17 Temmuz 2011 Pazar

Çarpı Sıfır Etkisi / Ahmet Gencal

Canı sıkılan bir toplum. Boş zamanı çok olan, bol bol boş işlerde zaman harcayan, tatminsiz ve üzgün, can sıkıntısı içinde geçen zamanlar. Hangimizin canı sıkılmıyor ki? Yediden yetmişe kum saatinden akan taneleri sayamadan ama saate baka baka, bilinçsiz, üzgün ve yorgun, moralsiz ve küskün geçen ömürler.

Tarih uzmanları can sıkıntısı başlangıç tarihini, gelişimini ve evrelerini incelemişler midir acaba? Hani boş boş durup canları sıkılmasın diye bu çalışmayı yapmışlar mıdır? Sosyologların işidir bu deyip geri mi durmuşlardır yoksa? Sosyologlar, toplum bilimciler ne yapıyor acaba? Derdimize derman olacak bir çalışmaları var mı? Yoksa ortada dert falan yok da biz mi abartıyoruz acaba? O zaman gözlerimiz de yanlış görüyor olmalı, ya da bizim içinde bulunduğumuz akvaryum biraz sıkılanların akvaryumu herhalde.

Her şey zamanla ilgili gibi görünüyor ilk başta. Zamanı çok olanın canı sıkılır, zamanı olmayanın canı sıkılmaya da zamanı yoktur zaten diye bilinir. Hayır hayır, başını kaşımaya vaktiniz olmayabilir, uyumaya bile vaktiniz yoktur, ama ne olursa olsun, bir saat, yarım saat, on dakika, beş dakika, ya da bir an dahi olsa kendi kendinizle baş başa kaldığınızda, o içinizdeki mutsuzluk ve üzüntüyü, can sıkıntısını hissetmek Çarpı Sıfır Etkisi yaratır sizde, İster bir olun, ister milyon, ister hiçbir şey yapmayın, isterse her şeyi çok güzel yapın, o an geldiğinde her şey sıfırlanır…
Yazık olur, gider, en başa döndürür sizi, hatta gerilere, emekleyen bir çocuğun kucağa alındığındaki siniri gibi sinirlenirsiniz hayata, yine mi baştan, yorulmuşsunuzdur artık günü birlik, saatlik, dakikalık kendinizi kandırma senaryoları yazmaktan. Çünkü kandırma senaristi de olsanız, kandırma yönetmen, de olsanız, kendinizin nasıl oynadığını ve nasıl oynayabileceğinizi az çok tahmin ediyorsunuzdur.

Ne güzel canı sıkılmak nasıl bir duygu acaba diyenler de vardır elbette. Bunlar ya çok iyi oyunculardır ya da gerçekten o bir anları bile kendilerine ayırmıyorlardır, düşünmüyorlardır demeyelim ayıp olur şimdi. Düşünen herkesin canı sıkılır mı desek yoksa? Düşünebilen, düşünmeye çalışan düşünce yorgunlarının mı canı sıkılır yoksa? Dert edinirler her şeyi, çaresiz hissederler kendilerini.

En mutlu anınızda da canınızın sıkıldığı olur mu hiç? Olur elbette, en mutlu zamanlarınızı unutmuşsanız, elinizdeki mutluluğun farkında değilseniz, en mutlu anınızda, en mutlu ömrünüzde canı sıkılarak geçirilmiş düşünce gevezeliği kıvamında, mutsuzluk kısırlığında sıkılıp durursunuz.

Hadi canım sen de ! Hadi canım siz de !

Yaşama isteği girer işin işine o zaman. O kadar sessiz ve derinden ilerler ki siz hiç farkına varmadan. Sonra bir bakarsınız, başınızın üstünde değişik hiç görmediğiniz labirent fikir bulutları üşüşür, ama ne, perişan eder sizi, dağıtamazsınız, yorulursunuz, bıkarsınız, kaçarsınız, çoğu zaman kaçmak en az yorucusudur gibi görülür. Ama aynı şeye tekrar dalmak, bilgisayar oyunlarında olduğu gibi kaldığımız yerden devam etmek olsaydı keşke. Ama nerde, bu labirente de en baştan, yine yeniden, bu sefer hiç ağrımayan sağ diziniz ağrımaya başlar, kilitler sizi… Hani daha hızlı düşünecek ve çıkacaktınız işin içinden. Sağlık izin vermez olur o zaman da… Sağlıksız bir can sıkıntısı içinde, can sıkıntının da hayırlısına ve sağlıklısına sahip olmak ne güzelmiş eskiden demeye başlarsınız…

İnsanların canını sıkmakta da üstümüze yok değil mi? Ne de olsa Çarpı Sıfır…

Ahmet Gencal, İstanbul, 12. 05. 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder