2 Mayıs 2011 Pazartesi

Yahya Kemal Şiirlerinde Aşk / Habib Fidan


Türk şiirinde önemli bir dönüm noktası, gerek ses ve gerekse de dil açısından modern şiirin öncüsü olan Yahya Kemal’i ölümünün ellinci yılında ne kadar tanıyoruz? Bugün şairliğe hevesli olanlar Yahya Kemâl’in şiirindeki perspektifin ne kadarını biliyorlar? Bundan da öte, Yahya Kemal bizim için ne ifade eder?

Şüphesiz Yahya Kemal, tarih anlayışı, şiir dili ve şiire getirdiği ses anlayışı, bunun yanında şiirine konu olan temalar açısından çok yönlü incelemelere tâbi olması gereken bir şahsiyettir. Ancak, yazımızda günümüz popüler konularından olan ‘aşk’ açısından Yahya Kemal şiirini incelemeyi uygun gördük ki, Yahya Kemal’in şiirlerini anlama ve anlatmaya katkıda bulunalım.  

 Sonsuzluk-Ufuk özlemi Ve Hayal-Rüya âlemi

Yahya Kemal’in aşk anlayışının temelinde öncelikle dikkat çeken unsurlar sonsuzluk, ufuk özlemi, hayal ve rüya âlemidir. Hemen her şiirde var olan bu unsurlar, aşkın anlatıldığı şiirlerde de vardır. Onun şiirlerine öyle nüfuz etmişler ki, Yahya Kemal’in aşk anlayışının anahtarı hükmündedirler.

Denebilir ki, Yahya Kemal, şiirlerinde daima maddeden mânâya geçmeye çalışır. Meselâ Açık Deniz şiirinde, “Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı/ Bir gün dedim ki, istemem artık ne yer ne yâr/ Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar” gibi ifadelerle sonsuzluk duygusu ve özlemi çerçevesinde denizin maddî hareketlerine mânâ vermeye çalışan Yahya Kemal, yöneldiği ve düşüncesinin odaklandığı her şeyde sonsuzluğu yakalama ve yaşama arzusu içinde olmakta, aşkı bu anlayışla temellendirmektedir.  

Aynı anlayış “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri için de geçerlidir. Nitekim şâir, bir bayram sabahı gittiği Süleymaniye’yi, “Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi/ Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi” mısralarıyla salt bir mimarî yapı olarak görmez. “Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim/ Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim” diyerek, o muhteşem mimariyi vücuda getiren ruhu arar ve görmeye çalışır. Ve “Dili bir, gönlü bir, îmanı bir insan yığını/Görüyor varlığının bir yere toplandığını/ Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes/ Nice bin dalgalı tekbîr oluyor tek bir ses/ Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi/ Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!” mısralarının belirttiği üzere, Yahya Kemal’in o sabah yaşadığı, gördüğü ve tetkik ettiği her şey “hayal âleminde” maziye hasretin tetiklediği vuslat aşkının birer timsali oluverir.

“Bir tepeden” adlı şiirde de aynı duyguların hâkim olduğunu görmekteyiz. Şâir İstanbul’a hitap ederken, “Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin/Çok benzediğin memleketin her tepesinde” mısralarıyla hayal âleminde gezer ve “Baktım, konuşurken daha bir kerre güzeldin/ İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde” mısralarıyla İstanbul’u bir kadın olarak tasavvur eder. Böylece, bir kadının şahsında, İstanbul’a olan âşıklığını ilan eder ki, yine maddeden mânâya geçerek aslında İstanbul’u meydana getiren ruha âşıklığını ifade eder. Çünkü Yahya Kemal için önemli olan, “Irkın seni iklîmine benzer yaratırken/ Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış” düşüncesiyle İstanbul’u, dolayısıyla da vatanı oluşturan sentez ruhu idrak etmektir. Bunun içindir ki, “Târihini aksettirebilsin diye çehren/ Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış” diyerek, Fatihlerin altın kanlarının mermeriyle karışmış olduğu İstanbul’u, her zaman yaptığı gibi, bir sentez çıkarma duygusu içinde gözlemler ve yaşar.

 Bedenî hazdan öte: Ruhsal duygular

Yahya Kemal’in aşk anlayışında haz duygusundan ziyade, ruhsal duygular vardır. “Son zevkin eğer aşk ise ummana karış, tat/ Boynundan o cânân dediğin lâşeyi at” mısraları da bedenden çok, ruhun isteklerini irdeler ve amaçlar. Buna göre, aşk da sonsuzluğun ve sonsuzluğa ulaşmak için bir araç olan ruhsal isteklerin bir tezahürüdür. Nitekim şâir de ‘Deniz’ şiirinde maddeden mânâya geçme isteğini, “Aldanma ki sen bir susamış rûh, o bir aç/ Sen bir susamış ruh, o bütün ten ve saç/ Ummana çıkar burda bugün beklediğin yol/ At kalbini girdaba, açıl engine, ruh ol” gibi ifadeler kullanarak, bedensel ve tensel arzuların değil, ruhsal arzuların kendisi/insan için esas amaç olduğunu veyahut olması gerektiğini dile getirir.

Yahya Kemal’in aşk şiirlerinde cinsel hazzın yerini, sevgiliyle birlikte yaşanacak rüya-hülya tadındaki mutlu yaşam tablosu alır. Nitekim “Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar/ Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar” diye başlayan “Vuslat” şiirinde tasvir ettiği aşk, âdeta gerçeküstü mekânlarda yaşanır. “Gördükleri rüya ezelî bahçedir aşka/ Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka”  mısraları da bunu ifade eder ki, böylece Yahya Kemal maddeden manaya geçmenin yollarını irdeler. Hâl böyle olunca, “Bülbülden o eğlenceden feryâd işitilmez/ Gül solmayı, mehtap azalıp bitmeyi bilmez/ Gök kubbesi her lahza bütün gözlere mavi/ Zenginler o cennette fakirlerle müsavi” mısralarıyla hazdan hülyaya geçiş ve bir rüya âleminde gezinme düşüncesini dile getirir. Çünkü ona göre aşk aslında sonsuzluk tadında ulvî bir duygudur. Nitekim “Sevdaları hulyalı havuzlarda serinler/ Sonsuz gibi bir fıskiye âhengini dinler”  mısraları da esas gâyenin ruh bakımından bir olmak sonsuzluğu yakalamak olduğunu salık verir.

Bu ifadelere göre, Yahya Kemal, aşkı gerçek âlemin dışına çıkış ve geçici bir zaman için de olsa, sonsuzluğa bir yol alış olarak algılamaktadır. Bu âlemden çıkış ya da uyanış ise, “Bir ân uyanırlarsa leziz uykularından/ Baştan başa, her yer kesilir kara zindan/ Bir faciadır böyle bir âlemde uyanmak/ Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak” mısralarının işaret ettiği bir karanlığın başlangıcı olur ve her yer âşıklar için zindan olur.

 Sonsuzluğun adı: Tasavvufî aşk    

Bütün bu tahlilleri alt alta koyduğumuzda Yahya Kemal’de aşkın, bir rüya âleminde gezinmek ve bu âlemde varlığı yok etmek olarak ortaya çıktığını diyebiliriz. Aslında bu anlayış kısmen tasavvufî aşk anlayışın temeli olan “varlığı varken (dünyada) yok etmek” anlayışıyla da örtüşür. Ve Yahya Kemal’de sonsuzluk, tasavvufî anlamda adını bulur. Nitekim Yahya Kemal, bu anlayışı “Mehlika Sultan” şiirinde işler. Bu şiirde Mehlika Sultan yedi gencin rüyasına girer ve bu yedi genç, gördükleri rüya üzerine o dünya güzelini aramaya çıkar. Yeri belirsiz bir masal âlemi olan muamma güzel Mehlika Sultan, “Bir hayâlet gibi dünyâ güzeli/Girdiğinden beri rü’yalarına/ Hepsi meshûr, o muammâ güzeli/ Gittiler görmeğe Kaf dağlarına” mısralarıyla yedi genci durmadan peşinden sürükler.

Sırtlarında dervişliğin simgesi abâları olan bu gençler, günlerce bu muamma güzeli aradıkları hâlde bir türlü bulamazlar. “Bu emel gurbetinin yoktur ucu/ Dâimâ yollar uzar, kalb üzülür/ Ömrü oldukça yürür her yolcu/ Varmadan menzile bir yerde ölür” mısralarından, özellikle son ikisinde tasavvufî aşk anlayışı vardır. Zira tasavvufî aşkta varmak yoktur. Mutlak ‘güzelin’ peşinde sonsuzluğa doğru yol almak ve devamlı bir oluş hâlinde olmak vardır. Varmak; bir son, bir bitiş olduğundan, doğal olarak ilâhî aşkı hedefleyen tasavvufî aşk anlayışında da varmak yoktur. Çünkü ilahî aşk sonsuzluğu ifade eder.

Aşkın bu özelliğinin vurgulandığı şiirde, Mehlika’nın kara sevdâlıları/Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya/Mehlika’nın kara sevdâlıları/Baktılar korkulu gözlerle suya” dörtlüğünü takip eden, “Gördüler aynada bir gizli cihan/ Ufku çepçevre ölüm servileri/Sandılar doğdu içinden bir an/ O, uzun gözlü, uzun saçlı peri” mısralarında Yahya Kemal artık yavaş yavaş aşkı tasavvufî  anlayışın çemberine alır. Zira “Aynada gizli bir cihan” ifadesi tasavvufun, “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynadaki akisler ya da gölgeler gibidir (Mevlânâ Câmî)” görüşüyle örtüşür. Kaldı ki, aynı düşünce ve ifade Gülşehrî’nin Feridüddin Attar’dan te’lif ettiği Mantıku’t-Tayr adlı eserinde de mevcuttur. Nitekim bu eserde, “Yaratılmışlarda bedenlenmiş ruh kuşlarının, Hüdhüd adlı bir kuşun yol göstermesiyle, Anka veya Simurg denilen efsanevî kuşla temsil edilen Allah’ı arayışları anlatılır. Bu kuşlar, Allah’a varmak için asırlarca uçarlar. İçlerinden, kendilerinde fâni olacak bir dereceye ulaşan otuz kuş, mutlak vücuda ulaşır ve aradıkları Simurg’un yine kendileri olduğu gerçeğini anlarlar (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi–1, Nihad Sami Banarlı, s.379)”.

Zaten şiirin başında Kaf Dağı’nı zikretmesi de bu aşkın özelliğini belirtmek içindir. Bu bağlamda, “Sandılar doğdu içinden bir an” mısrasındaki ‘an’ ifadesi de tasavvufun ‘ân-ı dâim’ görüşünden ilham alınarak söylenmiş bir ifadedir. Çünkü uzun saçlı bir peri olan Mehlika Sultan, kuyudan bu yedi gence göründükten sonra, onlardan küçük olanı Mehlika Sultan’a kavuşmak için gümüş yüzüğünü kuyuya atar ki, işte o bir ‘an’lık zaman diliminde, “Su çekilmiş gibi, rü’yâ oldu/Erdiler yolculuğun son demine/Bir hayâl âlemi peydâ oldu Göçtüler o hep hayâl âlemine” mısralarının belirttiği bir manzara ortaya çıkar. Öyle ki, burada Şeyh Galib’in “Birden bire(ansızın-bir anda) bul aşkı” diye dillendirdiği düşüncenin yirminci yüzyıldaki aksi gibidir.

Şâir özellikle seçtiği ‘yedi’ kişilik genç kafileyi kademe kademe takip ettikleri aşkla öylesine bütünleştirir ki, “Mehlika Sultan’a âşık yedi genç/ Seneler geçti, henüz gelmediler/ Mehlika Sultan’a âşık yedi genç/Oradan gelmeyecekmiş dediler!” derken tasavvufî bakış açısında olan aşkta fena olmak düşüncesine götürür okuru. Zira gümüş yüzüğün kuyudaki suya atılmasıyla rüya âlemi meydana gelmesinin nedeni, gümüş yüzüğün maddî varlığı ifade etmesidir ki, yine tasavvufun, aşka gark olmak için olmazsa olmaz şartlarından birisi olan maddî varlığı terk etmeyi ifade eder. Ancak maddî varlıklarından sıyrıldıktan sonra yolculuğun son demine ulaşan bu gençler, Mehlika Sultanın hayal âlemine girer ve aşkına gark olmuş olarak bir daha da geri gelmezler.

 Lirizmden gaza aşkına…

Yahya Kemal’in şiirlerindeki aşk olgusunu incelerken, lirik şiir ile aşk duygusu arasındaki ilgiyi vurgulamak lazım. Zira Yunanlı ve Latinler aşk şiirlerini “lyre” dedikleri çalgı ile söyledikleri için, bu nevi şiirlere lirik adını vermişlerdir. Yahya Kemal buna dayanarak, “Türk halkının saz şâirlerine ‘âşık’ demesi de bu münasebete dayanır” diye bir tahminde bulunur. Bununla beraber, bizdeki aşk ve âşık ifadelerinin dilimizde bugün belirli bir anlam ifade ettiğini ve bu ifadeleri, belirttikleri anlamdan ayırmanın mümkün olmadığını da belirtir. Nitekim bu anlam, İslamiyet’in kabulüyle şekil almış aşkın lirizm ile kaynaşmış hâlidir. İslamiyet’in tesiriyledir ki, aşk her türlü konuya nüfuz etmiş ve aşk, özellikle gaza ile bütünleşmiştir. Yahya Kemal, gaza aşkına örnek olarak Gazi Giray’ın, “Rayete meylederiz kameti dil-cu yerine/ Tuğa dil bağlamışız zülf-i semen-bu yerine” matlaıyla başlayıp, “Olmuşuz cân ile billah Gazayî teşne/ İçeriz düşmen-i dinin demini su yerine” maktaıyla biten gazelini nazara verir.

Bu bağlamda, Gazi Giray ve benzeri şâirlerde olan gaza aşkının tezahürünü geleneğin ve tarihin etkisiyle Yahya Kemal’de de görmekteyiz. Özellikle de “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”de geçen, “Vur Pençe-i âlîdeki şemşîr aşkına/ Gülbang-i asmanı tutan pîr aşkına” benzeri ifadeler ile “Mohaç Türküsü” şiirinde, “Bizdik o hücûmun bütün aşkıyle kanatlı/ Bizdik o sabâh ilk atılan safta yüz atlı” şeklinde dile gelen mısralar, şanlı bir tarihin doğurduğu gaza aşkının birer numuneleridir.

Sonuç Yerine…

Öncelikle belirtelim ki, Yahya Kemalin başta şiir dili olmak üzere Türk şiirine getirdiği yenilik veyahut değişim elbette çok yönlüdür. Ancak biz sadece Yahya Kemal’in şiirlerinde geçen aşk temasının baktığı yönleri irdelemeye çalıştık. O hâlde bu anlayışı şöyle özetleyebiliriz: Yahya Kemal’in tarihî olayları yahut tarihî arka planı anlattığı şiirlerinin hemen hepsinde destanî aşk edası hâkim olup genel olarak gaza aşkını işlemiştir. Ancak bunun yanında, Yahya Kemal’in şiirlerinde çoğunlukla maddeyi aşıp mânâya ulaşma gâyesi vardır. Bedensel hazlardan ziyade, ruhsal arzuların daha baskın olduğu şiirlerde ifade edilen aşkın temelinde, hayal ve rüya motifleriyle örülü sonsuzluğa ulaşma heyecanı dikkat çeker. Ancak bu sonsuzluk, maneviyattan kopmuş salt bir metafizik değil, gelenekten alınmış öte dünyaya yönelen sonsuzluk aşkıdır. Bu çerçevede bazı şiirlerinde sonsuzluk teması içinde tasavvufî aşk anlayışı da vardır.

Hepsinden öte, Yahya Kemal’in şiirlerinde bu geleneksel anlayışın modern bir anlayış ve söyleyiş içinde devam ettirilmesi söz konusudur.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1.      Mehmet KAPLAN, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar-2-Dergâh Yay., 1999

2.      Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri-1-Dergâh yay., 2000

3.      Kenan AKYÜZ, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, Akçağ Yay.

4.      Nihad Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB 1998

5.      Âlim KAHRAMAN, Yahya Kemal Beyatlı, Şûle Yay., 1998

6.      Yahya Kemal BEYATLI, Kendi Gök Kubbemiz

7.      Yahya Kemal BEYATLI, Eski Şiirin Rüzgârıyla


Copyright © GencYaklasim.com - Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir.
Habib FİDAN  , 14 May 2008 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder