16 Temmuz 2011 Cumartesi

Çaresizliğin Çaresi / Ahmet Gencal

Alışkanlıklar, hayat tarzımız, beklentilerimiz, bizden beklenilenler, sorumluluklarımız, iş hayatımız ve özel hayatımız. Günümüzde çok yoğun olarak yaşıyoruz ağır yükleri, kimi zaman hayal kırıklıklarını, kimi zaman ümitsizliklerimizi. Öyle bir zaman geliyor ki yalnız kalıp düşünemiyoruz bile, bir yoğunluk, bir karmaşa, ama ortada fol da yok yumurta da. Ne için uğraşıyoruz, ne fayda sağlıyoruz bilmiyoruz. Bütün bunlar ayağımızı kaydırıyor sanki, sağlam yere basamıyoruz.


Tabiat kanunlarını uyguluyor sadece, güçlü olan güçsüz olanı eziyor ve galip geliyor. Ama ne gariptir ki günümüzde galip gelen de mutsuz yaşıyor sanki, mağlup olan da. İş dünyası kurtlar sofrası, herkes bir biriyle uğraşıyor, fırsat kolluyor, ellerinde kazma kürek yoğun şekilde kuyular kazılıyor. Şeytanca, sinsice konuşmalar, güvensizlik doğuruyor, çalışma hayatımızda her anımız ip üstünde geçiyor. Ne cambazlıklar yapıyoruz üç kuruşluk maaşlar için. Ne zorluklara katlanıyoruz, ne gurur kalıyor ne de kendimize saygı ve güven. Mutsuz çalışma hayatı, kuyu kazıcı çalışma arkadaşları bunalıma sürüklüyor herkesi yavaş yavaş.

Maruz kaldığımız zorluklar, haksızlıklar karşısında mücadele edemiyoruz bile. Nasıl mücadele edeceğimizi, şeytanlarla başa çıkacağımızı bilmiyoruz, çünkü öğrenmemişiz ki. Biz hep iyi insan, iyi vatandaş olmasını öğrendik. Kurallara uymayı, insanlara sevgi ve saygılı olmayı, onlarla iyi geçinmeyi öğrendik. Küçüklerimizi korumayı, büyüklerimizi saymayı öğrendik. Kimse bize şeytanlardan bahsetmedi. Sömürü düzeninden, çalıştığının karşılığını alamamaktan bahsetmedi. Nasıl geçti öğrenim hayatımız böyle? Okul hayatımız ve aile hayatımızdaki öğretmenlerimiz neden öğretmedileri, neden gözümüzü açmadılar, neden teoride ve pratikte uygulamalar yaptırmadılar bize. Kurda kuşa yem oluyoruz bu yüzden. Yazık bize…

Susmayı öğrendik en güzel. Ağzımızı açtık susturulduk. Hakkımızı savunamayan bireyler olduk. Yerinde ve zamanında konuşamayan, gereğini yapamayan, doğruyu görüp, yanlışa karşı çıkamayan piyonlar olduk. Kuklası olduk güçlülerin, kölesi olduk, işin üzücü yanı ve garip olanı ise onların bize dayattığı bu rollere alıştık, sevdik, silikleşen benliğimizi sakladık kimi zaman. Çünkü mücadeleci ruh mevcut değil. Kavga ettiğimizde azarlanmıştık hep, kulaklarımız çekilmişti, kavga etmemek, mücadele etmemek, hakkımızı aramamak öğretildi. Haklı dahi olsak kulaklarımız çekildi, cezalandırıldık. Şimdi de böyle değil mi, cezalara devam, ömür boyu sürünme cezasına çarptırılmışız.

Peki nasıl olmalıydı? Nasıl yetiştirilmeliydik. Ailemiz ve öğretmenlerimiz nasıl bir eğitim öğretim sistemi yolunu izlemeliydi? Nerede yanlış yaptılar, nerede doğru yaptılar. Dönüp baktığımızda, derin derin düşünmeye çalışınca anlıyoruz bazen, çoğu zaman da hala anlayamıyoruz…
Hadi bizden geçti, oyalanmayalım geçmişle, önümüze bakalım, bugün için gereken eğitim, davranış geliştirme, yeni davranış öğrenme dersleri alalım. Hayat okulunda herkesi öğretmen edinelim kendimize, iyi çalışalım derslerimize, iyi öğrenelim, iyi okuyalım çevremizdeki şeytanları ve melekleri.

Dün geçti ama etkileri devam ediyor, yarının geleceği meçhul ama endişesi çok çetin, bugünü ise yana yakıla, şikayet ede ede, depresyonla, psikolojik problemlerle, şizofren tavırlarla yaşıyoruz, yaşadığımızı zannediyoruz işte. Dünü ve yarını topladığımızda bugünlük üzüntü ve depresyon azığımızı hazırlıyoruz bazen. Bomboş geçen bir gün dahi tahammülümüz yok problemsizliğe. Aslında sorunları düşünmeye mi alıştırdık kendimizi. Kafamız o kadar dolu ki, her an birisiyle meşguluz. Biri bitip geçiyor, yeni birisinin sayfasını açıyoruz, kimi zaman kendimize acı çektirme zevkiyle. Küçük şeylerle asla mutlu olamıyoruz. Beklentilerimiz çok büyük, tatminsizlik yaşıyoruz, sade yaşamaktan o kadar uzakta kaldık ki, boğuluyoruz artık…

Kim ne söylerse söylesin, ne kadar motive etmeye ve moral vermeye çalışırlarsa çalışsınlar, elimizden hiçbir şey gelmiyor artık. Ne yapsak başarılı ve mutlu olamıyoruz. Ne biz kendimizi beğeniyoruz ne de çevremizdekiler bizleri beğeniyor. Bunun farkında olunca da çaresizlik içinde, mutsuz ve bunalımlı bir hayat sürmeye başlıyoruz. Pes ediyoruz. Öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı, ne İsa’ya yaranabildik, ne de Musa’ya. O zaman niye kasayım kendimi diyoruz ve yelkenleri suya indiriyoruz. Hiçbir şey yapmadan, düşünmeden ve düşünemeden, mutsuz ve depresif yaşamaya başlıyor ve alışıyoruz.

