14 Şubat 2011 Pazartesi

Damla / Öykü Özel Sayısı


İÇİNDEKİLER
   KURAMSAL BİLGİLER İÇİN BAĞLANTILAR
  1. Dünya Öykü Günü
  2. 14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi
  3. 2009 Dünya Öykü Günü Bildirisi, Osman Şahin
  4.  Dünya Öykü Günü Bildirisi ( Füruzan) -2012 Dünya Öykü Günü Bildirisi (İnci Aral)

  5.  ( Öykü) Çeşitleri
  6. Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri, Selim İleri
  7. 1890 - 2000 Yılları Arasında Türk Öykücülüğü ,Ömer Lekesiz
    
    ÖYKÜLER HARMANI

Yeniden Çocuk Olmak, Makbule Abalı


        
   ÜNLÜLERDEN SEÇME ÖYKÜLER
  1. Bekleyiş, Guy de Maupassant
  2. Korkunç Bir Gece,Anton Pavloviç Çehov
  3. Bir Köy Hekimi, Franz Kafka 
  4. Diyet, Ömer Seyfettin
  5. Semaver, Sait Faik Abasıyanık
  6. Bir Motorda Dört Kişi, Haldun Taner

    SESLİ ÖYKÜLER
  1. Ömer Seyfettin’den Seçmeler 
  2. Sait faik Abasıyanık’tan Seçmeler,
  3. Haldun Taner’den seçmeler, 
                
   

    YARARLANILABİLİR KAYNAKLAR
  1. Dünya öykü Günü                
  2. Hikâye (öykü)                     
  3. Guy de Maupassant             
  4. Franz Kafka                         
  5. Hikâyeler                             
  6. Öykücülerimiz                     
  7. Osman Şahin                        
  8. Ömer Seyfettin Hikayeleri    
  9. Haldun Taner Öyküleri,        
  10. MEB  İNTERNET RADYO

Damla Özel Öykü Sayısını Sunuyoruz / Sabahattin Gencal


SANAT İÇİN ...

 
             Kapıdan çıkmak üzereydim. Duvarın bir bölümünün rengarenk olduğunu gördüm. Elimi uzattım. Gökkuşağına girmişim. Şaşırdım. Sağa sola baktım. Işık huzmesini takip ederek oturma odasına girdim. Eşim masanın üzerine metal bir çerçeve koymuştu. Camdan giren güneş ışınları bu çerçeveden yansıyarak koridorda ilerliyor ve duvarda güneşin rengini yazıyordu. ” İşte sanat budur.”dedim bir kere daha.

             Yıllar öncesinden beri aynı şeyleri söylüyorum. 1958-1959 öğretim yılı idi, Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulu laboratuarındayız. Dersi de konuyu da şimdi hatırlamıyorum. Hatırladığım mercekler ve prizmalardır. Güneş ışınlarının bu prizmalardan geçerek gökkuşakları oluşturmalarını, renklerin dans etmesini unutamadım.

            Öğrencilerime hep söylemişimdir. “Sanatçı içinde merceği, prizması olandır.”
Başkaları da bu prizma benzetmesi üzerinde durmuşlardır; ama yanlış sonuçlara varmışlardır. Sanatçı gerçekleri öyle boyayıp süsleyerek sunan kişi değildir. Ne yazık ki gençler yanlış yönlendirilmiş ve sanat adına kalıcı olmayan eserler ortaya çıkmıştır.

            Güneş ışığının rengi bizim ilk bakışta gördüğümüz renk midir? Değil kuşkusuz. Güneşin rengi prizmanın ortaya çıkardığı gök kuşağına benzeyen renktir. İçinde prizması olan sanatçılar aslında gerçeği ortaya çıkarmaktadırlar.

            Kamera objektifliği ile bir insanı, hayvanı, bitkiyi kısaca varlıkları tam olarak görebilir misiniz? Yanı sanatçı kameradan farklıdır. Sanatçı sıradan kişilerden farklıdır. Sanatçı için aykırı insan diyorlar. Aslında sıradanlardan farklı olan, gerçeğin yüzünü yansıtabilen anlamında kullanılıyordur bu ‘aykırı insan’ benzetmesi.
          Kısaca, bana göre sanatçı gerçeği gören kişidir.
          Çok eleştirmenler, yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek  sanat adına sanatı yozlaştırdılar.

          Sanatsız bir yaşam düşünülemez. Sanata katkı için herkes üztüne düşeni yapmalıdır. Bu düşünceden hareketle ulaştığımız blog yazarlarından öyküleriyle katkı sağlamalarını istedik. Kimileri duyurumuzu bloglarında paylaştılar, kimileri başarılar dilediler; kimileri de öykülerini gönderdiler. Herkese ayrı ayrı teşekkür ederiz.

           Damla 14 Şubat 2011 Öykü Özel Sayısı blog yazarlarının ortak katkılarıyla çıkıyor. Bu çıkışın hayırlı olmasını; sanat kapılarını aralamasını diliyoruz.

            Hikâyenin (Öykünün) ne olduğu, ne olmadığı üzerindeki tartışmalar Türkiye’de de dünyada da sürüyor; sürecektir, Hikâyenin diğer türlerden ayrılığı üzerinde;  hikâye çeşitleri üzerinde de farklı görüşler var. Hikâye ile öykü farkı üzerinde bile farklı görüşler var.

          “Farklı görüşler zenginliği yaratır.” diyoruz. “Farklı görüşlerde hikmetler vardır.” demekle yetiniyoruz. Kısaca kuramsal bilgiler vermek yerine hikâyelerimizi (öykülerimizi) sergiliyoruz. Bu arada bin bir kaynaktan birkaçına da bağlantı kuruyoruz.

           Öyküleri çeşitleri bakımından da, temaları bakımından da kategorilere ayırmadan sunuyoruz. Özel temalı özel sayılara da kavuşuruz inşallah.
            ...

            Blog yazarlarının öykülerini Damla'ya taşıyarak bir harman oluşturduk.
Öyküler Harmanına girerseniz geleceğin sanatçılarını da görürsünüz. Türkçe’mizi çok iyi kullanan; noktalama işaretlerine dikkat eden, dilbilgisi ve yazım kurallarına harfiyen uyan  yazarlarımızı göreceksiniz. Kelimelerle adeta dans eden  yazarlarımızı; olayları, durumları pürüzsüz akıcı bir biçimde  anlatan yazarlarımızı da göreceksiniz. Uzatmayalım geleceğin sanatçılarının öykülerini okuyacaksınız. Öykülerle doyacaksınız. Öykülere doyum olmaz ; demek istediğim sanatçılarla tanışmış gibi olacaksınız. Sanatçılarla olmak ne güzel.
             ...
            Yarının sanatçısı gözüyle gördüğümüz bu arkadaşlardan bir kaçı çok geçmeden eserlerini yayımlayabilirler. Eser verenler, bana da mail atıp “ Hocam eserimi yayınladım” derlerse çok mutlu olurum. Bunu niye yazdım biliyor musunuz?

            1971 yılında yedek subaylığımı yapmak için askere gittim. Bir ara izinli olarak geldim. Sokakta bir öğrencimin bana doğru koştuğunu gördüm.  Sevdiği öğretmenini gören bir öğrenci nasıl davranır dersiniz? Önce el öper, sarılır; sonra da hatır sorma  faslı… Öyle olmadı. Önce tarifsiz bir sevinç ve heyecanla “Öğretmenim, bir piyes yazdık ve sahneye koyduk.”dedi, Sonra el öpme… Bu anı hatırladıkça da mutlu oluyorum. Öğretmenlik güzel bir meslek, kutsal bir meslek. Emekli olduktan sonra da öğrencilerin başarılarını izlemek de çok güzel.
       
             Dünya Öykü Günü hakkında söylenecekler, başkaları tarafından söylenmiştir. Biz bu günle ilgili birkaç bildiriye bağlantı kurduk. Biz bu günü vesile kabul ederek öykü konusuna az da olsa yoğunlaştık. Bundan böyle bloglarda çalışmalarımıza devam edeceğiz.
Damla Öykü Özel Sayısı'nın tüm sanat sever okurlar için yararlı olmasını dilerim.

           Sabahattin Gencal, Başiskele, 14. 02. 2011

Hikâye ( Öykü ) Çeşitleri

HİKÂYE ÇEŞİTLERİ

Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre;

1) Olay (Klasik Vak'a) Hikâyesi: Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için "Mopasan Tarzı Hikâye" de denir
Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin'dir..
Ayrıca bakınız >>> Maupassant Hikayeleri


2) Durum (Kesit) Hikâyesi: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için "Çehov Tarzı Hikâye" de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra'dır.

3) Modern Hikâye: Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.
Hikâyede bir tür olarak 1920'lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Franz Kafka'dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner'dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.
Ayrıca bakınız ->

•Hikaye


•Serveti Fünün Edebiyatı Döneminde Hikaye Roman

Tanzimat Dönemi Edebiyatında Hikaye ve Roman

Milli Edebiyat Döneminde Hikaye ve Roman

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Hikaye
http://www.turkceciler.com/yazi_turleri/hikaye.html

14 Şubat Dünya Öykü Günü Projesi


14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi

14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi, UNESCO’nun, Uluslararası P.E.N.’in, İngiltere, Amerika ve Avrupa’da bulunan diğer yazar örgütlerinin gerçekleştirdikleri çalışmaların, kapsamlı ve titiz bir şekilde taranması ve onlarla yazılı iletişim kurulması sonucunda, bilimsel ve edebi ölçütlere dayandırılan bir proje haline getirildi.

Uluslararası P.E.N., projeyi, 2003’te Mexico City’de yapılan 69. Uluslararası P.E.N. Kongresi’nin Delegeler Meclisi’nin gündemine, Çeviri ve Dilbilimsel Haklar Komitesi kararlarından biri olarak ve delegeler tarafından onaylanması amacıyla, aldı. Sözkonusu karar, 27 Kasım 2003 tarihli Delegeler Meclisi toplantısında onaylanarak kabul edildi. Böylece projenin UNESCO’nun Kültür Takvimine girerek tüm dünyada her yıl kutlanmasını sağlama yolunda büyük bir adım atılmış oldu.

 Unesco’nun 2005’te kongresinde proje kabul edildi ve “14 Şubat Dünya Öykü Günü” dünyanın bir çok ülkesinde kutlanmaya başladı,

P:E:N Türkiye Merkezi

2010 Dünya Öykü Günü Bildirisi ( Füruzan) -2012 Dünya Öykü Günü Bildirisi (İnci Aral)

Füruzan

2010 Dünya Öykü Günü Bildirisi

Paleolitik çağlardan beri İspanya’daki Altemira mağaralarına çizilen av resminden bugüne insanlar öykülerini aktarıyor. Din öncesi şaman törenlerinin büyüleyici doğa söylemi, İzmirli Homeros’un anlattıkları, Gılgameş, kanımca ilk gerçeküstü yazarlardan Evliya Çelebi’nin seyahatnameleri, masallar, söylenceler birbirlerine eklenerek çağlar boyu sürecek yolculuklarındalar.

İnsan sesini söze dönüştürdüğünden bu yana öyküsünü anlatıyor. Tabletlerde, papirüslerde, sonunda da sayfalarda tüm sesler yerini buluyor. Bu çabalar insanlığın kendisiyle karşılaşmasıydı. Toyluk dolu bu varoluş sorgulaması yazı yokken de vardı.

İnsanların ütopyasına ulaşma isteğindeki caymazlığı onun binlerce yıllık geçmiş kayıplarını araştırdığımızda ne denli erkenlere tarihlendiğini öğreniyoruz. Yirminci yüzyılın acılarla, kıyımlarla, adaletsizliklerle dolu zamanını sonlandırıp yirmi birinci yüzyılı iyileştirici bir beklentiyle karşıladık. Şölenler onuruna kadeh kaldırmalar… Oyalanma çabası daima geçici bir heves sevincini taşır. Hoş görülesi bir durum gibi algılansa da bu iyimser beklentilerimiz hızla geri tepti. Yeni yüzyıl da ardındaki gibi tüm olumsuzlukları aman vermeden taşıyor.

İşte tam burada öyküler yazılır, yazılmaktadır. Öykü inançtan değil, ütopyasından güç alır. Çünkü ütopya asla soyut bir kavram değildir. Toplumlar insanın değerini savunan başka bir hayatın özlemini taşıyorsa, erkin buyurganlığını eleştiriyorsa düzeni yenileme gücünü yitirmez.

Ütopya tartışmaya, eleştirmeye açık bir olgu olarak aklımızı aydınlatmaktadır. Çok eski bir gelenekten uzanan öykünün günümüzde de atan canlı damarı durma güçlenecektir. Yineleyelim, ütopya bence soyut bir kavram değildir.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü sevinçle kutluyoruz.

FÜRUZAN
P:E:N Türkiye Merkezi
*************************************************************

2012 Dünya Öykü Günü Bildirisi / İnci Aral

Öykü Işıktır.

İlk günden bu yana insan, kendi serüvenini kaydetme ve geleceğe bırakma arzusu duydu. Sesleri, işaretleri müziğe, büyüyü oyuna, tanrıları yontuya, renk ve biçimleri nakışa, deneyimini yaratıcılığıyla sanata dönüştürdü.

Duygu ve düşüncelerini, hayallerini, varoluş mücadelesini, tüm hallerini, sözden yazıya, çağlar boyu dilden dile aktardı, sessizliği söze, somutu soyuta, olağanı olağanüstüne taşıdı. Masallar, destanlar, mitler ve öykülerle insanlığın ortak belleğini oluşturdu.

Öykü, ilk saf anlatıdır. Ortak belleğin yankısı, insan aklı ve sezgilerinin alçak gönüllü ama coşkulu dilidir. Kalbin iyiliğiyle, aşkla, zihnin imgeleriyle canlanır. Yaşamın genişlik ve devingenliği içinde, hiç bıkmadan yeni, özgün ve güzel sözü ararken fark edilmeyenin peşinden gider. Gücünü derinliğinden, keşiflere uygunluğundan, sınırsızlığını dilinin insani özle yoğrulmuş oluşundan alır.

Öykü şifre çözmez, ulaşmaz. Tözünü* korumak için incelikle direnir. Kimi zaman yaşamsal bir tepki, kimi zaman huzursuzluk ya da küçücük bir mutsuzluktur. Açık bırakılmış bir kapı, bir haklılık çığlığıdır.

Bütün sahici ve derin öyküler insanı, yaşamın olmazlıkları için gücendirir ve sınırları genişletme arzusu duyururlar. Her benzersiz öykü, insanın çileli ama görkemli varoluşuna karanlıkta kalanı görünür kılan bir çakımlık ışık düşürür.
Işığınız sürekli, Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun!

İnci Aral
* Töz: Asıl, cevher

*************************************************************

2009 Dünya Öykü Günü Bildirisi / Osman Şahin

Osman Şahin

Dünya Öykü Günü Üzerine 

"...En eski çağlardan beri ölümsüzlüğün ne olduğunu arama tutkusuna kapılan insan soyu, ölümsüzlüğün, kendi öz yaratısı “sanat” olduğunu anlamıştır.

Öykü, insanlığın en yaratıcı söz sanatıdır.

Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır. İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez.

Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk coşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır. Yıllanmış seslerdir sözcükler, yıllanmış coğrafyalardır. Milyonlarca ağzın, dilin, soluğun sıcaklığını ve nemini taşırlar. Her sözcük bir düşünce taşır içinde.

“Söz” insandır.

“Söz” insana bir şey anlattığı sürece ‘söz’ dür, anlatmıyorsa ‘boş laf’tır.

 Öykünün kendine özgü kuralları, kurgusu, dili ve derinliği vardır. Öykü yaşamdaki gerçeklikle aynı olsun diye yazılmaz. Öykü gerçeği ile yaşam gerçeği birbirine uymaz. Görünenler, yaşananlar bir fotoğraf gerçeği ile yazılırsa bu öykü olmayacak, gazetecilik olacaktır. Öykü, yaşadığımız gerçeklerden bağımsızdır ve dış dünyayla bir ayrılık taşıyacaktır.

Yazar, yaşadığı çağın tanığıdır; kendi payına düşeni yazar ama yazdıkları ne kendi yaşamının tamamıdır, ne de görebildiklerinin…

Yazar, yüreğini dünyaya, topluma kapatamaz. “Yazarın ayakları ne denli kendi toprağındaysa, kulakları da yeryüzünde olacaktır” diyor Yaşar Kemal. Yazarın içinde beslediği, büyüttüğü temel gerçek, insan duygusu ile insan gerçeğidir. Montaigne’in: “Bir insanda yeryüzü insanlığının bütün halleri gizlidir” sözünün önemini, yazar herkesten iyi bilir; her insanın içinde bir “Hamlet’ olduğunu, sıradan insanların başını kaldırmaya hakkı olduğunu da…

Yazar, edebiyatın sürekliliği içinde düşüncelerini, birikimlerini, algılarını akıl süzgecinden geçirerek özümseyen, onları kağıda dökerek, öykü yokuşunda sürekli koşmaya çalışan kişidir. Sözcüklere ruh verendir, bir sözcük damıtıcısıdır. Öykü kıvamını, sözcüklerin kaynaşmasını sabırla bekler. Yüreğinden, aklından geçen sözcüklerin, okurların yüreğinden de geçeceğini, onu sarsacağını, ürperteceğini bilir.

Yaşlı insan yüzleri geçmişin aynaları sayılır. Her çeşit insan yüzü, duyulan birkaç çekirdek söz, ağır çalkantılı yaşamlar, çarpık ilişkiler, savaşlar, afetler, acılar, ihanetler, analık duygusu, korku, ölüm ve aşk gibi temel insanı duygular, yazarın yüreğinde büyük anaforlar, patlamalar yapar. Tohumlanma, çimlenme başlar. Derken, yüzlerce sözcüğün kanından, canından oluşan, başında, sonunda ve ortasında hep ‘insan’ olan ‘öykü’ çıkar ortaya. İnsanın derinine inmeyen, yalnızca süslü sözcüklerin cilasıyla yetinilerek yazılmış öyküler kanımca kalıcı olmayacaktır.

Zaman kadar eski, zaman kadar genç, Ilyada ve Odysseia gibi iki büyük destanın yaratıcısı, İzmirli yurttaşımız Homeros’tan günümüze, birbirinden coşkulu, güzel, kanatlı sözlerle anlatı geleneğimizi taçlandıran Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve daha pek çok büyük, soylu yazarlarımızı saygıyla anıyor, selamlıyorum.

Dillerimiz, kültürlerimiz, yaşantılarımız farklı olsa da, öykülerimizin kardeş olduğunu yineliyorum.

 DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ’nün bütün öykücülerimize ve öykü severlere kutlu olmasını diliyorum.

Öykücü Osman Şahin, 14/2/2009

"8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu"

Yeniden Çocuk Olmak / Makbule Abalı

 
 
Yeniden Çocuk Olmak
 
Henüz yeni uyudu.Işığı söndürdüm, özenle üstünü örttüm. Uzun süre uyumamakta direndi bugün. Rahatlasın diye elini tuttum, ninniler mırıldandım bildiğimce. Saatler geçti... Uyudu... 
Oğlum ya da kızım değil sözünü ettiğim;annem, 94 yaşında, alzheimer hastası, yılların eğitim emekçisi... 

Eski masallar vardı, hatırlar mısınız? "Deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlar ve devam ederdi... Küçüklüğümde hiç aklıma gelmemişti, bir gün benim de annemin hayali beşiğini sallayacağım. Bir varmış... bir yokmuş... Bir zamanlar o masallarla uyuyan ben, bugün O'nun masallarıyla O'nu uyutuyorum. O'nun ninnilerini şimdi O'na söylüyorum becerebildiğimce...  Sevdiği eski tangolardan çalıyorum rahatlasın diye. Bazen eski şarkılar eşlik ediyor beraberliğimize; "Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan", "Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç" 

Saat 23.00
Dışarıda yağmur tüm hızıyla devam ediyor. İri damlalar camı dövüyor adeta. Uyanacak diye endişe ediyorum. Soluk alması değişti, birden silkinerek uyandı; "Okula gitmek lazım... geç kalıyorum, öğrenciler beni bekler..."
Sesimin en sakin tonuyla ikna etmeye çalışıyorum...
"Annem okullar tatil, dışarıda yağmur yağıyor. Hem gece araba yok."
"Gitmem lazım, gitmem lazım... Zil çalıyor...."
Psikoloji, pedagoji bilgilerimden yararlanıp, emektar öğretmenliğimin tüm becerilerini sergilemeye çalışıyorum var gücümle... Eğitim çaresiz kalıyor. 
Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor. Çakan şimşekler gök gürültülerine eşlik ediyor. Bir süre uyumaz artık...

Saat 23.45
Tıpkı çocuklar gibi, inatlaşmadan, ilgisini başka alanlara çekmek için resimli kitaplar, renkli boncuklar getiriyorum. Hiçbir okulun açık olmadığı bir saatte materyallerimizi inceliyoruz birlikte. Rahatlıyor, sakinleşiyor... Ancak 10-15 dakika sürüyor bu durum. İlgi alanı çabuk dağılıyor.
"Ayakkabılarım, çantam nerede, çok geç kaldık..."
Perdeyi açıyorum, yağmur hafiflemiş, dışarısı kapkaranlık.
"Bak annem, daha sabah olmadı, gece arabalar çalışmıyor, okullar da kapalı."
Sakinleşmesi için burnundan derin nefes alıp, ağzından vermesini söylüyorum. Birlikte uyguluyoruz. Biraz yanına uzanıyor, elini tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor, elimi bırakmıyor. 
Eski bir ninniyi mırıldanıyorum, giderek azalan bir ses tonuyla... Gözleri kapanıyor yavaş yavaş... Ve uyuyor...

Saat 01.30
O uyudu... ama ben uyuyamıyorum. Uykunuz kaçmışsa, gecenin sessizliğinde zihin nasıl da berraklaşıyor: Son aylar, günler, anlar bir sinema şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden... Ben "yetişkin çocuk", O "yetişkin anne" iken roller değişiyor hastalık nedeniyle. 
Hayatın ne getirip götüreceğini hiç bilemiyoruz. Uzun yıllar bebeklikten çocukluğa, ergenlikten yetişkinliğe kadar oydu bizi kollayan, koruyan. Oysa şimdi O'nun koruyucusu benim. "İleri evre demans-alzheimer" olan annem artık korunmak zorunda...
"Vasi" tayin edilmem için önce "Sağlık Kurulu Raporu" alınması gerekiyor. Çeşitli bilim dallarında uzman doktorların titiz incelemeleri sonucunda hazırlanan sağlık kurulu raporundan sonra, Sulh Hukuk Mahkemesi karar verecek.


Sağlık-Eğitim-Adalet; Yaşam içinde, yaşantımızın içinde, hepimizi ilgilendiren üç  önemli kurum. Bu kurumlardaki uygulamaların ne denli önemli olduğunu fark ediyorsunuz işiniz düşünce. Mahkemelerle ilgili bir işim olmadığı için yıllardır uğramadığım adliye koridorlarını arşınlıyorum günlerce. Bürokrasi,yasalar, giriş çıkışlarda kontroller, fotokopiler, kararlar, ara kararlar, imzalar, mühürler, dosyalar... Hakimler, müdürler, memurlar, mübaşirler, uzun adliye koridorları, suçlular, suçsuzlar, üzülenler, ağlayanlar... 
İşi, konumu ne olursa olsun, "insan" olmanın önemini kavramış, işinin ehli, iyi niyetli, güler yüzlü, yoğun iş temposunda onca dosya arasında bile sakinliğini kaybetmeyenler. "İyi ki varsınız" dediğimiz o güzel insanlar, kurumlardaki adsız kahramanlar, onları unutmayacağız, hepsine yürekten teşekkürler...
Aynı kurumlarda bir de farklı davranışta olanlar... "Bugün git yarın gel" deme alışkanlığında olup, hiçbir soruya cevap vermeyenler, açıklama yapmayanlar, kendini yenileyemeyen, ifadesiz yüzlerinde adeta maske taşıyan, bir günaydını, merhabayı, gülümsemeyi bile unutanlar... Neyse, biz de unuttuk onları.
Yaşadıkça neler görüp neler gözlemliyoruz. Bir kez daha inanıyorum ki; çocuk mahkemeleri, gençlik merkezleri ne denli önemliyse, yaşlılık psikolojisi, sosyolojisi, hukuku da o denli önemli insanlık için...


Saat 02.35Yağmur durdu artık. Beyin fırtınasına da nokta koyup, biraz dinlenmek gerek diye düşünüyorum. Ama tam o anda annem uyanıp yeniden konuşmaya başlıyor.
_Anahtarlarım nerede, ayakkabılarımı kim kaldırdı?
"Bir ihtiyacın var mı canım" diye soruyorum.
Yarım bardak su içiyor, rahatlıyor. Artık yutkunma güçlüğü var.
"Tuvalet ihtiyacın var mı?" diye soruyorum tekrar. Hayır anlamında başını sallıyor. 
"Hadi gidelim" diyerek ayağa kalkmaya çalışıyor. Oysa annem artık yatağa bağımlı. Ancak yardımla, destekle kalkabiliyor. Tekerlekli sandalyesi yanı başımızda duruyor. Baston yerini ona devretti. 
'Hadi iyi geceler canım, uyuyalım artık' diyorum.
"Peki ablacığım" diyor, gözlerini kapatıyor...


O benim annem. Ben onun bazen annesi, bazen ablası, bazen de sevgili kızıyım. O anda onun düşündüğü kimliğe bürünmek, rahatlatıcı ve sakinleştirici oluyor. Roller değişirken görevler, sorumluluklar da değişiyor elbette.
Gecenin uyanık yüzünde düşünceler silsilesi insanı yalnız bırakmıyor, düşünüyorum... 
Yılın son aylarında kışla birlikte duygusal anlamda epey soğuk günler yaşadık. Evler de eskiyor, yıpranıyor zamanla... tıpkı insanlar gibi. Oysa evi çok değerliydi annem için. O uykusuz gecelerde evine gitmek istedi hep. Ama üç yıl önce gittiğimizde evini dahi tanımıyordu artık. "Burası kimin evi?" sorusuna yanıt vermek nasıl da güçtü. ..


İçinde eşyalarla, kiraya verilmeden, aidatları ödenerek, zaman zaman temizlenip havalandırılarak yıllardır korunan, ama artık "yuva" değil, salt "bina" olan bir ev. 
Oysa onun sağlıklı zamanlarında, bembeyaz örtülü ne güzel sofralar kuruldu o evde. Kimler nasıl ağırlandı o sofralarda. Güzelim çiçekler yetiştirildi terasında. O odalar neler gördü, nelere sırdaş oldu. Lavanta kokulu mis gibi çamaşırları unutur mu o dolaplar, çekmeceler... 
Her köşede geçmişi hatırlatan bir şeyler var. Singer dikiş makinesinin dili olsa da anlatabilse bayram sabahlarına yetiştirilen giysileri. Guguklu saatin saatin kuşu artık dışarı çıkmak istemiyor, içeride gizlenmiş. Eski radyodan Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses çıkacak sanki, zamana meydan okuyan sesleriyle...
Her yaşam gibi, iyi gün-kötü gün, sağlık-hastalık, mutluluk-hüzün, doğum-ölüm hepsi yaşandı o evde. Ama artık bacası tütmeyen, içinde insanı olmayan soğuk bir ev nedir ki? "İnsan sıcağı" arar evler de...


Saat 04.10Anılar denizinde epey çırpındık son günlerde. Duygu yoğunluğu yaşandı, geçmişe köprüler kuruldu, düş gezginleri gibiydik adeta.
'Eski' evin eşyaları uygun kişilere verildi 'yeni' hayatlar için. Geriye anılar kaldı eski mektuplarda, yıpranmış fotoğraflarda, sararan defterlerde...  İnsanlar eskiyor, onlar eskimez mi? 
Zamanında yazılmış küçük notlar nasıl da anlamlıydı. Bazen bir takvim yaprağında, bazen bir defterde, bir sayfada duygu aktarımları...
Yılların ötesinden duygular tanıklık ettiler bir ömre. 
Adresler, telefon numaraları, doğum günleri, evlilik yıldönümleri defalarca yazılmış, yeniden-yenden eklenmiş minik kâğıtlara. Alzheimer o yıllarda konuk olmuş anneme. Biz konduramamışız. Bir kısır döngü zaman, geçmiş tekrar yaşanıyor bazen. Bir başka biçimde, bir başka zamanda...


Evde bulduklarım arasında beni en çok mutlu eden; çok eskilerde, özenle  hazırlanmış pasta-kurabiye defteri oldu. O defterdeki tariflerden yaptığım vanilyalı ay kurabiyesi bana çocukluğumun tadını, kokusunu getirdi buram buram...


Saat 05.15Bebek gibi uyuyor şimdi. Sessiz, sakin, dünyanın gümbürtüsüne aldırmadan. Az sonra sabah olacak, uyanacak. Yeni bir güne günaydın diyecek, diyeceğiz. 
O, korunma altında 'yetişkin bir çocuk'... Ben, onu korumaya çalışan 'eski bir çocuk'...
Ben çocuk... O çocuk...
                                                                                   2008
Makbule Abalı, Uçun Kuşlar

Öyküler Harmanı


İÇİNDEKİLER


ÖYKÜLER HARMANI

  1. Küçük Bir İz! Esmir
  2. Hayat Son Zamanlarda Siyah-Beyaz Flimler Gibi, Esmir
  3. Ben de Çocuktum, Esmir
  4. Müjde, Fuat Gencal
  5. Bir Sonsuz Rüyaya Açılmış Gözler, T.he
  6. Haluk!un Askı, T.he
  7. İva, Aslan
  8. Gözlerinde Dört Mevsim Aşk, Aslan
  9. 2108, Asuman Yelen
  10. Sevim Teyze, Asuman Yelen
  11. Bize Dair Bir Masal, Oğuz marangoz
  12. Yağmur, Oğuz Marangoz
  13. İsimsiz, Oğuz Marangoz
  14. Darhane Çorbası, Newbahar
  15. Özü Çiçek, Newbahar
  16. Emanet, Newbahar
  17. Safranbolu'lu Yannis ve Mehmet Ustaların Dostluk öyküsü / Can İstanbullu
  18. Gece, Ebruli Günce
  19. Bir taraftar öyküsü, İçimden Geldiği Gibi
  20. Acımasız Geceler, Yaşamın Kıyısında
  21. Gözyaşının Hikâyesi, Elif
  22. Kömürün Hikmeti, Hamiyet Akan
  23. Ressam Ve Yağmur Damlası, Hamiyet Akan
  24. Duygular Harmanı , Sabahattin Gencal
  25. Yeniden Çocuk Olmak, Makbule Abalı
  26. Biri, Sabahattin Gencal

Acımasız Geceler/ Yaşamın Kıyısında

ACIMASIZ GECELER



Sessizliğin verdiği sıkıntı, yorgun olan yüreğini daha bir sıkmıştı bu gece. Yine zor bir gece başlıyordu, sabahı zor eden gecelerden biri...

Yanında yatan ablası uykuya direnememiş, yarı açık gözleriyle dalmıştı az önce. Sıkıntıyla kıpırdadı, çok fazla hareket edip ablasını uyandırmak istemiyordu. Yattığı yerden gözlerini tavana dikti, beyaz kirece boyalı tavanda geçmişini arıyordu sanki. Gece lambasının hafif aydınlığı, tavanda istemediği oyunlar sergiliyordu gözlerine.

İşte yine oraya sinmiş bakıyordu. Zor geçen gecelerden birinde düşlerinde görmüştü onu ama şimdi gerçekti işte! Gelmiş, karşısında olanca yalın haliyle duruyordu.

Onu düşünde gördüğü gece çocukluğu gelmişti aklına. Ne güzeldi köyleri! Taşlıktan çıkılan kapı önü, çiçeklerle dolu ön bahçesi, arkada uzanan üzüm bağları, ailesi... Neşe dolu, cıvıl cıvıl bir hayat... Evin en küçüğü olmasından dolayı sevgileri hep üzerinde taşımıştı. "El bebe gül bebe" büyümüştü. Çok söylemezlerdi sevgi sözcüklerini ama hissettirirlerdi bakışlarından, anlardı çok sevildiğini.

Sonra babaannesi, hep sırtında taşımıştı küçüklüğünde. Sırtından indirse bile kucağına alır, dizlerinde hoplatır, yerlere bırakmazdı hiç. Onu okula da babaannesi hazırlamıştı. Hazırlanmak!. Ne tuhaf hayatta her şeye önceden hazırlanıyor insan, yarını bilmeden, geleceği düşünmeden.

"Bir an sonrası yokken, bir gün, bir ay, bir yıl sonrası için bile hazırlanıyoruz" diye sessiz bir şekilde mırıldandı.
Yanında yatan ablasının sağından soluna dönerken, ışığın görüş alanı değişmiş, beyaz tavanda geçmişinden başka günleri getirmişti gözüne.
Ne hayallerle hazırlanmıştı evliliğe, mutluydu çok mutlu. Sevdiği adamla evlenecek, sıcacık bir evi olacak, çocuklarını büyütecekti. Oysa gelinliği onunla alay eder gibi tavanda takılıydı şimdi. Kısa bir nişanlılık dönemi geçirmiş, hep evliliğe, giyeceği gelinliğe hazırlamıştı kendini.


Saate takıldı bir an gözleri, daha çok erkendi, sabaha, günün ilk ışıklarına daha çok vardı. "Ne farkeder ki? Belki sabah bile olmaz bu gece," diye düşündü.

Küçük yaşta evlenmişti, sevdiğine kavuşmak için bekleyememişti fazla. Mutlu geçen evliliğini çocuklarla doruğa çıkarmak istiyor ama olmuyordu. Hazırlık yapıyordu devamlı, "işte şimdi" der olmuştu her ay. Ne çok giysi, oyuncak almış, alamadıklarını da kafasında hazırlamıştı.
Üç yıl beklemişti oğluna kavuşmak için. "Tam kaç yaşında şimdi?" diye düşünüyor olduğuna kızdı birden. "Oğlumun yaşını unutacak kadar da değil artık!"

Sesli konuştuğunu ablasının uykudan uyandığını hissettiğinde anladı. Ablası uyanmış, ses etmemiş, sadece kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuştu. İçine bir sıcaklık yayıldı. "Uyumaya çalış," diyordu ablası fısıltıyla. Uyarısına uymak için sıkıca kapadı gözlerini, belki karanlık daha kolay yapacaktı sabahı, belki de alışması gerekliydi.

Evinden koparıp apar topar getirmişlerdi baba evine. Sevgi yumağı içerisindeydi ama kendi evinde olmayı tercih ederdi. Ne olacaksa olsun! kendi evinde olmalıydı belki de. Üç yaşına gelen oğlunu yuvaya vermeye hazırlanıyordu. Evini taşımayı düşünüyor, eskiyen eşyalarını değiştirmek istiyordu. Gelecek için hayalleri, planları vardı her genç gibi.
Gözlerini açtığında sabahın ilk ışıkları perdenin kıvrımlarından içeri sızmaya çalışıyordu. "Bu gece de bitti," diye düşündü. Yarın olmuştu işte. Bir yarın daha... Yarını var mıydı? Bilmiyordu.
Yarınlarına hazırlık yapmıştı hep, her düşüne bir hazırlık!
Ama ölüme hiç hazırlık yapmamıştı! Kim yapardı ki ölüme hazırlık.

Ölüm onu hazırlıksız yakalamıştı. Şimdi artık yarın, belki yarından da yakın yaşamı bitiyordu.
Gözleri, perdelerle kapalı pencerenin ardından güneşin doğuşunu hissediyordu.
 
Yaşamın Kıyısında
İlk yayım tarihi:26 Mart 2008

Küçük Bir İz ! / Esmir

Aynada yüzüm, yüzümde hüzün!
*****


Küçük bir iz !
Yüzümde izi kalmış gülüşlerin ve hüzünlerin,
Küçük ellerin sıcaklığı var dokundukça içimi ısıtan!
Kahkahalar kulaklarımda baktıkça yüzümü aydınlatan...
Boncuk boncuk ter olmuş al yanaklarımdan akan,
Gözlerimde yağmur damlası hatırladıkça içimi acıtan,
Sesimde ürkek bir kuş çığlığı, yüreğimde kalan küçük bir sızı!




" Hadi ama yavrum okula geç kalacaksın! iç şu portakal suyunu, hadi ama! oyalanma daha önlüğünü giyeceksin! " ...


İlkokul yıllarımda babaannem hiç üşenmeden her sabah kahvaltımı hazırlar, son lokmamı yiyinceye kadar da peşimden ayrılmazdı. Sonrada sırasıyla önce siyah önlüğümü giydirir ardından beyaz dantel yakamı boynuma geçirirdi. Sıra belime siyah kuşağımı takmaya geldiğinde her seferinde problem yaşardı benimle. Çünkü ben siyah kancalı kemerimi daha çok severdim ve diğer siyah kuşağı takmayı hiç istemezdim. Nihayet beni susturamayacağını anlar ve okula da geç kalacağım düşüncesi ile istediğim kancalı kemeri belime geçirirdi. Saçlarıma beyaz kurdeleyi takıp ceplerimde de mendilim var mı? diyerek son kez kontrollerini yapar beni hazır hale getirir ve sonra da okula uğurlardı...


Bilirdim ki babaannem, sokağı dönünceye kadar ardımdan beni izler ve ben son kez ona el sallayıncaya kadar da kapıdan ayrılmazdı.

Eski ve tarihi bir yapı olan Hacıilbey İlkokulunun, çevresi yüksek duvarlarla kaplı olan oldukçada büyük bir bahçesi vardı. Her teneffüse çıktığımızda bahçede, elimizde lastik toplarla oyunlar oynar;



“ başlarrrr!.. durakkk!.. ” diyerek topu havaya fırlatır sonra da top aşağıya düşmeden etrafında dönerdik. Avuç içine sığacak kadar küçük olan bu ceviz büyüklüğündeki lastik toplarla oynadığımız oyunlar, o zamanlar pek bir revaçtaydı. Oyuncaklarımız, günümüz çocuklarının sahip oldukları ile kıyaslandığında son derece basittiler. Ama biz yinede o içi içine sığmayan enerjimizle, bize sunulan küçük şeylerle dahi son derece mutlu olur. Güle-oynaya günlerimizi mesut bir şekilde geçirirdik.

Birde çok sevdiğim arkadaşım Ayşe ile kendi aramızda yeni bir oyun icat etmiştik. Bu bizim uydurduğumuz ikimize ait oyunu, daha sonra okuldaki diğer öğrencilerde denemeye kalkışmış ama işte olanlarda ondan sonra olmuştu! Bu kolay olmayan oyunu herkes beceremediği için düşenler, ağlayanlar, “ o benim kemerimdi! Bu da senin kemerin! ” demeler çoğalmaya başlamıştı.

Oyunu oynamak için, önce belimizdeki kancalı kemerleri çıkarır, sonra iki kemeri birbirine kancalar ve sonrasında daha büyükçe bir kemer haline gelen bu halka kemerin içine sırt sırta gelecek şekilde girerdik. Ondan sonrada tavşan zıplamasıyla hop!.. hop!.. zıplardık. Hoplayacağımız yön kimin tersine denk geliyorsa onun için geri hoplayıp zıplamak zor olurdu elbet. Ama çocukluk işte biz oynadığımız bu oyundan pek bir keyif alırdık…

Yine bir gün Ayşe ile teneffüste “ hop hop tavşan koş ” oynuyoruz. Herkes düşüyor bir türlü beceremiyor biz hoplayıp zıplıyoruz. Bir ara okul bahçesinin 8-10 basamaklı merdivenlerinde soluklanmak üzere durmakta iken, her ikimizde bir an için belimizde birbirine bağlı kemerler olduğunu unutup aynı anda adım atmaya kalkışınca… işte o an ne olduğunu anlamadan biz öyle bir yuvarlandık ki merdivenlerden!

Dünya döndü, ben döndüm! başım döndü, döndü, döndü... Bir an gözlerimde yıldızlar uçuştu, gözlerim karardı ve sonrasını hatırlamıyorum, bayılmışım…

Kendime geldiğimde, her yeri yırtılmış önlüklerimiz, yara bere içinde kalmış perişan halimizi görünce, hem çok korkmuş hem de çok utanmıştım. Hele ki doktorun Ayşe’nin yarılan kaşına ve dudağına dikiş atmış olduğunu ve benimde hafifçe sıyrılan dudağımdaki küçük kesiğe pansuman yapıldığını fark ettiğimde üzüntüm daha da büyümüş, büyük bir suçluluk duyarak günlerce ağlamıştım.

Ve o günden sonra ne Ayşe ne de ben, o kancalı kemerlerimizi taktık ne de tavşan oyununu oynadık. İkimizin de vücudundaki şişlikler ve morluklar yavaş yavaş geçmeye başladı. Ayşe’nin dikişleri alındı. Kısa bir süre sonra her şey tekrar normale döndü.

Çok zaman geçti bunun üzerinden, dikişler alındı, yaralar kapandı ama geriye sadece küçücük bir iz kaldı. Kimsenin fark edemeyeceği bir tek benim bildiğim küçük bir iz

Aynaya her baktığımda ve dudağıma her ruj sürdüğümde bana maziyi hatırlatan bir iz…

Geçmişin izleridir hayatımıza tanıklık eden ve daha nice izler bırakılacaktır

anı yaşarken...





Görsel: Norman Rockwell

Hayat Son Zamanlarda Siyah - Beyaz Filmler Gibi!.. / Esmir



Hayat son zamanlarda

Siyah - beyaz filmler gibi!..



İçinde grinin her tonu var ama gökkuşağı renklerini artık göremiyorum! Penceremden dışarı bakıyorum. Ofislerinin önünde boş gözlerle müşteri bekleyen taksi şoförlerini görüyorum. Biri yanındakine bir şeyler söylüyor diğeri hiç istifini bozmadan elindeki sigarayı daha bir içine çekerek ve bezgin bir yüz ifadesiyle durmadan kafasını sallıyor. Sanki ortada çözümsüz bir şeyler var gibi ve hiçbir şey değişmez der gibi! Ard arda içilen sigara dumanında sisler arasında gittikçe grileşen insan yüzleri!..


Bir yanda sokağın başında sırasıyla belediye görevlileri tarafından, ellerindeki kesici aletlerle birer birer dalları kesilen ağaçların, boynu bükük öksüz kalmış yetimler gibi yerlere düşen parçalarını görüyorum. Makinenin çıkardığı o cızırtılı keskin sesler ağaçların ağlayan sesleriymiş gibi içimi yakıyor! Kulaklarımı tıkamak istiyorum!..


Dalları koparılan ağaca bakıyorum ve görüyorum ki o artık çırılçıplak! Ağacı düşünüyorum içim burkularak! kimbilir canı nasıl yandı kırılan her biri dalı gövdesinden ayrılırken. Ayıplarını yüzüne vurur gibi ona inen her darbede üşümez miydi ağaç içi kanayarak! Soruyorum kendime, böylesine çırılçıplak kalmanın, yitikliğin tarifi nasıl anlatılabilir!


İçimi acıtan, beynimin labirentlerinde sıkışıp kalmış bu manzaranın fotoğrafı hangi renkli karenin içine sığabilir! Çaresizliğin rengi ne olabilir ki!


Bu renk olsa olsa siyahın karanlık yüzünü yansıtabilir bana!..


Daha sonra yoldan geçenleri görüyorum. Orta yaşlı bir kadın koluna girdiği delikanlıya yerlere savrulmuş dalları işaret ediyor, dikkat et der gibi! delikanlı küçük bir dal parçasını ayağı ile tekmeliyor, daha sonra çalımlı bir ayak hareketi ile bir müddet ince dalı yol boyunca ayağında sürüklüyor… Arkalarından bakıyorum sokak boyunca. Bir zamanlar ağaçların gövdesinde dimdik duran ve rüzgarlara karışarak şarkılar söyleyen dalların, budakların artık yerlerde, ayaklar altında süründüğünü görüyorum!..


Ardı sıra bakarken düşünmeden de duramıyorum!..
Kimi aldı-yürüdü gitti!, kimi ayaklar altında sürüm sürüm sürünüyor!..


Bu düşünceleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışırken; hemen en yakınımdaki yan apartmandan birbirlerine seslenen komşu hanımları görüyorum, fısıltılı konuşmalarını duyuyorum. Ne konuştuklarını tam anlamasam da mimiklerinden ne demek istediklerini tahmin etmem zor olmuyor! Çünkü benimde sağ olsun; apartman görevlimiz, çevremizde ne var ne yok her durumdan haberi olan ayaklı muhabirimiz Fatma teyzemiz sayesinde haberimin olduğu bir konuyu komşular birbirleriyle paylaşıyorlar! Kadınlardan biri; “Duydun mu Ayşe Hanım’ın eşi de işten çıkarılmış. Üstelik evde doğuştan engelli çocukları var bir de felçli anneleri! Tüh tüh…” diyor…


diğeri de; "hemen şu arka sokaktaki market vardı ya! İşte o da geçen gün kapanmış! Hemde %50 indirimle zararına eldeki ürünlerini elden çıkarmış hiç duymadık vallahi!..."diyor…



başlarını sallıyorlar “ah ahhhh! vah vah!” ne demek istiyorlar anlıyorum!..


Sokak gri ve karanlık bugün!
Havada bulut! Ne konu komşuda ne de yoldan geçen simitçinin sesinde, yok hiç umut!
Umutsuzluk diz boyu! Benimde baştan aşağı içimi karalar bağlıyor!


Umutsuzluğun rengi hep böyle mi olacak! diye düşünürken…


Karşı apartmanın çatısına usulca konan beyaz martıları görüyorum!..bir iki derken nasılda bir anda çoğalıverdiklerini hayretle gözlüyorum. Birinin ağzında küçük bir ekmek parçası telaşla diğerlerinden kaçırmaya çalışıyor. Martılarda ekmeğinin derdine düşmüş! Ah hayat diyorum, gülümseyerek!...


Sonra, küçük bir kız çocuğunun sokağı çınlatan ahenkli sesiyle kendime geliyorum. Heyecan ve coşku ile annesine seslenişini...


Ardından okul çıkışı güle oynaya yürüyen kimi eşofmanlı ellerinde toplar, kimi kolej kıyafetleri içinde şarkılar söyleyen bir grup kızlı erkekli öğrencilerin sokakta yankılanan seslerini duyuyorum.


Çocuk seslerinde ve gülüşlerinde kayboluyorum! Tıpkı siyah beyaz filmler gibi…


Bir an kendi öğrenciliğim geliyor gözümün önüne! Beyaz yakalı, siyah önlüklü formamı giydiğimde; Babaannemin özenle saçlarıma taktığı beyaz fiyonk kurdeleyi, zaman zaman kendi ördüğü beyaz dantel yakamı taktığında, takındığım keyifli hallerimi düşünüyorum!..


Çocukluğumda yediğim kırmızı boyalı elma şekerini ne çok sevdiğimi anımsıyorum!..


Ve bir de hayatın içinde sadece siyah ve beyazın olmadığını!...






Yazı ve Fotoğraf: izler ve yansımalar

Müjde / Fuat Gencal

MÜJDE

O gün hava daha da karamıştı, gün ortasıydı ama sanki akşam olmuştu. Her yerde bir sessizlik, gariplik vardı. Yoksa yağmur mu yağacaktı ? Bu sessizlik onun belirtisi miydi?

Koca dağ bile görünmez olmuştu, bulutlar her tarafı kaplamış, görünmez yapmışlardı Koca dağı. Sokaklar bomboştu, kimseler yoktu, nereye gitmişti bu insanlar? Neredeydiler? Herkes evlerine mi çekilmişti?
Sokağın başından bir ses gelmeye başlamıştı. O da ne! Şişman bir adam deli gibi koşuyor.

“- Hayır, olamaz.  Hayır olamaz”
diye bağırıyordu.

Koşarak yanıma kadar geldi, yanımda durdu, yüzünde çok üzgün bir ifade vardı, bir müddet bana baktı ve yüzündeki ifadenin değiştiğini, bakışlarının karardığını gördüm. Onu birdenbire böylesine değiştiren sebebi merak ettim. Meraklı bakışlarla ona baktım hemen anlamış olmalı ki anlatmaya başladı.

“- Gitmiş, - Gitmiş – Güzel ağabeyim bizleri bırakıp gitmiş. O artık yok, bizler ortada kaldık, ben yapayalnız kaldım, çok pişmanım çok…”

Ne dediğini anlamamıştım, ne diyordu, ağabeyi nereye gitmişti, niye pişmandı, neden yalnız kalmışlardı. Yoksa ağabeyi ölmüş müydü, fakat bakışlarında bir değişme yoktu. O üzgün ve pişman ifade hala bakışlarında idi. Birden tekrar koşmak istedi. Koşamadı durdu, soluklandı. Yol boyunca uzanan banklar gözüne ilişti. Kendini banklardan birine atıp ağlamaya başladı.



Ağlıyordu sessiz sessiz, gözyaşları kocaman kocamandı, yanaklarından aşağı hızlı hızlı dökülüyordu. Avuçlarını sıkmış kendini kasmış ağlıyordu. Yağmur da yağmaya başlamıştı, gözyaşı gibi kalın damlalar şimdi her yeri ıslatıyordu. Evet, şimdi her yer ağlıyordu sanki. Her tarafı sis ve bulutlar kapatmıştı, ortalık tamamen görünmez olmuştu.

Uzun süre devam etti bu ağlayış. Ben de sessizce adamın yanına oturdum, ıslanmıştık, elimi usulca omzuna koydum, gözüne bakarak üzülme, ağlama der gibiydim. Ben de konuşmuyordum, yalnızca gözlerine bakarak moral vermeye çalışıyordum, yüzüme baktı ve konuşmaya başladı.


“- Çok hatalıyım, ben çok hatalıyım, ben suçluyum, ben perişanım, ben pişmanım. Ben ne yaptım, bak görüyor musun, şu arkamdaki koca dağ yok artık, arkam boşaldı, bomboş kaldı, ağabeyim bir dağ gibi arkamdaydı, öyle hissediyordum, ama şimdi o yok Koca dağ yok.”

Sessizce dinliyorum, anlatacakları var, bu adamın içi dolu, baksana nasıl dertli ve dolu anlatmaya devam ediyor.

“- Ben ağabeyimi çok seviyorum, onu o kadar çok seviyorum ki sevgimi ona hiçbir zaman belli edemedim, gösteremedim, onunda beni sevmesini istiyordum, onun sevgisine ihtiyacım vardı. Fakat o hiç belli etmedi sevgisini. Tek kardeşi idim onun, beni sevdiğini onun ağzından duymak isterdim, ama hiç duymadım, söylemedi, duyurmadı. Ona karşı yaptığım her hareketi ters anladı ya da kendince yorumladı beni suçladı, ne yaptımsa kendimi ona sevdiremedim.”

Kimdi bu adam nasılda anlatıyordu içten samimi, acaba beni tanıyor muydu? Yok, canım beni nerden tanıyacaktı, ben ilk defa görüyordum bu adamı, ama kanım kaynamıştı; çok candandı konuşmaları, herhalde çok içi yanmıştı, ben böyle düşünürken

“-Biliyor musun.” Dedi. benim ağabeyim çocukları çok sever…”

Allah Allah bu da nerden çıktı, şimdi birdenbire orta yerden niye söyledi bu lafı meraklı gözlerle yüzüne baktım anlatmaya devam ediyordu.

“-Her zaman ters anlaşıldım, hiçbir zaman beni anlamadı ne yaptımsa yanlış olduğunu derdi, her şeyi o doğru bilirdi, onun dedikleri her zaman doğru olurdu. Ben hiç doğru olmamıştım, her yaptığım yanlıştı, hatalıydı, onun gözünde hiç büyümemiştim, gelişmemiştim, hep küçük kalmıştım, çünkü ondan küçüktüm, küçük kardeştim. Hep onun gibi olmak istedim, hep onu taklit ettim, onun konuşmalarını, gülmelerini, davranışlarını, ama beceremiyordum. Onun gibi olamıyordum, benim yaptıklarım yapmacık kalıyordu, gülünç oluyordu, taklit kalıyordu. Herkes anlıyordu onu taklit ettiğimi ve beni küçümsüyorlardı, yüzüme vuruyorlardı beceriksizliğimi, acemiliğimi, bu şekilde ağabeyim biraz daha büyüyordu gözlerinde, herkes onu seviyordu. Evet, herkes onu seviyordu ve açıkça da belli ediyorlardı onu sevdiklerini, hatta yüzüme söylüyorlardı. Bu da beni delirtiyor, kıskandırıyordu, onu kıskanıyordum, evet ben küçüktüm, ama ağabeyimi, kıskanıyordum, utanıyordum, içime atıyordum. İçime ata ata hasta olmak derecelerine geliyordum, neredeyse hasta olacaktım, belki de olmuştum. Ama o hiç görmüyor, beni hiç anlamıyordu, onun gözünde ben cahil, bilgisiz ve çocuktum, evet üniversite de bitirsem ben çocuktum ve adam olamamıştım onun gözünde, defalarca uyardım beni çocuk görme, ben büyüdüm artık, çocuk değil diye ama olmadı hala çocuk dedi bana çocuk.”

Tekrar ağlamaya başladı, öğle ağlıyordu ki konuşması kesildi, bir süre konuşmadı sadece ağladı. Yağmur çok hızlı yağıyordu, hasta olmasak bari öyle ıslandık ki ama kalkmayacağım bu banktan, sonu gelene kadar bu adamı dinleyeceğim. Başını çevirdi yüzüme baktı, gözleri irilemiş kan çanağı gibi olmuştu, göz beyazları kanlanmıştı, burnu ağlamaktan kızarmış ve şişman kocaman olmuştu, yanakları ıpıslaktı, gözlerindeki mahzun ifade “ne olur beni dinle bana anlatacaklarım bitmedi ben çok doluyum, anlatmam lazım yoksa çıldıracağım” der gibi idi. Öylece gözlerime bakıyordu. Ne yapmalıydım, bu adama yardım etmeliydim. Ben de aynı şekilde şefkatle gözlerine baktım ve “merak etme seni dinleyeceğim. Burada üşüsem, hasta olsam da seni dinleyeceğim, bir yere gitmeyeceğim” der gibi anlamlı baktım. Bu bakışlarımdan cesaret almış olmalı ki birden ellerime sarıldı, bu sarılma sırasında avuçlarından metal bir şey yere düşmüştü, yağmur suları onu sürüklemeye başlamıştı. Çünkü yağmur yol kenarında küçük derecikler yapmıştı ve sular logar kapağına doğru akıyordu, metal şey sürükleniyordu. Ben önce almak istedim, kalkar gibi yaptım fakat adam hiç oralı olmadı boş ver gitsin der gibi ellerimi sımsıkı tutuyordu, ben de boş verdim ve ellerimi tutmasına izin verdim.

“-Ne olur dinle beni.”diyordu . beni dinle ki içimdeki sıkıntı çıksın yoksa boğulacağım, nefes alamıyorum artık.”


Yağmur kesilmişti adamın ağlaması da durmuştu, hafif bir rüzgâr vardı. Öylece oturuyorduk bankta, o da ben de üşüyorduk, ama birbirimizle anlaşamıyorduk. Ellerimi tutmuş boş gözlerle bir yere bakıyordu ben de onun gözlerini takip edip baktığı yere baktım, yerdeki yaprakları izliyordu, yere düşmüş sarı yeşil renkli yapraklara, yağmurun etkisiyle ıslanan yapraklara, rüzgârın etkisiyle sallanan yapraklara, bir o yana bir bu yana giden yapraklara takılmıştı gözleri, öylece bakıyordu, elleri buz olmuştu.

“-Ağabeyim çocukları çok severdi, biliyor musun?”  dedi.

Yine aynı cümleyi söylemişti, anlayamamıştım, meraklı gözlerle anlatmasını ister gibi yüzüne baktım o da anlatmaya başladı.
    
“-Şu yaprakları görüyor musun nasılda sahipsiz bir o yana bir bu yana sallanıyorlar, aynı benim gibi, ben de şu yapraklar gibi ailemden koptum, ailemi terk ettim sahipsiz kaldım, bir o yana bir bu yana sürükleniyorum, en sonunda çürüyüp gideceğim. Ne olacak benim bu halim ne olacak, kimseyi mutlu edemedim, kimseyi memnun edemedim, herkese rahatsızlık verdim. Herkesi mutsuz ettim, hepsi benim hatam, benim hatalarım.”

Açılmıştı anlatıyordu güzel konuşuyordu. Her kelimesi anlaşılıyordu, sessizce dinliyordum.

“-Ağabeyimi yıllardır ne arıyorum ne soruyorum, onu her şeyimden sildim attım, aklımca onu cezalandırıyorum, ama ne için cezalandırıyorum, kim için cezalandırıyorum, evet ne için? Kim için?  Bak görüyor musun cevap bile veremiyorum benim her zamanki aptallığım, insan bu kadar mı aptal olur. Ne için yapmıştım bu hataları çözemedim. Hâlbuki ağabeyim bana hiçbir şey söylememişti, kendince doğru bildiği şeyi savunmuştu ve sessiz kalmıştı ve sessiz kalmaya devam ediyordu. Her yerde onun doğru olduğunu yüzüme vurduklarında kabul etmiyor ona nefretim daha da artıyordu, o haklı çıktıkça nefretim çoğalıyor ve ona acı vermek istiyordum, onla ilgiyi kesersem ona büyük acı verebilecektim. Oysa o her zaman bir hatasının olmadığı eğer varsa söylenmesini ve hemen özür dileyebileceğini, hatta elimi bile öpebileceğini söylemişti. Ben ne yaptım onu kestim, ona acı verdim, vermeye çalıştım.
Gülmeye başladı, evet evet gülmeye başladı. Hani derler ya ağlamak ile gülmek kardeştir diye. İşte bu adamda onu görüyorum, az önce nasıl da ağlıyordu fakat şimdi nasıl da gülüyor hem de katıla katıla gözlerini açmış omuzlarını düşürmüş gülerek bana bakıyor.

“-Her zaman onu ölümle korkuttum, içinden çıkamadığım durumlarda, ona kabul ettirmek istediğim şeyleri, beni haklı gösterecek olayları kabul ettirmek için sırf ona acı vermek ve fikrinden vazgeçsin diye kendimi öldürmekle tehdit ettim. “ ölüp gideyim benden kurtulun” dedim, ben ölürsem siz de rahat edersiniz dedim. Bir zaman bu tehdit işe yaradı, korktu kendime bir şey yapmamdan, onun için fazla üstlenemedi, sessiz kaldı ama sonra bu tehditler işe yaramadı. Onun için ben de tamamen kestim alakayı, onunla konuşmadım, aramadım, adını duymak istemediğimi herkese haykırdım, herkese duyurdum, herkese söylüyordum ki insanlar onunla konuşmadığımı bilsinler istedim. Ama o ne yaptı sanki benimle konuşmuyormuş gibi davrandı, kimselere bir şeyler demedi, hep hakkımda olumlu konuştu, hep dua etti gerçi bazen de olumsuz konuştu ama benim iyi olmam için konuşuyordu. Ama ben ne yapıyordum ona zarar vermek için elimden geleni yapıyordum. Elimde olsa döverdim onu, boğardım onu hâlbuki doğruyu söylüyordu herkes te biliyordu onun doğru söylediğini ama ben kabul etmiyordum. Onun doğru bildikleri benim için doğru değildi ve o da kabul edecekti benim doğrularımı, etmezse de ben de onu rezil ederdim, herkese onun benim gibi kardeşi yok, kendine başka kardeş bulsun demeye başladım, onu ağabeylikten silip attım.”


Hava biraz daha soğumuştu tekrar yağmur yağmaya başlamıştı, ince ince yağıyordu, tamamen ıslanmıştık, içimde bir ürperti vardı, ama olsun sonuna kadar oturacağım ve dinleyeceğim bu adamı. Rüzgâr yaprakları savuruyordu, gözüm yere düşen metal şeye takıldı, yağmur suları bayağı sürüklemişti onu, yapraklar logar deliğine düşmesine engel olmuştu, düşmemiş orada kalmıştı. Biraz daha dikkatli bakınca o metal şeyin bir alyans olduğunu fark ettim, evet bir alyanstı ve adamın umurunda değildi. Benim dikkatle alyansa baktığımı görünce bacağımı tuttu ve

“-Boş ver gitsin kaybolsun. O alyans beni mahvetti. O alyans beni ailemden kopardı, o alyans beni ağabeyime düşman etti, o alyans beni insanlığımdan etti, o alyans beni bir ot etti, şimdi Boş ver gitsin yok olsun, hiç üzülmedim üzülmem de. Ah keşke onlar da görebilseydi alyansımı çıkarıp attığımı, alyansın yere düşüp yok olduğunu yalnız ben görmüşüm ne çıkar, keşke onlar da görseydi alyanstan kurtulduğumu, görüp sevinsinler, mutlu olsalardı. Benim aklım keşke daha önce çalışsaydı, söylenenleri anlasaydı, gözlerim daha önceleri görseydi böyle mi olurdu, hayır olmazdı. Ben görseydim, duysaydım böyle olmazdı. Onun için Boşver gitsin alyans beni mahvetti, oda yok olsun.”

Nedendi bu öfkesi bu alyansa karşı adamın, acaba yanlış bir evlilik mi yapmıştı. Yoksa başka bir neden mi vardı baksana adam her şeyi bu alyansa bağlıyor, adamın hayatı alt üst olmuş, çareyi alyansı atmakta bulmuş, acaba atınca düzelebilmiş mi? Yok canım böyle soru soramam, en iyisi kendi anlatsın, belki anlatır. Ben böyle düşünürken anlatmaya başladı sanki sesi yumuşamıştı, daha sakin ve kadife bir ses tonu ile anlatmaya başlamıştı. Bu adam öğretmen miydi, acaba kelimeleri çok güzel seçiyordu, çok anlaşılır konuşuyordu.

“-Yıllar önceydi bir akrabanın düğünü vardı, işte ne olduysa o düğünden sonra oldu. O düğüne kadar her şey normaldi,  ya da normal gözüküyordu,  ama düğünden sonra her şey bozuldu.  Ağabeyimle kestim konuşmayı, konuşmuyordum.  Önce onunla konuşmadım, daha sonra da ailemle konuşmadım, yavaş yavaş ailemle bağlarımı kesiyordum, onlarla irtibatımı koparıyordum, çünkü o alyans var ya hep diyordu eğer kopmazsan seni atarım seni yok sayarım ben de kopuyordum tek tek herkesten, bütün ailemden, evet kopmuştum ailemden, ne için kopmuştum. Kim için bak görüyor musun, yine cevap veremiyorum. Koptum da insanları mutlu mu ettim, hayır yine herkes mutsuzdu, bari bir taraf mutlu olsun istedim. O da olmadı ne biçim bir adamım ben hep mutsuzluk verdim insanlara, kimsede huzur bırakmadım.”


Ağlamaya başladı bu sefer sesli sesli, hıçkıra hıçkıra ta ciğerden, ciğerlerinden ağlıyor. Ne kadar da belli acı çektiği, çok acı çekmiş ama sanki boşa çekilmiş bir acı gibi geliyor bana insanlar konuşarak neleri halletmezler ki sanki bu adam hiç konuşmamış ya da konuşturulmamış.

“-Biliyor musun? Benim ağabeyim çocukları çok sever.” dedi.

Yine aynı cümleyi söylemişti, ama hala bu cümleyi tam çözememiştim. Takıldı bu cümleye, ne demek istiyordu, belli ki onu derinden etkileyen bir şey vardı bu cümlede baksana ara ara nasılda ağzından çıkıyor.

“-Ağabeyim en başta söylemişti, en başta görmüş ve beni uyarmıştı, ama ben sırf o söyledi diye kabul etmedim. Kulak ardı ettim, duymazlığa geldim. O zaman onu dinleseydim şimdi bu kadar acı çekmiyor olacaktım, acı çeken ben oldum, içi yanan ben oldum.”

Elleri titriyordu acaba soğuktan mı, yoksa başka bir şey mi vardı, titriyordu, yüzündeki ifade de değişti sanki hasta oluyordu donuklaştı, yağan yağmur onu çok etkilemişti, yüzünü silmeye başladı ama yağmur suları ile gözyaşlarını birbirine karışmıştı. Burnu da akıyordu, ara sıra koluyla burnunu siliyordu. Üzerindeki bordo süveter öyle ıslanmıştı ki, üzerine yapışmıştı, elleriyle kareli gömleğinin yakalarına yapışmış gömleğin yakalarını açmağa çalışıyordu “boğuluyorum” diyordu “boğuluyorum”, tekrar anlatmaya başladı.

“-O gece evet o gece her şey bitti ağabeyime sen öyle davrandın beni silip attın beni yok saydın, beni saymadın, adam yerine koymadın, beni yok ettin, sen de yok ol dedim, seni bir daha görmeyeceğim, sevmeyeceğim dedim. Hâlbuki o bir şey söyleseydi ağzını bir açsaydı onu pişman edecektim, onu mahvedecektim. Öyle hazırlıklıydım ama o benim hazırlıklı olduğumu anladı ki ağzını açmadı hiçbir şey demedi öylece çekip gitti. Bu hareketi beni çıldırtmaya yetti, çıldırtmıştım kendimi haklı gösterecek başka bir şey bulmalıydım. Onunla kendimi savunmalı, konuşmama nedenini haklı göstermeli idim. Nitekim de buldum, her yerde “beni aramıyor sormuyor, benim adımı telefonundan silmiş adımı duymak istemiyor” dedim. “onun için ben de onu aramayacağım, sormayacağım, onu görmek istemiyorum, el mi yaman bey mi yaman görsün bakalım” diyordum.

-         Ne bayramlar geçti, ne cenazeler oldu aramadım, onu ne bayramını kutladım, ne baş sağlığı verdim, böyle yaparak sözde onu cezalandırıyordum. Beni çok özlediğini duyuyordum, ama “daha çok özler, artık geçti, adını duymak istemiyorum” diyordum. Bayramlarda düşmanlar barışırdı ama ben düşmandan da beterdim, yeter ki ağabeyim acı çeksin, kalbi kırılsın istiyordum ve başarıyordum da, kalbi kırılıyor, acı çekiyordu. Çünkü o çok seviliyordu, bütün insanlar onu arar, bayramını kutlar, telefonu günlerce çalar, evi misafirlerle dolup taşardı. Tek kardeşi olan ben onu kendimden mahrum ediyordum, ona acı veriyordum, kalbini kırıyordum.

“-Ona en büyük acıyı ne zaman verdim biliyor musun?”  dedi.


Yüzüme baktı sanki anlatsam mı atlatmasam mı gibi bir ifade vardı, yüzünde bir suçluluk duygusu sardı yüzünü her tarafını, sanki kalkmak istedi, elleriyle kendini biraz toparladı, doğrulmak istedi, kalkmadı. Tekrar gözlerinden iri iri yaşlar gelmeye başladı. Bir şeyler sezinlemeye başlamıştım, ne büyük yanlışlar yapmıştı bu adam, cahilce davranışlar, çocukça hareketler. Bak gördün mü bende hakkında çocukça dedim, daha önce hiç tanımadığım bir kişi için anlattığı birkaç sözler için hemen çocukça damgasını vurmuştum, ama ben haklıydım, düşünceleri çocukça idi. Demek bunun ağabeyi haklıydı, gerçek olan oydu.
“-Onu çok seviyorum, ben onu çok seviyordum, sevgimden böyle oldu. İstedim oda ben sevsin ve benim her şeyimi benim gibi kabul etsin. Olmadı kabul etmedi, hiçbir zaman da etmeyecekti. Doğru bildiklerini söyledi. Şimdi ne oldu? Ona hiçbir şey olmadı. Ne oldu ise bana oldu. Bak ne haldeyim? Ne kadar pişmanım. Ne kadar perişanım. Bu halimi görseydi, görebilseydi. Çok geç kaldım. Pişmanlığımı daha önce belirtmeliydim. Gurur yapmamalıydım. Kimseyi dinlememeliydim. Kompleks yapmamalıydım. “

Pişmanlık yüzündeki suçluluk duygusunu dağıtmıştı. Daha anlatacakları vardı. Ne garip bir adamdı buya!

Yağmur suları sarı bir plastik şişeyi yuvarlayarak yanımıza doğru getiriyordu. Sabit bir şekilde eğildi şişeyi yerden aldı. Bana bakarak şişeyi gösterdi. “-bu şişe gibi olmuş. Sapsarı, acaba ne kadar zamandır hastaydı? Hiç haberim olmadı. Nasıl haberim olsun ki onunla ilgili hiçbir şey duymak istemeyen bendim. Hiçbir yerde adı geçsin istemedim. Adını duyduğumda ya konuşanları sustururdum. Ya da orayı terk ederdim. Tabi ki duyamam, tabi ki bilemem hasta olduğunu, hasta yattığını. Bak koca dağ görünüyor mu? Görünmüyor şimdi yok oldu ama yarın ya da öbür gün tekrar görünecek, ama benim ağabeyim artık görünmeyecek, gelmeyecek o şen kahkahasını atamayacak. Ah bir gelebilse! Ben yine onunla konuşmasam, yüzünü görmek istemesem de o gelse bu koca dağ gibi yerinde dursa onun yerinde durduğunu bilsem.” Bir müddet durdu. Sanki bir şeyler düşünüyordu. Kaşları çatıldı. Kızıyordu. “- Hep o uğursuz alyans yüzünden oldu olanlar. Elimden çıkarmakla çok isabetli bir iş yaptım”

Alyans deyince gözlerim onu aradı, hemen logar kapağına baktım.  Ama alyans yoktu. Demek düşmüştü. Yağmur suları alyansı düşürmüştü artık kim bilir nereye gidecekti. Alyansın düştüğünü adam görmüş olmalı ki sanki biraz rahatlamış gibi bana dönerek;
“- Bir telefon etmedi, kardeşim nasılsın, ne yapıyorsun demedi. Halimi hatırımı sormadı, durumumu yoklamadı. Paran var mı? Yok mu diye hiç sormadı. Ne yiyor ne içiyor diye merak etmedi. Aramadı. Ben ondan hep telefon bekledim. Sanki telefon etseydi belki terslerdim. Ama olsun yine bir telefon etseydi.”
Dinle beni diyordu. Ne olur dinle bu içimdekileri anlatayım çok şiştim neredeyse patlayacağım. Ben de kendini rahat hissetmesi için elini tuttum ve yüzüne baktım. Hemen elini çekti ve suçlu bir çocuk gibi dudaklarını uzatarak konuşmaya başladı.”- Tutma elimi dokunmabana ben kötü bir insanım. Belki sana da bir zararım dokunur. Çünkü herkese zarar verdim. Kimseye bir faydam, yararım olmadı. Hep başkalarından bekledim. Hep bana versinler istedim. Onlar yemesinler, içmesinler, kullanmasınlar istedim. Bana ver sinlerdi, ben yemeliydim, ben içmeliydim, gezmeliydim. Hep böyle düşünüyordum. Hep ben vardım başkası önemli değildi. Bunu açıkça belli ediyordum. Hatta ağzımla da istiyor insanları kırıyordum. Ve onları kırdığımı incittiğimi anlayamıyordum. Ya da anlamak istemiyordum. Öyle bir duruma gelmiştim ki onlardan hiçbir şey duymak istemez olmuştum. Çünkü verilen öğütler hep benim yanlışlarımla ilgili idi o nedenle duymak istemiyordum. Böyle yaparak bana yapılan öğüt, nasihat ve duaları kökünden kestim. Her şey istediğim gibi olmuştu. Artık ne bir öğüt nede bir nasihat alabiliyordum. Herkesi küstürmüştüm. Ama biliyordum onlar yine her namazlarında bana dua ediyorlardı. Onun için sen de elimi tutma yoksa senide darıltırım”diyordu.

Yavaş yavaş kendisiyle iç hesaplaşma başlamıştı. Kendi hatalarını da anlatmaya başlamıştı. Ezan okunmaya başlamıştı. Sustu ezanı dinlemeye başladı. İkindi ezanı okunuyordu. Ne garip okunuyordu. İkimizde bir garip olduk. Kapatıp ezanı dinliyorduk. Bana ne oluyordu ki nedense bende ağlamak istiyordum. Bu ezan sesi beni çocukluğuma götürmüştü. Kimsesizliğim, anasız babasız kalışım aklıma geliyor. Gözlerim buğulanmaya başlıyor. Gönlüme mani olamıyorum. Gözyaşlarım akmaya başladı. Gözyaşlarımı gördü ve bana;
“-Bak gördün mü anlattıklarımla senide ağlattım.”
Oysa ben onun anlattıklarından değil, ezan sesi beni çok ötelere taşıdığı için istemeden, elimde olmadan ağlamıştım. Ama olsun bu adam bilmesindi ve onun için ağladığımı sansındı. Biten ezanla birlikte yüzüme baktı.
“- Ağabeyime en büyük acıyı ne zaman verdim biliyor musun?” dedi.
Ben de yüzüne baktım. Ne zaman verdin anlat der gibiydim. Sonra hani senin ağabeyin çocukları çok severdi, ne oldu anlatmıyorsun der gibi yüzüne baktım. Konuşmuyordum ama bakışlarımdan anlamış olacak ki anlatmaya başladı.
“- Benim ağabeyim çocukları çok severdi. Onun çocukları çok sevdiğini bütün dünya biliyordu. Yalnız kendi çocuklarını değil herkesin çocuklarını çok severdi. Sevgisi çok belli ederdi.  Ağabeyimin bu özelliğini bildiğim için. Ona büyük bir acı vermek istedim. Ve ona dedim ki; bir gün çocuğum olursa sana göstermeyeceğim. Evet, çocuğum olursa sen onun tırnağını bile göremeyeceksin. Evet, böyle demiştim. Çok kırılmıştı, çok ağlamıştı. Nasılda özlemle amca olmayı bekliyordu. Ne hayaller kuruyordu. Benden böyle bir söz duyması onu yıkmıştı. Kötü bir söz söylemedi. “Oğlum senin yavrun olsunda, sen baba olda yine gösterme” diyebilmişti. Ama ben süngüyü tam kalbine sokmuştum. Daha doğmamış, ortada olmayan, olup olmayacağı bile belli olmayan çocuğu kullanarak ağabeyime büyük bir acı yaşatmıştım. Çok mutluydum. Çünkü ağabeyim çok acı çekiyordu. Etraftan duyuyor ve mutlu oluyordum. Ona acı çektirmek hoşuma gidiyordu. Aynı acıyı aileme de tattırdım. Onlara da aynı sözleri söyledim. Onlarda acı çeksinler istedim. Onlar ki benim çocuğumla ilgilenmediler. Çocuğum olsun diye çaba göstermediler. Onun için çocuğumu görmeye hakları yoktu. Onun için kendimce onları cezalandırıyordum. Fakat onların yaşlı ve hasta olduklarını hesaba katamadım. Bu sözlerim çok ağır geldi. Dayanamadılar, çok kırıldılar çok etkilendiler. Yavrumu göremeden gittiler, görmediler yavrumu, Müjde’mi.
Onların gitmesi ağabeyimi çok yıktı. Belki de onların üzüntüsünden hasta olmuştur. Belki yine sebebi benimdir. Onu mahvolmuş bitmiş görmek garip bir sevinç veriyordu bana, hâlbuki önceleri bir tırnağını dünyalara değişmezdim.

Bir süre konuşmadı, öylece durdu. Çok rahat görünüyordu. Daha çok anlatacakları vardı. Çok merak etmiştim acaba daha neler anlatacaktı;

“- Nasıl oldu bilmiyorum, ailemi kaybettikten sonra ağabeyimle de uğraşmayı bıraktım. Sadece konuşmuyor, onu görmüyordum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın aile sevgisi ile anlattıkları beni çok etkilemişti. Düşünmemi sağlamıştı. Biraz düşününce ne kadar hatalar yaptığımı anlamaya başlamıştım. Ben neler yapmıştım. Onlar bana hiçbir şey yapmamıştı. Her zaman iyi ve mutlu olmamı istemişlerdi. Doğruları gördükçe kendimden nefret etmeye başlamıştım. Hemen ağabeyime koşmalıydım. Ondan özür dileyip gamzeli ellerinden öpmeliydim. Af dilemeliydim. Ama öpemedim. Ondan af dileyemedim. Tam karar verdim gideceğim, bir engel çıktı gidemedim., yine gitmek istedim bu sefer müjdeli haber geldi. Yıllardı olması için özlemle beklediğim, olması için dua ettiğim bir çocuğum olacaktı. Yine erteledim. Gitmedim çocuğum doğduktan sonra giderim dedim. Keşke ertelemeseydim. Tek kardeşi olan beni görseydi ve bana kırgın gitmeseydi.”

Yine ağlamaya başladı. Sessizce ağlıyordu, durmadan ağlıyordu, ne çok gözyaşı vardı. Kaç saattir ağlıyor bitmedi gözyaşları bu adamın.
“- Ağabeyim çocukları çok severdi biliyor musun? Evet, ağabeyim çocukları çok severdi ama kendi yeğenini göremedi sevemedi bağrına basamadı ne biçim adamım ben…”

Gözlerini kapattı ama iri damlalar yanaklarından aşağıya iniyordu. Ben de çok etkilenmiştim. Ne diyeceğime nasıl davranacağıma karar veremiyordum. Yine susmayı tercih ettim. Susup onu dinledim. Sanki her yer onu dinliyordu. Her tarafta bir sessizlik vardı yağmur bile yağmıyordu artık. Hava sanki açacak gibiydi. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladı;
“-Ne olurdu bir müjde daha verseler, bana deseler ağabeyin ölmedi yaşıyor. Neler vermezdim, neler yapmazdım. Ama mümkün değil. Artık çok geç o öldü ve bir daha gelemeyecek, hiçbir şeyimi göremeyecek. Müjde’mi göremedi, ona bazı şeyler açıklayacaktım. Nasıl değiştiğimi anlatacaktım. Ama ne yazık ki çok geç kaldım.
Ağabeyimden özür dileyemedim. Artık ona sevgimi, saygımı gösterecektim. Hiçbir şeyden hiçbir kimseden etkilenmeyecektim. Onu yalnızca sevecektim, sayacaktım.”

Bazı şeyler kafama takılmıştı. Her şeyi anlatmışımıydı acaba başka şeylerde anlatacak mıydı? Birden “Ağabey sen buralı mısın?”diye sordu. Ve devam etti anlatmaya.
“-Bu sabah erken kalktım. Ağabeyime gidecektim. Hazırlandım. Kızımı da hazırladım. Ağabeyime neler söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bir bir tekrarlıyordum. Yanlış yapmamalıydım. Müjdeyi arabaya koyarak ağabeyimin evine doğru hareket ettim. Giderken sanki yol daralıyor, araba yoldan çıkacakmış gibi oluyordu. Bir anlam verememiştim. Bir an önce varmak istiyordum. Amacım kızımı ağabeyimin kucağına atıp ondan özür dilemekti. Müjde sayesinde beni affedebilirdi. Eve yaklaştığımda bahçedeki kalabalık dikkatimi çekti ne çok araba vardı. Kalbimden şuna bak ne kadarda seviliyor. Bayram değil seyran değil evdeki şu kalabalığa misafirlere bak. Fakat hiçte düşündüğüm gibi olmamıştı. Ağabeyim yerde upuzun yatıyordu. Sapsarı olmuştu, yüzünde sanki bir nur parlıyordu. Herkes kuran okuyordu. Kadınlar diğer odada okuyordu. Kimseye bir şey diyemedim. Kimseye bir şey soramadım. Kimseyle konuşamadım. Müjdeyi ağabeyimin birbirine bağlanmış ayaklarının dibine bırakıp kendimi dışarı attım. Koşmak bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum. Koşamıyor, kaçamıyordum. Ancak sapsarı olmuş ölmüş ölmüş kuran okuyorlar ölmüş olmalı diyebiliyordum. Kimsem kalmadı her şeyim bitti arkam boşaldı. Koca dağım yok oldu.

Elimi omzuna koyup ”Üzülme kardeş” dedim. İlk defa konuşuyordum. Suratıma baktı ve bana; “Söyle bana ne olur ben nerde hata yaptım” diye sorular sormaya başladı. Ne diyecektim. Sadece durdum. Konuşmadım. Elimi sırtına vurup üzülmemesini söylüyordum. Başka bir şey diyemiyordum.

Bir süre sessiz oturduk. Hava açmaya başlamıştı. Arkamızdaki koca dağ görünmeye başlamıştı. Yavaş yavaş sis ve bulutlar dağılıyordu. Bulutlar gökyüzünde çok hızlı hareket ediyordu. Güneş kendini göstermek üzere idi. Çok geçmedi güneş göründü. Kızıl bir renkte idi. Demek akşam olmak üzere idi. Bir müddet sonra batacaktı bu güneş. Ne çabuk geçmişti zaman neler dinlemiştim. Neler duymuştum. Çok hataları vardı. Acaba ağabeyi gerçekten ölmüş müydü? Yoksa ölmek üzere miydi. Keşke ölmese de kardeşinin düzeldiğini, bir çocuğu olduğunu görebilseydi. Ben böyle şeyler düşünürken.

“-Ağabey sen buralı mısın.” diye tekrar sordu. “- Sen buralı mısın? Bugün sala okundu mu hiç acaba ağabeyim ölmemiş olabilir mi?”

Hayır, okunmadı dedim. Doğru söylüyorsun, belki ölmemiştir ağabeyin. Belki çok hastadır. Koş git yetişebilirsin belki özür dile, boynuna sarıl anlat ona her şeyi, nasıl değiştiğini, yalnız alyansını attığını söyleme sakın, üzülmesin. Artık değiştiğini söyle yeter. Zaten Müjde’yi kucağına verdiğinde her şey düzelecektir bak görürsün. Dedim.

“- Gerçek mi söylüyorsun ağabey hemen gideyim. Belki ölmemiştir, yaşıyordur. Belki de beni bekliyordur. Ona öyle çok anlatacaklarım var ki. Onu artık hiç üzmeyeceğim.”

Ezan okunmaya başladı akşam ezanı okunuyordu. Müezzin hızlı hızlı okuyordu. Elimi tuttu ve ayağa kalktı.

“-Ağabey gel önce akşam namazımızı kılalım. Sonrada ağabeyimin yanına gidelim. Sen de benimle gel ne olur” dedi. “Tamam” dedim. Gidelim. Ben de merak ediyorum senin şu ağabeyini bende göreyim. Yaşıyorsa konuşayım. ÖLMÜŞSE……
Fuat Gencal