2 Mayıs 2011 Pazartesi

Şiir Olan Hayatlar- Yahya Kemal / Nazım Elmas

Nesillerin ruhunu oluşturmada sanatçının katkısı inkar edilemez.Öncekilerden sonrakilere intikal edecek olan hayat felsefesi ,sanatçının eserlerinde yer alır.Bu değerler günün şartlarına göre geliştirilir,zenginleştirilir,nesillerin geleceğe ait yürüyüşüne ışık tutar.Zaman zaman andığımız tarihi ve edebi şahsiyetlerimiz,ülkemizde ve dünyada adına yıl tahsis edilen irfan hazinelerimiz en önemli miraslarımızdır.Onlara göstereceğimiz vefa borcu ile hem bir gururu yaşar, hem de bir sorumluluğu ifa etmiş oluruz.

Sanatıyla,eserleriyle bir değer olarak unutmamamız gerekenler arasında Yahya Kemal’de vardır.Osmanlı Devleti’nin son dönemini onun eserlerinde buluruz.Tarihi ve kültürel zenginliğimiz en usta ifadelerle yine onun kaleminden geleceğe aktarılır. Yahya Kemal çok yönlü bir şahsiyettir.Genel olarak şair yönüyle öne çıkmasına rağmen,tarih felsefesiyle meşguliyeti,diplomat tarafı, onun geniş kitleler tarafından bir değer olarak benimsenmesinin temelini oluşturur.

Üsküp, Selanik, İstanbul, Paris şehirlerinin birikimiyle yetişen sanatçı, edebiyat ve kültür tarihimiz için önemli bir hazinedir.Hayatına ait birikim, tarihi değerlerle buluşarak bir karışım haline gelmiş ve Yahya Kemal olarak bilinmiştir.

Şiir Olan Hayatlar Üsküp..Bir serhat şehri..Geniş Osmanlı coğrafyasında Sultan Murat Hüdaverdigar yadigarı.Bursa gibi, Edirne gibi bizden birçok izi içinde barındıran, yılların hatırasını yaşatan bir şehir.Yahya Kemal’in çocukluk yıllarını yaşadığı duygu dünyasını temellendirdiği yer.Türbe ve camilerle süslenmiş mekan. Annesi Nakıye hanım ve dadısı Fatma hanımdan aldığı ilk eğitimden sonra tahsil hayatı Üsküp mektepleriyle başlar.Yeni Mektep ve Mekteb-i Edep..Bu mekteplerin ilki, tarihi süreç içinde kendini yenilememiş eski tarz bir mektep,ikincisi biraz daha modern , gelişen pedagojik esaslara göre yeni usul eğitim vermektedir.Sanatçımızın ikincisindeki eğitimi daha verimlidir.Kısa sürede çok şey öğrenir,hayatına ait değerleri elde eder.Çocukluğunun geçtiği Üsküp şehrinin manevi havası hayatına siner.Hatıralarında o günleri şöyle anlatır: ”O yaşlarımda ben Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak içim bu seslerle dolarak yetişiyordum.Minarelerde ezan başladığı zaman ruhani bir sessizlik olurdu.Galiba Üsküp sokaklarında böyle bir rüzgar dolaşır ,bütün şehri bir mabet sükunu kaplardı.” Bu uhrevi hava içinde annesi çocuğuna yeni zevkleri kazandırır.Yahya Kemal annesinin aziz hatırasına şükran nişanesi olarak şöyle söyler:” İlk sofuluk zevkini annemden almıştım.Ramazan akşamları ölülerimiz ruhuna yasin okumayı ondan öğrenmiştim” Sanatçının on altı yaşına kadarki hayat macerasında, Rufai dergahına devam ve ibadetlerini yapmaya özen gösteren bir kimlik görülür.Yahya Kemal zaman içinde bu duyguların daha az yaşandığı ortamlarda bulunmuş, inanç sarsıntıları geçirmiş; buna rağmen Türk Milletinin hayat felsefesi olarak kabul ettiği manevi kuvvete ve değere saygısını yitirmemiştir. Özellikle Fransa yıllarında bu sesle kimliğini koruduğunu şöyle ifade eder:”Lakin bu sesler,beni bütün ömrümce bırakmış değildir.Müslüman Türk çocuklarının dini ve milli terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesirlerine inanırım.Bu inanışımı,vaktiyle,Tevhid-i Efkar’a yazdığım Ezansız Semtler isimli makalede ifade etmiştim.Ben Paris’te iken bile, hiç münasebeti olmadığı halde, kulaklarıma Üsküp’teki ezan seslerinin bir hatıra gibi aksedip beni bir nostalji içinde bıraktığını hissettiğim anlar olmuştur.” Çocukların eğitimi ve ecdadına layık olabilmeleri için mutlaka aynı havayı teneffüs etmelerini ,aynı rüyayı yaşamanın önemini belirtir. Çocukluk günlerinin hatıraları Açık Deniz şiirinde ifadesini bulur: Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum. … Aldım Rakofça kırlarının hür havasını, Duydum akıncı cetlermin ihtirasını . Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu , Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu… … Hicretlerin bakiyesi hicranlı duygular, Mahzun hudutların ötesinde akan sular, Gönlümde hep o zanla beraber çağıldadı, Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı . Çocukluk günlerinin hatırası daha sonraki yıllarda şiire yansır.Yahya Kemal bu hatırayı şöyle anlatır:”Çocukluğum Rakofça kırlarında geçmişti.Rumeli’yi ve Macaristan’ı fethettiğimiz devirlerin müphem hatıraları henüz oradaki halkın hayalinden büsbütün silinmemiştir.Mahzun hudutlar, Sırp ve Bulgar haydutlarıdır ki o zaman o yerlerin halkında birer yara gibiydiler. Mahzun hudutların ötesinden akan sular Bulgaristan’dan ve Sırbistan’dan ,bize kalan topraklarda akan nehirlerdi ve bilhassa Morava nehriydi. Çünkü çocukluğumda bu nehrin etrafında ava çıkar, yeşil dallardan yapılmış bir avcı kulübesinde saatlerce üveyik beklerdim.” Çocukluluk günlerinin şehri, hayatının her döneminde hatırındadır. Bu şehirde kalan çocukluğu hayatının geri gelmeyecek bir dönemidir. Ata yadigarı Üsküp’ün bir gün elden gitmesi başka bir hüznün kaynağı olur: Vaktiyle öz vatanda bizimken bugün niçin Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