Bu yaşımıza geldik tek öğrendiğimiz çaresizliğimiz. Kime baksak bir türlü, bir şekilde onlar da bu çaresizliği yaşıyorlar. Nasıl yaptılar bunu bütün bir topluma. Hepimize çaresiz hissetmeyi nasıl becerdiler, nasıl öğrettiler bizlere çaresiz ve mutsuz hissetmeyi. Aklımızı kullanamamayı, beceriksiz ve akılsızlığımızı yenememeyi. Toplumdan bahsediyoruz, bütün bir milletten, aynı havayı soluduğumuz, aynı ülkede yaşadığımız sizlerden, bizlerden. Aferin onlara, nasıl getirdiler bizleri bu oyuna.

Çaresiz hissettireceksin, güçsüz olduklarını hissettireceksin, pes ettireceksin, sonra da sömüreceksin, yok edeceksin. Kimse de gıkını çıkarmayacak, kuzu gibi, koyun gibi başını eğecek, sakin sakin depresyonunu, çaresizliğini yaşayarak oyalanacak. Önünden televizyonunu, internetini eksik etmeyeceksin, futboldan maçtan başka bir şey düşündürmeyeceksin, alışveriş çılgını yapacaksın, kazandığı üç beş kuruşu çılgınca düşüncesizce harcamayı öğreteceksin, suni gündemlerle oyalayacaksın ve sen yan gelip yatacaksın. Akıllı olsunlar canım, onlar da akıllı olsunlar, kullanılmasınlar, çaresizliklerini yaşamasınlar, kendilerine gelsinler… derlerken bile nasıl gevrek gevrek sırıttıklarını, avuç içlerini ve göbeklerini kaşıdıklarını canlandırabiliyor musunuz gözünüzde? Çaresiz çoğunluğun çaresi nedir acaba?

Çaresiz çoğunluğa mutlu azınlık yardım etmeyeceğine göre, çareyi en iyi bildiğimiz çaresizliğimizde arayacağız yine. Hani küllerimizden doğacağız misali, en diplere ayak basıp oradan güç alacağız ve iteceğiz kendimizi yukarılara, mutluluğa. Savaşlardan çıkmış, yerler bir olmuş diğer milletlerin neler yaptığını öğreneceğiz dünden, tarihten. Günümüzü yorumlamaya çalışacağız en dingin zamanımızda. Bireylerin çabaları sayesinde milletlerin de ayağa kalkmaları kolaylaşacak. Eğitim sayesinde daha da kolaylaşacak işler, bireyler birbirlerinin elinden tutacak, ne kadar çok ellerden tutarlarsa kendi mutluluklarının artacağını bilecekler.

En uzun yollara bir küçük adımla çıkılır. Büyük yürüyüşler küçük kararlarla başlar. İlk adımı atmak demek yolun yarısını bitirmek demektir. En zor olan bu ilk adımı herkes kendine en uygun zamanda atacak. Milletçe ilk adımı atmak için bekletiliyoruz. Beceriksiz ve çaresiz hissettirilip bizi pes ettirenler, bizi tek kurşun atmadan teslim alanlar bir şeyi unutmuyorlar. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Çare aslında biziz, çare sizsiniz. Sadece uyutulduk yıllarca, sömürüldük, kullanıldık, köleleştirildik. Bize yakışıyor mu hiç? Hadi o zaman, gün bu gündür, daha fazla oyalamayalım kendimizi, ayağa kalkmak için çok geç kaldık, daha fazla uyumayalım, uyanalım, uyandıralım.

Bizler kimlerin çocuklarıyız, kimlerin torunlarıyız. Kimlerden aldık bu genlerimizi, yüzyıllar boyunca Dünyaya hükmetmiş, onlarca devlet kurmuş, üç kıtayı dize getirmiş, muhteşem bir milletin evlatlarıyız. Ne güşsüzlükleri yendiler onlar, ne çaresizliklerle başa çıktılar, ne gemileri yaktılar, ne gemileri dağlardan aşırdılar. İman gücüyle, millet gücüyle, Allah sevgisiyle, millet sevgisiyle yaptılar bütün bunları. Hiç birisi çaresizliği öğrenmedi, hiç birisine çaresizlik öğretilemedi. Belki bizler bir yorgunluğun, bir uyku halinin verdiği sersemlikle yaşadık bütün bunları ama artık geçecek, çok yakında bitecek bütün bu uyku ve uyutulmuş hallerimiz. Çaresizliğin çaresini bulduk. Kendimizde bulduk, özümüzde bulduk. Bizler yapabiliriz, bizler çok güçlü bir milletiz, haydi artık iş başına. Yeter bu kadar tembelliğimiz, yeter bu kadar acı çektiğimiz. Şimdi çare olma zamanı.

Ahmet GENCAL
04 Ağustos 2OO9 - İstanbul

1 yorum: