Ama babama anlatmak imkânsızdı.

Kader’i de götürecektim. Bana öyle söz verilmişti. Ama düğün olurken Kader’i vermediler. Beni aldattılar. O kadar ağladım ki anlatamam beni yavrumdan ayırdılar. Bensiz ne yapardı. Daha çok küçüktü.
İşte, ben o evden gelin olup çıkınca Kader’in gerçek kaderi değişti, üvey ana elinde çok zulüm çekti. Çok ağladı. Babasının evinde bir besleme tavrı gördü. İnsan yanında olan beslemesine bile bu kadının yaptığı zulümleri yapmazdı. Boşuna dememişler kişinin kaderi küçükten neyse büyüdüğünde de aynıdır diye bak 43 yaşında oldu, hala onun kadersizliklerini anlatıyoruz.

Ağzı kurumuştu. Suyunu yudumlayarak yavaş bir şekilde içti. Yüzü kızarmıştı. Tansiyonlarımı çıkmıştı acaba? Öyle anlatıyordu ki kendi hayatından da kesitler koyuyordu araya. Kendi hayatından anlatırken yüzü kızarmaya başlamıştı. Sanki o günleri tekrar yaşıyordu. Biraz dinlenmeliydi. Çok yorulmuştu. Tanımadığı adam ise hiç yorulmuşa benzemiyordu. Pür dikkat ablasını dinliyordu. Artık aralarda sorularda sormaya başlamıştı. Hatta o sırada yine ablasına;

“- Düğün günü de dayak yedim dediniz. Nasıl olur ya insanın en mutlu gününde neden kızına vurur ki anlayamıyorum. Neden vurdu acaba öğrenebildiniz mi?”

diye sormuştu ablasına,  ablası da;

“- Düğüne bir hafta vardı. Amcam ve yengem ile birlikte terziye gidilecekti. Amcam babamdan benim için izin istedi ve birlikte terziye gittik. Dikilen elbise provalarını yaptırdık. Terziden eve dönerken yol üzerinde bulunan bir akrabamıza uğradık. Orada biraz vakit geç oldu. Ben tedirgin oldum. Amcama;
“-Amca, hadi gidelim. Babam geç kaldık diye bana kızar”
dedim. Amcam da bana;
“-Kızım korkma, babandan izin aldık ya bir şey demez”
Ama korktuğum başıma geldi. Geç kaldığımız için babam beni soba maşası ile dövmeye başladı. Öyle dövüyordu ki donup kalmıştım hiçbir tepki veremiyordum.
Kardeşlerim babamın ayaklarına sarılıp yalvarıyorlardı. Babam onlara da vurup savuruyordu. Bana vurmaya devam ediyordu. Ne zaman ki bayıldım. O zaman dayağı bıraktı. Kardeşlerim beni odaya kaçırdılar. Saatler sonra gözümü açtığımda her tarafımın mosmor olduğunu gördüm.
Ertesi gün ortanca halam düğün hazırlıklarının nasıl gittiğini görmek için bize gelmişti. Benim halimi görünce ağlamaya başladı. Hemen ağabeyine sitem dolu bir konuşma yaptı. Yetim kıza vurmanın ne kadar günah olduğunu anlattı. Hem bir hafta sonra gelin olacak bir kız hiç bu hale getirilirimi diye sitem etti. O kadar ağladı ki babam ona hiçbir şey demedi. Yoksa hiç konuşturmazdı halamı.
Halam düğün gününe kadar bizde kaldı. Evin bütün işlerini o yapıyor. Beni dinlendiriyordu. Bütün yaralarım için ilaçlar yapmıştı. Hiç olmazsa düğün gününe kadar yüzündeki morluklar kaybolsun diyordu.

Düğün günü bana gelinliğimi giydirdi. Duvağımı taktı. Gelin telini duvağın her iki tarafından sarkıttı. Beni öyle güzel süsledi ki. Yüzümde hiç yara bere belli olmuyordu. Evden çıkarmaya geldiklerinde odada kardeşlerimle helalleştim. Onları doya doya öptüm. Kaderi yengeme emanet ettim. Ve sessizce evden ayrılacaktım. Fakat halam kolumdan tutup bana;

“-Kızım babanla görüşmeden çıkma, gel birlikte gidelim;  ben yanında durayım babanın elini öp, sonra pişmanlık duyarsın” dedi ve benim elimi tutarak babamın yanına götürdü. Aslında hiç gitmek istemiyordum. Ayaklarım hep geri gidiyordu. Fakat halamın ısrarını kıramayıp babamın yanına kadar gittim. Beni gelinlikler içerisinde gören babam ayağa kalktı. Halamın;

“- Hadi ağabey uzat elini öpsün kızın”dediğini hatırlıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Babam bana öyle bir tokat attı ki upuzun yere yuvarlandım. Ve kendimden geçtim. Nasıl oldu evden nasıl çıktım, amcamın oğlunun evine nasıl gittim, hala hatırlamam. Allah selamet versin. Sağlıklı uzun ömür versin. Halam beni her gördüğünde hala içi ezilir ve o günü hatırlar. Hep kendini suçlar.

“-Seni zorlamasaydım sen o dayağı yemeyecektin. Ben sebep oldum”diyerek yıllarca vicdan azabı çekti. Hatta üç hafta hasta yattı. Kendini toparlayamadı. İşte bugün bile beni görse hep aklına o gün gelir. Pişmanlığı yüzüne vurur.

Anlayacağınız çok zor bir hayattı bizimkisi babamın korkusundan Kader’i bile doğru dürüst göremiyordum. Yasak koymuştu. Kardeşlerimle görüştürmüyordu. Erkek olan kardeşlerim okuldan çıkanca yanıma geliyorlardı ama Kader’i uzun zamandır göremiyordum. Devamlı yengemlere, babaanneme soruyordum ama kendim görmeyince özlemim gitgide artıyordu. Rüyalarımda annemi görüyordum. Ona soruyordum. Oda bana;

“-Kızım kardeşinle ilgilen”diyordu. Demek Kader iyi değildi. Üvey ana elinde eziliyordu. Çok zayıflamıştı. Birde yeni gelin hamile kalınca artık hepten sahipsiz kalmıştı. Küçük yengemde ilgilenmese hasta olup gidecekti yavrum. Hamile kalınca yengem biraz daha ilgilenmeye başlamıştı. Çünkü yeni gelinin hamileliği hep yatarak geçiyordu. Hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Hatta artık babamın yemek bile yaptığını duyar olmuştum.


Kader: 01   02   03    04   05                  devamı yarın

29 Nisan 2011 Cuma

Kader (05) / Fuat Gencal



Sarı Gelin Farid FARJAD KORBAYKUS



KADER
(5)
Okumayanlar için Kader: 01   02   03    04


Odaya paspas atmak için çok sevimli hafif tombulca, yaklaşık 35 yaşlarında neşeli bir hanım girdi. Hemen gülerek;

“- Beyler bayanlar bana iki dakika müsaade edin yaşadığınız yeri gül bahçesi yapayım” demişti. Hemen odayı boşalttılar. Sadece Kader kalmıştı.
O da sessizce yatıyordu. Gerçekten de dediği gibi iki dakikada oda tertemiz olmuş.Bir de mis gibi gül kokusu her tarafa yayılmıştı.
Ablası odaya girdi. Direkt kaderin yanına gitti. Saçlarını düzeltirken yavaş yavaş uyanmasını istiyordu. Çünkü biraz sonra misafirler gelecekti. Gerçi gelecekler misafir sayılmazlardı; ama olsun yine de Kader’i güzel görmeliydiler.

Sesler duymaya başlayınca gözlerini açtı. Odası çok kalabalıktı. Kızı ve oğlu gelmişti. Ablasının çocukları da odadaydılar. Sevindi doğrulmaya çalıştı. Başaramadı. Ablası hemen anladı ve doğrulmasına yardım etti. Arkasına yastık dayayarak yatağın içerisinde hafif doğrulttu.
Kızı ve oğlu yanaklarından, ellerinden öpüyorlardı. Sanki uzun yıllar ayrı kalmışlar gibi öpmeye doyamıyorlardı. Annelerini seviyorlardı. Kader’in içi kıpır kıpır oldu. Sevinci yüzüne de vurdu yanakları pembe pembe oldu.
Tam o sırada doktoru odaya girdi. Sabah ki ağlama krizini duymuş biraz erken görmek istemişti Kader’i. Yanaklarının kızardığını görünce de sevinmişti doktor. Bu iyiye işaretti iyileşecekti. Ama biraz zaman alacaktı. Kontrollerini yaptıktan sonra memnun bir şekilde odadan ayrılırken ablasına da;

”-Her şey yolunda çok iyi buldum. ”
diyerek ablasını da sevindirmişti.

Çocukları gelince çok sevinmişti. Yatağında oturur vaziyette, yüzünde hafif bir gülümseme ile onlara bakıyordu. Herkes neşeli bir şekilde birbirleri ile konuşuyordu. Sevgi dolu gözlerle onlara bakıyordu. Aslında her bakış ona çok şeyler hatırlatıyordu.
Yavrularını istediği gibi sevememişti. Sevdirmiyorlardı. 
Kaynanası ve görümcesi çocukları sahiplenmişlerdi. Çocuklarını kucağına bile almasına izin vermezlerdi. Kızı görümcesinin, oğlu da kaynanasınındı. O sadece çocukların hizmetini yapan biriydi. Neredeyse çocukların ona anne demesine bile müsaade etmeyeceklerdi.

Kızının doğumunu düşündü. Ne kadar üzülmüş ne kadar ağlamıştı. Yavrusuna doyarak sarılamamıştı. Üzüntüsünden sütü gelmemişti. Ona bile takmışlardı.

“-Bu anne olamaz baksana şuna sütü bile yok”
diyorlardı. Hem kaynanası, hem de görümcesi kızının yanında bulunmasına izin vermiyorlardı.

Kader bir besleme, bir hizmetçi gibi tüm evin işlerini yapıyor. Arta kalan zamanlarda da kaynanasının özel hizmetini yapıyordu. En ufak bir ses çıkartsa ilk lafları;

”- Kızının yüzünü sana bir daha göstermeyiz, seni babanın evine yollarız. Hoş onlarda geri almazlar ya seni”

 Gibi korkutucu, aşağılayıcı kelimeler ağızlarından düşmüyordu. Kızına hamile iken de bile;

”-Sakın kız doğurma yoksa seni süründürürüz, elinden alırız” gibi tehditler savuruyorlardı. Kocasına dediğinde ise;

 “-Annemler böyle şeyler söylemez. Yalan söylüyorsun” deyip yine Kaderi suçluyordu. O nedenlerle kızına sevgisini tam gösterememişti. Onu doya doya öpüp koklayamamıştı. Doğum yaparken ebenin;

”-Gözün aydın nur topu gibi bir kızın oldu” sözüne sevinememişti. Acaba ona kızacaklar mıydı? Doğuma gelen ablasına söylediğinde ablası;

”Olur mu öyle şey, kızım onlar eskide kaldı; şimdi böyle düşünen yok”  deyip Kader’in söylediğine pek itibar etmemişti. Bir gün hastanede kaldıktan sonra eve çıkmıştı. Evde yatırmamışlardı onu;yatak bile hazırlanmamıştı. Kocası kaynanasının evine getirmişti. Orada kalması daha uygun görülmüştü. Yeni doğum yaptığı için gidip gelmesi zor olabilir diye düşünmüşlerdi. Ablama da söylediklerinde ablamda uygun görmüş kaynanamın ve görümcemin kendi evlerinde bana bakacağını sanmıştı. Böyle diyerek ablamın gelmesini engellemişlerdi.

Kızım çok güzel bir çocuktu. Kız çocuklarını hiç sevmeyen kaynanam kızımın güzelliğinden olsa gerek bana fazla bir şey demedi. Yoksa çok korkuyordum hep doğumdan önceki sözleri aklıma geliyordu.

Ziyaret saati çok çabuk geçmişti. Çocukları, eniştesi ve yeğenleri kaderi öperek odadan ayrılmışlardı. Sadece ablası kalmıştı. Tanımadığı adamda yoktu. Ablası yanına gelerek;

”-Kızım iyiye doğru gidiyorsun. Biraz da sen gayret et belki bir iki güne buradan gidebiliriz.”
diyordu. Fakat Kader hala çocuklarını düşünüyordu. Ablasının dediklerini duyamadı.

Oğlu gelmişti aklına kızından 1,5 yıl sonra doğmuştu. Kaynanası çok sevinmiş, oğlunu hastaneden çıktığı günden itibaren yanında yatırmış Kader’e vermemişti. Yeni konuşmaya başladığı zamanlarda hep kendisine anne dedirtmeye çalışmış. Fakat oğlu hep Kader’e anne demişti. Çok akıllı, çok duygusal bir çocuktu. Kaynanasına inat annesine çok düşkündü. Büyüdüklerini düşündü.
*
Zaman ne kadar çok çabuk geçmiş; hem kızı hem de oğlu büyümüş, kocaman olmuşlardı. Okulda çok başarılı öğrenci olmuşlardı. Her ikisi de devamlı sınıf birincisi, okul birincisi oluyorlar. Girdikleri yarışmalardan hep derece alıyorlardı.
Kader çocukları ile gurur duyuyordu. Kaynanasının ve görümcesinin kendisine yaptıkları kötülükler hiç eksilmeden devam ediyordu. Çocuklarının kendisine yakın olmasını bile kıskanıyorlar. Deli oluyorlardı. Ve hep kendisini büyü yaptırmakla suçluyorlardı.
Yine bir gün hem kaynanası hem de görümcesi kendisine ağır hakaretler ederken kocası gelmiş gördüklerine inanamamıştı. O güne kadar karısının söylediklerine hiç inanmamış yalan söylediğini sanmıştı. Ama öyle olmadığını gözleri ile görmüştü. Demek yıllardır karısına böyle çile çektiriyorlardı. Çok üzülmüştü. Ne annesine ne de kız kardeşine bir şey diyemeden eve hiç girmeden tekrar dışarı çıktı.
Kulaklarında karısının ağlamaları;

“-Allah aşkına ne olur. Annemi karıştırmayın onun hakkında konuşmayın”şeklindeki sözleri geliyordu.  Kendi kendini suçlamıştı kocası çok üzülmüştü. Bu üzülme onun hasta olmasına neden olmuştu.
*
Ablası Kaderin çok durgun olduğunu görünce;

“-Kızım çok daldın ne düşünüyorsun? Hadi biraz uyu. Uyku sana iyi gelecek”
gibi laflar söyleyerek arkasındaki yastıkları düzeltip Kader’i yatağına yatırdı. Kader ise ablasına hiç ses vermeden kocasını düşünüyordu. Acaba nasıldı? Ona iyi bakabiliyorlar mıydı? Çok özlemişti. Keşke olaylar bu şekilde olmasaydı. Keşke kaynanası ve görümcesi kendisine eziyet etselerdi de kocası iyi olsaydı.

Üzüntülü bir şekilde tekrar iş yerine giden kocasını gören elemanları;

“-Hayırdır patron siz eve gitmemiş miydiniz?”diye soru sormalarını hiç duymadan odasına girmiş masasında oturmaya başlamıştı.
Aradan çok az bir zaman geçmişti ki kocası göğsünü tutarak ayağa kalkmak istemiş; fakat ayağa kalkamadan yere yuvarlanmıştı. İşten mesaisi biten elemanlar ışıkları kapatarak evlerine gitmek üzere ayrılıyorlardı. Hiç kimsenin aklına patronun odasına bakmak gelmiyordu. Herkes patronun sıkıntılı ve sinirli olduğunu düşünüp odasına girmek istemiyorlardı. Hâlbuki odadaki kocası can çekişiyordu. Yaklaşık 15 dakika sonra izin istemek için bir eleman sıkıla sıkıla odaya girince patronunu yerde gördü ve hemen yardım çağırdı.

Ablası kanepede sessiz oturuyordu. Tanımadığı adam odada yoktu. Odada sessizlik vardı. Nedense aklına çok şeyler geliyordu. Yapılan bütün suçlamalar, iftiralar tekrar tekrar film şeridi gibi aklından geçiyordu. O kadar hızlı geçiyordu ki kendisini kötü hissetmeye başlamıştı. Kocası aklından çıkmıyordu. Yine onu düşünüyordu. Acaba diyordu. O gün eve geldiğinde tekrar işe dönmesine engel olsaydım tüm bu olaylar olmayabilir miydi? 

İşyerinde kocasının kalbi durmuştu. Hastaneye yetiştirdiklerinde çok geç kalınmıştı. Doktorların yoğun gayreti sonrasında kalp çalıştırılmış ve hemen yaşam destek ünitesine bağlanmıştı. Kalbin durduğu ve hastaneye yetiştirdikleri 15-20 dakikalık zamanda beyin oksijensiz kalmış ve tüm görevlerini sonlandırmıştı. Tüm ağabeyleri ve ablası hastaneye geldiğinde herkes öldü gözü ile bakıyorlardı. Hatta bir ara hastane yönetiminden görevli bir doktor kendisine;

“-Kader Hanım kocanızın beyin ölümü gerçekleşti. Şu anda makine yardımı ile kalbi çalıştırılıyor. Eğer kabul ederseniz eşinizin organları başka hastalara nakil edilebilir”

Kabul etmemişti;

“- Hayır “demişti.

 “-Kocam iyi olacak ve tekrar evine dönecek”

Evet, kocası iyi olacaktı. İnanıyordu. Tüm doktorların ikazlarına hep olumsuz cevaplar vermişti. Ve en sonunda onlara;

“-Hayır, kocam ölmeyecek, düzelecek. Eğer düzelmese bile organlarını bağışlamayacağım.”

Tek başına hastane de bırakmışlardı. Sadece kendi akrabaları yanındaydı. Ne kaynanası ne de kaynatası yanında kalıyorlardı. Misafir gibi ziyaret saatleri bir uğrayıp çekip gidiyorlardı. Ne olur bir kez sorsalardı;

“-Gelin sen çok yoruldun. Bugün biz kalalım sen biraz dinlen”

Hiç demediler. Gece gündüz hastane köşelerinde çok yorulmuş hasta olmak üzere gelmişti. Yine ablası ve ortanca ağabeyi kendisini hiç yalnız bırakmamışlar; ara ara dinlenmesini sağlamışlardı.

Odaya hemşire ile giren doktor kolundaki serum şişesinin çıkarılmasını istedi. Demek iyi olmuştu. Artık evine gidebilecekti. Ablası doğru demişti. ‘Belki taburcu edebilirler diye’ Bak, serum şişesi çıktı. Demek evime gönderecekler diye düşünürken ablası;

“-Doktor bey taburcumu oluyoruz?” diye sordu. Doktor bey çok sakin bir şekilde;

“-Yok, henüz değil. Kader Hanım biraz daha kalacak serum şişesini çıkardık bundan sonra iğne değil hap tedavisi yapacağız.”dedi. Demek biraz daha burada kalacaktı.
Keşke çıkarsaydı. Eve gidebilecek kocasını görebilecekti. Kafaya takmıştı. Merak ediyordu. Acaba iyi bakıyorlar mıydı? Hastane de kaldığı dönemde kocasına hep kendi bakmıştı. Beyni çok hasar görmüştü. Tüm vücudu felç olmuştu. Boğazından bir delik açarak tükürükten dolayı boğulmasını önlemişlerdi. Doktorlar sürekli Kadere;

“- Çok zor işiniz var. Her şey sıfırdan başlayacak. Sürekli fizik tedavi sürekli takip edilerek uzun bir dönemde belki düzelebilir.”diyordular.

Kader: 01   02   03    04                                                                              Devamı yarın

28 Nisan 2011 Perşembe

Kader (04) / Fuat Gencal




Farid Farjad- Fikrimin İnce Gülü... cnsydn



KADER
(4)

                                                  Okuyamayanlar için, Kader: 01   02   03

Biraz kendini toparlamaya çalıştı. Kendini iyi hissetmeye başlamıştı. Baksana gözlerini açmaya başlamıştı. Gerçi her tarafı sisli, puslu görünüyordu. Ama olsun Evet, biraz daha toparlanıp ablasıyla konuşmak istiyordu. Tanımadığı adamı soracaktı. Kim olduğunu? Onu nereden tanıdığını? Aklına takılanları hep soracaktı. Sonra neden her şeyi anlatıyordu. Anlatmasındı. Üzülüyordu. Böyle düşünürken başucuna ablası geldi ve

 “-Kızım uyandın mı?”

”-Nasılsın? Yavrum Biraz toparlandın mı?” diye sorular sormaya başladı.

“-Abla”  diyebilmişti.
“Abla, abla” ve ağlamaya başladı Kader, hıçkıra hıçkıra sesli sesli öyle ağlıyordu ki sesini tüm hemşireler, nöbetçi doktorlar duymuş ve odaya koşmuşlardı.

Ablası da panik halinde oraya buraya koşuşturmuştu. Kader’e hemen sakinleştirici bir iğne yapılmıştı.
Bir süre sonra ağlama sesi kesilmiş uyumaya başlamıştı. Birdenbire neden böyle olmuştu. Hâlbuki kendini iyi hissediyordu. Bu ağlama krizi niye geri gelmişti.

Çok korkmuştu ablası tansiyonları yükselmişti. Ona da müdahale yapılmış dilaltı ilaç ve iğne vurulmuştu.
Evde de son zamanlarda böyle ağlama krizleri oluyordu. Ablasına bir şeyler anlatmaya başladığında, sözler boğazına düğümleniyor. Boğazı sıkılıyordu. Ancak ağladığında biraz rahatlıyordu. Yine aynısı olmuştu. Bu sefer ortada bir sebep yokken gelmişti bu ağlama krizi. Kader şimdi çok sessiz bir şekilde uyuyordu. Ablası da kendine gelmiş odadaki kanepede uzanıyordu. Tanımadığı adam ayakta duruyor hemşirelerle konuşuyordu. Kader uyuduğu için hiçbir şey duyamamıştı.
*

 Ablası kendisini biraz iyi hissetmeye başladığında yine anlatmaya başlamıştı;

 “-Annemin ölümünden tam kırk gün geçmişti ki babamın düğünü oldu. Yeni gelin de annemin köyünden olduğu için annemin köyünde yemek verdiler. Ben gitmemiştim. Daha doğrusu babam götürmek istemiş; fakat ben gitmemiştim.
Belediye sarayında nikâhları kıyıldı.
Amcamın siyah minibüsü ve bir iki araba ile ikindiden sonra gelin evimize geldi.

Gelin gelmeden önce bütün evi badana yapıp her tarafı iyice temizlemiştik.
Babam annemin yatağını babaannemlere vermiş kendisine yeni yatak odası takımı almıştı. O kadar güzel olmuştu ki odaları, annem böyle bir odada hiç yatamamıştı.

Yengemler buna benzer bir yatak odası aldıklarında annem de babamdan istemiş babam da olur demişti; ama anneme nasip olamamıştı. Yeni geline nasip oluyordu.
Ev tamamen değişmişti. Annemin özel eşyaları tavan arasına atılmıştı. Düğün günü eve masalar kuruldu yengemle birlikte yaptığımız yemekler yenildi. Herkesin yüzü gülüyordu. Herkes neşeli idi; bir tek benim içim kan ağlıyordu.
‘Ne çabuk unutulmuştu annem şunlara baksana nasılda gülüp eğleniyorlar.’ diye düşünüp üzülürken babam yüzümün asık olduğunu ve düşüncelerimi anlamış olacak ki yeni karısı bir şey anlamasın diye beni yanına çağırdı;

 “Kızım, kardeşlerinin bir haftalık çamaşırlarını hazırla; siz bir hafta dedenlerle kalacaksınız” deyip beni odaya gönderdi.
Biraz sonra kardeşlerim de yanıma geldi. Hep beraber ağlamaya başladık. Ses çıkmaması için kardeşlerimi uyarıyordum. Fakat sadece Kader anlayamıyor sesli sesli ağlıyordu. Ne kadar susturmaya çalışsam da başarılı olamıyordum. Babaannem yanımıza gelip;

”-Kızım hazırlandıysanız gidelim. Baksana bebek hiç susmuyor. Sesini duyacaklar ve sanki özellikle biz ağlatıyoruz diyecekler. Nasılsa bize gideceğiz biraz erken gidelim”
 dedi. Ben de;

 “-Babaanne ben de gitmek istiyorum; ama babam yeni karısını tanıştıracakmış”
 dedim. Tam o anda kapı açıldı ve babam yeni karısı ile odaya girdi. Hemen ayağa kalktım ve Kaderi kucağıma aldım. Diğer kardeşlerim de ayakta yanıma geldiler. Ben;

”-Hayırlı olsun babacığım”
 dedim. Sesim biraz buğulu çıkmış ki babam beğenmedi ve tekrar etmemi istedi;

 “-Ve sade bana değil yeni annenize de aynısını söyleyin”
 dedi. Ben tekrar edemedim. Yüzüm kızardı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

İşte o günden sonra biz annemin çocukları olduk. Bizim için sanki babamız da ölmüştü. O günden sonra bize hiç sevgi göstermedi. Bir kez olsun kucağına alıp sevmedi. Baba sevgisinden yoksun bir şekilde yaşıyorduk. Babam için varsa yoksa yeni karısı, onun bitmeyen istek ve arzuları bizlerden çok daha önemliydi. Babam işe giderken bizleri tembihlerdi;

”-Sakın yeni annenizi üzmeyin ne derse yapın. Akşam geldiğimde kendisine soracağım. Kim onu üzerse bende onu üzeceğim”
 deyip giderdi. Ben de ses çıkarmasınlar diye kardeşlerimi erkenden yedirir, giydirir okula gönderirdim. Okula gitmeyeni ve Kaderi en arka odaya götürüp ses çıkarmamalarını sağlardım. Yoksa yeni gelin uykusunu tam alamazsa çok sinirli olur; her şeyimize bir bahane bulup akşam babama söylerdi.

 Her günüm bu şekilde geçmeye başlamıştı. Artık hayatımızda dayak vardı. Babam yalan yanlış öyle dolduruşa getirilirdi ki odadan öfke ile çıkar hepimizi döverdi. Kardeşlerimi dövmesine dayanamıyordum. Onların ağlamaları ciğerimi deliyordu. Annemin de bizleri böyle görmesini, üzülmesini istemiyordum. Babama yalvarıyordum;

 “-Ne olur sadece beni döv, kardeşlerime dokunma” diye; ama babam daha da hiddetleniyor. Vurdukça vuruyordu.
*

Hemşireler odaya girince ablası sustu. Normalde bir hemşire gelirken bu sefer üç hemşire gelince ablası heyecanlandı.

 “-Hayırdır ne oldu” diye sordu. Onlar da; Önemli bir şey olmadığını sadece nöbet değişimi yaptıklarını söylediler. “Kader Hanım ağlama krizine girdiği için arkadaşa bilgi veriyoruz.” dediler.
Hemşireler odadayken tanımadığı adam kantine inmiş ve elinde çay ve simitle odaya geri dönmüştü. Odaya geldiğinde hemşireler gitmiş, ablası Kaderin başında mendille yüzünü siliyordu. Kendi kendine de konuşuyordu. Çay ve simitleri görünce susmuş hafif gülümsemişti.

 “-Şimdi çıtır çıtırdır o simitler. Çok da severim” deyip kendine ait olan simidi ve çayı alıp kanepede hem kahvaltısını yapıyor; hem de dışarıyı seyrediyordu. Ağzındaki lokmayı çiğnerken gözleri dalmıştı. Uzun bir süre o lokmayı çiğnemiş yutamamıştı. Ne düşünüyordu acaba merak etmişti; tanımadığı adam hafif bir sesle;
 “-daldınız” dedi. Ablası da;
 “-Evet” dedi. Ve ekledi;

 “- Biliyor musunuz biz çok çektik. Bütün kardeşlerim çok çekti. En çok da şurada yatan kardeşim çekti. Ama bundan sonra hiç çekmeyecek gerekirse evimde bir odayı ona tahsis edeceğim. Gelsin çocukları ile orada otursun. Zaten üç günlük dünya dert çekmeye değer mi?” dedi ve anlatmaya devam etti.
*
“-Babam yaklaşık üç aylık evliyken yeni gelinin hamile olduğunu duydum. Sanki hiç çocuğu yokmuş gibi havalara uçan babam karısının bir dediğini iki etmiyordu. Köyden yeni karısının annesini de getirtmişti. Ana kız akşama kadar oturup çene yapıyorlardı. Kesinlikle hiçbir şeye el sürmüyorlardı. Bütün işleri yapıyordum. Yaptığım yemekleri beğenmiyorlar. Sert sözlerle bana;

 “-Onları kardeşlerinle siz zıkkımlanın akşam baban bize kebap getirecek”
derdi. Gerçekten de akşam babam elinde kebaplarla gelirdi. Biz de onlar yerken seyrederdik. Çok güzel kokardı ama bir parça dahi isteyemezdik. Ben de alır kardeşlerimi odadan çıkardım. Onları başka şeylerle avuturdum. Benim başka odaya gitmeme çok kızarlardı. Belki bir şeye ihtiyaçları olduğunda beni çağırmak zor olurdu. Onun için ben yemek yenilen odaya dönerdim. Yeni gelinin ve annesinin istekleri hiç bitmezdi. Onu getir, bunu götür. Yok, bu olmamış, şöyle yap böyle yap bir sürü iş yap yap bitmezdi.

Dikkatimi çeken bir şeyde vardı. Yeni gelin hamile kalmadan önce yattığı odayı düzenlerdi. Ufak tefek de yardımı olurdu. Hamile kalınca, hele de annesi gelince hiçbir şeye el sürmemeye başladı. Sabahtan akşama kadar ayaklarını uzatıp oturuyordu. Yine bir sabah odasını düzenlemeye giderken annesi ile konuşmalarına kulak misafiri olmuştum. Şöyle diyordu annesi;

 “- Sakın bir şeye el sürersin. Hiçbir şeye dokunma, kızına baksana domuz gibi duruyor yapsın işi ne sen el bebek gül bebek bakılacaksın.”

Keşke dinlemeseydim de yine her işi ben yapsaydım. Yine her dediklerini yapsaydım da o konuşmaları duymasaydım. Çok kırılmıştım. Hele kullandığı o kelime çok ağrıma gitmişti. İçimden akşam babama söylerim diye geçirdim. Sonra kimi kime şikâyet ediyorum dedim ve sustum hiç kimselere diyemedim.

Artık yaptığım işler beni sıkmaya başlamıştı. Her işte o kadının sözleri aklıma geliyor. Donup kalıyordum. Bendeki bu durgunluğu yeni gelin hissetti ve bana;

“- Ne oldu sana çok yavaşladın biraz hızlan baban gelecek sen daha bitiremedin”
gibi laflar söylüyordu. Ben de bütün cesaretimi toplayarak;

“- Annenin konuşmalarını duydum. Söylediği laflar çok ağrıma gitti.  Çok kırıldım”
gibi laflar ettim. Onlar da beni suçlamak için;

 “-Sen kapılarımı dinliyorsun” diyerek üzerime yürüdüler. İkisininde yüzleri kıpkırmızı olmuştu. Ben de hızla Kaderin yattığı odaya gidip kapıyı kilitledim.

Yeni gelinin annesi kapıya sert sert vuruyor, çıkmamı istiyordu. Sözde çok ayıp iş yapmışım ve cezasını vereceklermiş. Kapı dinlemek çok ayıp oluyormuş. Onların konuştukları ayıp olmuyormuş. Odayı babam gelene kadar açmadım. Babam gelince açıp her şeyi anlatacaktım. Fakat istediğim gibi olmadı. Yeni gelin çok sinirlenmiş annesine,

“- Bu kız dışarı çıkmıyorsa demek her şeyi babasına anlatacak dur o anlatmadan ben gidip anlatayım” deyip babamın çalıştığı yere gitmek için üzerini giyip dışarı çıktı. O kadar sinirliydi ki babama ne diyeceğini sesli sesli bağırarak söylüyordu. Ama Allahın sopası yok ki Dışarıda ayakları taşa takılıp yüzüstü yere yuvarlandı. Feryatlarına annesi ve yengemler koştu. Kucaklarında eve getirdiler. Amcamın oğlunu da babamı çağırması için gönderdiler. Telaşla gelen babam yeni geline bakıyor bir şey olup olmadığını soruyordu. Yengem yüzüstü düştüğünü söylüyor. Hamile olduğu için inşallah bebek zarar görmemiştir. Dediğinde babam;

”-Hemen hazırlanmasını ve hastaneye götüreceğini” söylüyordu. Şaşırıp kalmıştım.
Kucağımda Kaderle odadan çıktım. Babamın yanına geldim. Beni görünce;

”- Çabuk sen de hazırlan bebeği yengene ver. Annen bebeğini kaybedebilir. Ona yardım edersin” dedi. Ben de Kaderi yengeme verip hazırlandım. Yeni gelinin koluna girdim diğer koluna da annesi girdi. Dışarıya çıktık arabaya binerek hastaneye girdik doktorlar ilk muayeneyi yaptıktan sonra yeni gelini yatırdılar. Bizleri de odadan çıkardılar.
Biraz bekledikten sonra yeni gelinin bebeğini kaybettiğini duyduk. Babam çok üzülmüş ağlamaya başlamıştı. Sanki hiç çocuğu yokmuş gibi ağlıyordu. Çok kınamıştım babamı. Ona hiç yakıştıramamıştım. Beni eve gönderdiler. Yeni gelin bir gün hastanede kalacakmış. Babamla yeni gelinin annesi yanında kaldılar. Bende sevinerek eve döndüm. Bebeği kaybetmesine sevinmemiştim. Artık yeni gelinin annesi evine dönecek diye sevinmiştim.

Ertesi gün eve geldiklerinde hem yeni gelinin hem de annesinin ağlamaktan yüzleri gözleri şişmişti. Bana sanki düşmana bakıyormuş gibi bakıyorlardı. Her şeyi benden biliyorlardı. Annesi kızına sözde moral vermek için konuşuyordu;

 “- Üzülme kızım daha çok gençsin 9-10 tane çocuk yaparsın. Sen yap bu baksın. Bakmaya mecburdur. Kocaya da vermeyin bunu, otursun senin çocuklarına baksın. Yoksa her gün babasına dövdürürsün.”
 
Bu nasıl bir kadındı, kızına nasıl öğüt veriyordu. Öyle üzülmüştüm ki sanki kalbim şişmişti. İçimden;

“- Allah’ım sen büyüksün. Her şeyi görüyorsun. Bu kadına bir daha çocuk nasip etme, çocuk hasretini babamın çocukları ile avutsun.”diye dua ettim.”

 O kadar içten ve samimi dua ettim ki hiç çocuğu olmamasına üzüldüm onun da çocuğu olmalıydı. O da çocuk sevgisini tatmalıydı diye düşündüm ve tekrar ellerimi açıp;

“-Ben bu evden gelin olup çıkana kadar çocuk nasip etme” diye duamı değiştirdim. Duam tuttu.  Ben o evden gelin olup ayrılıncaya kadar yeni gelinin çocuğu olmadı.”

Ne zaman ki gelin oldum. O zaman yeni gelin hamile kaldı ve oğlunu kucağına aldı.
Aradan bir yıl geçmemişti ki bu seferde kızını kucağına aldı. Yeni gelinin oğlu ile benim kızım aynı yaştalar hatta kırkları birbirine karışmıştı.


Kader: 01   02   03                                                                       Devamı yarın


27 Nisan 2011 Çarşamba

Kader (03) / Fuat Gencal




Farid Farjad writer78

KADER
(3)

Okuyamayanlar için Kader I   II                                                    


Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sessizlik vardı. Kader uyuyamıyordu. O kadar da ilaç vermelerine rağmen uyuyamamıştı. İlaçlar sadece göz kapaklarını ağırlaştırmış açmasına izin vermiyorlardı. Ablasının anlattıklarını dinliyordu. Ne güzel anlatıyordu. Anlatılan olayları ablasından defalarca dinlemesine rağmen yine dinlemek hoşuna gidiyordu. Dinlemekten keyif alıyordu. Defalarca anlatsa yine dinlerdi. Bir tek tanımadığı kişiye anlatmasına sıkılıyordu. Tanımadığı adam fazlada konuşmuyordu. Hep ablası konuşuyordu.

Acaba evlilikte de çektiklerimi anlatacak mıydı? Yok, ona müsaade etmeyecekti ne olursa olsun bir şekilde engel olacaktı. Engel olmalıydı. O kadar da uzun boylu değildi. Ne hakkı vardı benim özelimi tanımadığım birine anlatmaya.

Kader heyecanlanmıştı. Aklına kaynanasının ona yaptıkları geldi. Ablasını yanına çağırmak istedi. Bütün kuvvetini toplayıp “-Abla” demek istedi ama diyemedi ses çıkmadı. Tanımadığı adamın sesini duydu;

”-Ne kadar sonra babanız evlendi?” diye ablasına soru soruyordu.  Ablası bir bardak su içtikten sonra anlatmaya devam etti;

“-Babam beni okula da göndermemişti. Çok istememe, çok başarılı olmama rağmen ilkokul beşten sonra ortaokula göndermedi. Ne kadar çok ağlamıştım. Ne kadar çok yalvarmıştım. Okumak istiyordum. Hemşire olacaktım. Anneme de çok yalvarmıştım. Ama babam ikna olmamış bir de;

”-Kız kısmı okuyacakta ne olacak. Otursun evinde annesine yardım etsin ”
demişti. Çok üzülmüştüm. Hiç durmadan çalışıyordum. Ortaokula gidemeyince dikiş nakış kurslarına gitmiştim. Bütün kurslara gidecektim. Çok hırslıydım. Çok da başarılı oluyordum. Kurs diplomalarını alıp imtihan verecektim. Kurs öğretmeni olmayı kafama koymuştum. Elimde çok yatkın olduğu için bütün kurs öğretmenlerim beni seviyorlardı. Kurs öğretmeni olabileceğimi söylemişlerdi.
Annem ölünce dünyam yıkıldı. Hiçbir şeye karşı sevgim kalmadı. Artık ben de kardeşlerim için, Kardeşlerimin annesizliğini hissetmemelerini için, tüm hırslarımdan, isteklerimden, arzularımdan vazgeçmiştim. Dikiş nakış kursuna gitmeyecek kardeşlerime annelik yapacaktım.”

Babaannem, annemin ölümünden 15 gün sonra kendi evine gidince tek başıma hem babamın hem de kardeşlerimin hizmetlerini yapmaya başladım. Dedem babaanneme;

”-Bu böyle olmaz çocuklar çok küçük birde bebek var. Hemen evlendirelim bizim oğlanı”
demeye başlamıştı. Dedem babama evlenme meselesini çıtlatınca babam da dünden razıymış hemen kabul etti evliliği, sözde küçük bebek olduğu için hemen evlenmeliymiş. Bebek olmasa evlenmesine gerek yokmuş ama bebek için evlenmesi gerekliymiş. Kendini böyle kandırıyordu.

Köyde annemin akrabalarında genç bir kız vardı; çok da güzel bir kızdı. Annem de onu çok sever, beğenirdi. Uzun boylu,  çok gür saçlı, kara kaşı kara gözlü bir genç kızdı. Çok da becerikli idi. Herkes onu gelin etmek için birbirleri ile yarışıyordu. Dedemin aklına bu genç kız gelmişti. Bu genç ve güzel kızı alıp babama gelin edeceklerdi.
Dedem hayırlı bir iş için köye gidileceğini haber saldı. Köyden cevap gelmeden dedemler ve babam kızı görmek için köye gittiklerinde o kızın bir başkasına nişanlandığını düğünlerinin de çok yakın olduğunu duydular. Babam çok üzüldü. Kendini o kadar alıştırmıştı ki evliliğe; suratı hemen asıldı. Dedemler hemen anladılar babamın üzüldüğünü ve babama;

“-Başka kız mı yok o olmadıysa başka kızlara bakarız.”dedi. O da hazır köye gelmişken başka bir kız baktılar. Hemen araya aracılar girdi ve başka bir kız gösterdiler. Babam hemen kabul etti. Kızı görüp beğendi. 22 yaşında bir kız ile o akşam köyde hem söz hem de nişan yapıp eve yanımıza geldi.

Babam o kadar neşelenmişti ki yüzünde gülücükler eksik olmuyordu. Eve gelir gelmez büyük yengemi çağırıp evde yapacağı değişiklikleri anlatmaya başlamıştı. Heyecanlı heyecanlı anlatıyordu. Annemin birçok eşyası atılıyordu. Her iki lafından biri;

“-Eve yeni gelin gelecek bu eski eşyalarla olmaz”diyordu. Çok üzülmeye başlamıştım. Anneme ait hiçbir şeyi attırmayacaktım. Çok kararlıydım.

Çok erkendi daha annemin kırkı bile çıkmamıştı. Annem sanki unutulmuştu. Herkes yeni gelecek gelinden bahsediyordu. Acaba gelen kişi bize nasıl davranacaktı. Babamın evlenmesini hiç istemiyordum. Hazırlıkların çok hızlı yapılmasından yeni gelinin erken geleceğini anlamıştım. Neden bu kadar acele ediyordu. Biraz zaman geçseydi bari diye düşünüyordum. Sanki başımıza gelecekleri anlamış gibi babama itiraz ettim.

“-Hayır, baba ne olur evlenme ben size ve kardeşlerime bakarım”diyordum. Ve ekliyordum.

”Eğer evlenirsen siz başka yerde oturun ben burada durup kardeşlerime bakayım ya da babaannemle dedem bizde kalsın sen de yeni karınla başka yerde yaşa” demiştim. Babam da benim bu şekil de konuşmama hayret etmiş şaşırmıştı. Benden böyle bir konuşma hiç beklemiyordu. Beni ikna etmek için;

”-Bak kızım, kardeşlerin çok küçük hepimizin bakıma ihtiyacı var. Ben onu sizlere hizmet etmek için alıyorum. Hiç üzülme, kardeşlerin ve sen çok iyi bakılacaksınız. Onun için ses çıkarma” diyordu. İnanmak istiyordum. Ama inanamıyordum. Ağlayarak sessiz kalmıştım. Babama bir şey anlatmak, hele bir şeye ikna etmek çok zordu.
*

Kader bir ara konuşanları duyamadı. İlaçların etkisi ile uyuyakalmıştı. Artık onun adına uyumak denirse her kendinden geçtiğinde karşısında kaynanası ve görümcesi beliriyordu. Yine aşağılayıcı, küçümseyici ve onur kırıcı konuşuyorlardı. Cevap vermek kendini ezdirmemek istiyordu. Bu seferde kocasının sesi kulağına geliyordu;

 “-Aman annemle, kardeşimle iyi geçin sakın onlara kötü bir cevap verme. Onları kırma üzme, yoksa bozuşuruz” diyordu. Aynı tablo ile sürekli karşı karşıya kalıyordu.
Kaynanasının ona söylediği söz karşısında duruyordu. Sürekli içine atmak sessiz olmak zorunda kalıyordu. Hep içine ata ata artık hayat ona çok anlamsız gelmeye başlamıştı. İçinde devamlı bir sıkıntı vardı. Hiçbir şekilde mutlu olamıyordu.
Kendisini mutsuz hissediyor. Sebebi olarak da kaynanasını görüyordu. Zaman zaman kalbi daralıyor. Çok sıkıştırıyordu. Bazen aklına kötü şeyler geliyor, bazı şeylerden kendisini geri çekiyordu. Çocukları ve ablası olmasa bu hayattan kendi isteği ile çekip gidecek hiç tanımadığı, kokusunu hiç koklamadığı, sadece resimlerde gördüğü melek annesi ile buluşacaktı.

Melek annesi aklına gelince birden kendi gelin oluşunu hatırladı. Ne güzel gelin olmuştu. Melekler gibiydi. Bembeyaz gelinlik kendisine çok yakışmıştı. Ablası nazar almaması için iç atletinin omzuna bir nazarlık iğnelemişti. O gün ne güzel bir gündü. Pırıl pırıl bir hava vardı. Bir ilkbahar günü idi bahçelerinde bulunan meyve ağaçları bembeyaz çiçekler açmışlardı. Yerler yemyeşil, etrafta mis gibi hanımeli kokusu vardı. Cıvıl cıvıl kuş sesleri baharın geldiğini Kaderin gelin gittiğini müjdeliyorlardı. Evet, yepyeni bir hayata başlayacaktı. Baba evinden çıkarken nasılda mutlu idi. Nasıl seviniyordu. Kalbi o cıvıldaşan kuşlar gibi pır pır atıyordu.

Nişanlısı iyi insana benziyordu. Çok sessizdi. Fazla konuşmuyordu. Gerçi hiç konuşma imkânları da olmamıştı ama yine de sessiz biri olduğu anlaşılıyordu. Uzun boyluydu. Kaşları çok gürdü ve birbirine yapışıktı. Saçları kumral ve hafif uzun sayılırdı. Sol yanağında bir yara izi görülüyordu. Bu izi kapatmak için kirli sakal bıraksa da o yara izi belli oluyordu. Çok sessiz olması, hiç konuşmaması utangaç olmasındandı. Utanıyor, sıkılıyordu. Yoksa şaka yapan, muzip bir tavrı da vardı. Fakat kimseler bu yönünü göremiyordu.
Üvey ana eziyetleri artık sona erecekti. Kendi evinde mutlu huzurlu yaşayacaktı. Çünkü ayrı ev açmışlardı. Sadece kocası ile kendi olacaktı.

Hastane odasındaki refakatçi koltuğunda ablası ağlamaya başlamıştı. Birden bire başlayan bu ağlama Kaderi de çok duygulandırmıştı. O kadar içli ve duygulu anlatıyordu ki anlatırken ağlamaya başlamıştı. Tanımadığı adamın da gözleri buğulanmış mendile gözlerini siliyordu. Hiçte yorulmuyordu. Aklına gelen her şeyi anlatıyordu. Kendine göre bir sıra seçmişti ona göre anlatmaya gayret ediyordu ama istediği gibi olamıyordu. Ara ara bu günü de anlattığı oluyordu.

Kader gibi ablası da çok dertliydi. Ablasının ağlamasını duyunca kendi ağlamaları, üvey anasının ona yaptıkları geldi aklına. Ne çok çektirmişti. Hatırlamaya başladığı andan itibaren çekiyordu. Üvey annesi kendisini hiç sevmemişti. Ablası gelin olup gittikten sonra üvey anasının eline kalmıştı. Babasına hoş görünmek için seviyor numarası yapardı. Hiç sevmezdi. Kendi evlatlarına çok düşkündü. Çok belli ederdi. Her fırsatta Kaderi ezer hırpalardı. Babası da yeni karısından olan çocukları başına çıkarırdı. Onları o kadar severdi ki Kaderi sevmek hiç aklına gelmezdi.
Üvey kardeşleri ile aralarında fazla yaş farkı olmamasına rağmen üvey annesi hep kendi çocuklarının bakımlarını ona yaptırırdı. Varsa yoksa kendi çocukları idi; onlar öne çıkarılıp onu geriye itelerdi. Sürekli onun çocuklarına bakmak zorundaydı. Yoksa çok hırpalanır hatta dayak bile yerdi. Ayrıca akşam babası geldiğinde ona da yalan yanlış birçok şey söylenip bir azarda babadan işitilirdi.

 Evdeki her şey üvey ananın çocuklarınındı. Hiçbir şeye el sürülemezdi. Çok sevmesine rağmen doya doya çikolata yiyemezdi. Hep üvey kardeşlerine yedirirler ona vermezlerdi. Evde dolapta duran bir şeye el sürse ceza alırdı. Babası harçlık verdiğinde üvey annesi kaybeder diye elinden alır bir daha vermezdi. Akşam babası geldiğinde koşup boynuna sarılmak istese engel olurlardı. Baba sevgisi de göremeden büyüyordu.
Ablasını görmek istiyor. Onunla kalmak istiyordu. Babasına söylediğinde hemen azarlanıyordu. Üvey kardeşleri kendinden küçük olduğu için bakkala tek gidemezlerdi. Üvey annesi ona para verir kardeşleri ile bakkala gönderir. Sadece onlara aldırır. Kadere aldırmazdı hâlbuki oda çocuktu onunda canı çekiyordu.

Bu durum yıllarca devam etti. Artık alışmıştı. Hiç arkadaşı yoktu. Çünkü arkadaşları ile konuşmaya, vakit harcamaya zamanı yoktu. Babasının evinde bir hizmetçi gibi görülüyordu. Sürekli üvey annesi kendisine ve çocuklarına hizmet etmesi için Kaderi çalıştırıyordu. Boş kaldığı zamanlarda da küçük kız kardeşinin çeyizi için el işleri, danteller yaptırıyordu. Aslında kendisine çeyizliklerin hazırlanması gerekirdi. Evlenme çağı gelmişti. Çok da isteyenleri vardı. Fakat üvey annesi gelen dünürcüleri babasına hiç duyurmazdı. Babasının duyduklarına da mutlaka bir kusur bulurdu. Ablası araya girmeseydi belkide hala evde oturuyor olacaktı.
‘Keşke de otursaydım.’ diye geçirdi içinden, sonra kızı ve oğlu geldi gözlerinin önüne ve  O zaman bunlara sahip olamazdım. Olsun iyi ki evlenmişim.’ diye düşündü.

Yeni evlendiklerinde ne kadar mutluydu. Üvey anne zulmünden kurtulmuştu. Onu seven, isteyen biri ile evlenmişti. İlk zamanlar çok güzel geçmişti. Mutluydu, kocasını çok seviyordu. Hayatındaki mutlu ve huzurlu olduğu sayılı günlerdi. Yeni evlendiği zaman geçirdiği bir kaç gündü. Sonra Mutlulukta, huzur da yok olup gitmişti.
Çile ve hüzün başlamıştı. Hem kaynanası hem de görümcesi onu çok eziyorlardı.  Evleri ayrı olmasına rağmen kadere gün yüzü göstermediler. Hiç acımadan ezdiler. Biz de evlendik biz de gelin olduk demeden çile çektirdiler. Sabah onlar kalkmadan Kader onların evine gidecek kahvaltılarını hazırlayacak. Yedirecek içirecek sonra temizleyecek akşam kocası onu almaya gelene kadar kaynanasının evinde hiç boş durmadan çalışacak. İşler bittiğinde de hiç dinlenmeden hem kaynanasına hem görümcesine masaj yapacak onları rahatlatacaktı. Bu durum yıllarca devam edecekti. Hiç ses çıkartmayacak sessizce istediklerini yapacaktı.

*
Saat sabahın beşi olmuştu. Ezanlar okunuyordu. Sadece ezan sesi duyuluyordu. Odadaki sesler kesilmişti. Ses duyulmuyordu. Acaba odada kimse yok mu diye geçti içinden Gözlerini hafif aralayıp baktığında ablası ve tanımadığı adam odadaydılar. Ablası bir köşede namazını kılıyordu. Tanımadığı adam ise iki eliyle yüzünü kapatmış öylece oturuyordu. Arada gözlerini siliyordu. Acaba ağlıyor muydu? Niye ağlasın ki diye düşündü. Acaba ben sesli mi düşündüm. Beni mi duydular da adam ağlamaya başladı. Beni nerden duyacaklardı. Kesin ablası bir şey demişti de adam ondan ağlamaya başlamıştı.

Başı patlayacak gibi ağrıyordu. Aldığı ilaçların etkisinden olduğunu düşündü. Gün ağarmaya başlamıştı odanın küçük penceresinden dışarıya baktı. Koyu gri bulutların arkasında mavi gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı.
İşte yeni bir gün daha başlıyordu. Kaç gündür burada olduğunu düşündü. Hatırlayamadı. Gözlerini kapattı. Öylece yatıyordu.

Çok sevdiği kumru seslerini duyunca yine açtı gözlerini pencereye baktı. Önce bir şey göremedi. Sonra pencerenin kenarına iki kumrunun geldiğini gördü. Çok sevindi. Çünkü kumruları çok severdi. Erkek olanı dişisine kur yapıyor, Kaderin çok sevdiği sesleri çıkarıyordu. Kumru sesine çok hayrandı, çok severdi.
Çocukken evlerinin balkonuna yuva yapan bir çift kumru vardı. Balkonda eski bir kovanın içerisinde çalı çırpılardan yuva yapmışlardı. Önce onları ürkütmemek için çok sessiz davrandı. Onlarla dost olmak istiyordu. Onlar yumurtladığında Kader çok sevindi yumurtalardan yavruların çıkmasını dört gözle bekliyordu. Her gün kumruları görürdü. O kadar sevinirdi ki onlarla sohbet ederdi. İçindeki sıkıntıları tek tek onlara anlatırdı. Rahatladığını hissederdi.

Üvey annesi bir gün onlarla konuştuğunu görünce çok sinirlendi. Balkondan kuşları ve yuvayı attı;

“- Senin başka işin gücün yok mu? Burada zaman öldürüyorsun. Çabuk kalk içeriye geç yapacak bir sürü işin var.”

 Çok üzülmüştü. Çok ağlamıştı. Kader arkadaşlarından ayrılmıştı. Yumurtaların çıkmasına çok az bir gün kalmıştı. Üvey anası mahvetmişti yuvayı. Kim bilir o kumrularda ne kadar üzülmüştü. Dışarı her çıktığında gördüğü ve duyduğu kumru seslerine hasretle bakar arkadaşlarını arardı. Gördüğü kumrulara arkadaşlarını sorardı.
Kumruların birbirlerine çok bağlı olduklarını bilirdi. Hayatları boyunca tek eş ile birlikte olurlardı. Eşlerden biri öldüğünde diğer eş bir daha eş aramaz yaşamını tek başına geçirirdi. Çok hoşuna gitmişti bu durum Kaderin kimden duyduğunu hatırlamaya çalıştı. Acaba babaannesi mi söylemişti?

Camdaki kumrulara dikkatle baktı. Ne kadar güzellerdi. Erkek olanı biraz daha büyüktü. Eşinin etrafında ses çıkararak dönüyordu. Çocukluğuna balkonuna yuva yapan kumrulara ne çok benziyorlardı. Gerçi bütün kumrular birbirine benzerdi. Dişi olanı kafasını uzatıp camdan içeriye bakıyordu. Evet, evet yanlış görmemişti. Kumru camdan içeriye bakıyordu. Keşke ayağa kalkabilseydi diye düşündü. Kalkıp kumruları besleyebilirdi. Çok sevinmişti. Kumruları görmek iyi gelmişti.
Kumrular Kaderi rahatlatmışlardı. Az önceki kötü düşünceler bir anda aklında çıkmıştı. Aklına Ağabeylerinin güvercin beslemeleri geldi. Sürekli onlara;

“- Benim içinde kumru alsanız da ben baksam”diyordu. Fakat hiçbir zaman kumru almamışlardı. Büyüdüğü zamanda kumru alamamıştı. Kumru sevgisi yüreğinde hep olmuştu. Hele çıkardıkları sesler en çok sevdiği seslerdendi.

Kader I   II                                                     ****                                         Devamı yarın