Yahya Kemal’in onüç yaşlarında iken çok sevdiği annesini kaybetmesi yıllar sürecek evsiz hayatın başlangıcı olur. Henüz Ahmet Agah olarak bilinmektedir. Babası İbrahim Naci Bey III . Mustafa devri üç Beylerinden Şahsuvar Paşa soyundandır. Farsça olan Şahsuvar kelimesinin Türkçe karşılığı Beyatlı olarak soyad olmuştur. Bir zamanlar Üsküp’te Belediye Başkanlığı yapan babasının aile içindeki geçimsizliği, eve ilgisizliği ve ikinci evliliği; delikanlılığa yaklaşan hisli çocuğu aileden koparır. Selanik Rüştiyesindeki tahsil bir kaçış olur…Zaman zaman baba ocağını ziyaret etse de ailede aradığı sevgiyi bulması zordur.Bazı şiirlerindeki mistik derinliğin temelleri Rüştiye sonrası Üsküp yalnızlığında atılır: On beşlik delikanlı Rufai dergahına devam etmektedir. Şiirlerinde yer alan kanaatkar tipler bu iklimin insanlarıdır: Kuru ekmekle bayat peyniri lezzetle yiyen Çeşmeden her su içerken şükür Allah’a diyen Veda Gazeli’nin mısralarında yine bu iklimin kelimeleri şiir olur: Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde Evvel giden ahbaba selam olsun erenler İbrahim Agah 1902 yılında bir daha dönemeyeceği Rumeli topraklarından ayrılır. İstanbul’da tahsiline devam edecektir. O günlerin İstanbul’u fikirler ummanıdır. Tanzimat yıllarından itibaren hızlanan düşünce hareketleri, teşkilatlar gençlerin ilgisini çekmektedir.

Jön Türk hareketi Fransa merkezli olarak faaliyetlerini hızlandırmıştır. Yeni nesilde Batı hayranlığı Paris hayali bir tutku halini almıştır. İstanbul’da on sekizlik taşra geneli Edebiyat-ı Cedide’nin oluşturduğu ortama ilgi duyar. Servet-i Funun dergisindeki şiirler,nesirler, tercümeler, tetkikler Avrupa hayranlığını artırır, Paris hayal ufkunda bir yıldız olur. Hatıralarında şöyle anlatıyor o günleri:” Tevfik Fikret’in şiirinde ve Halit Ziya’nın nesrinde ve bu iki müceddidin peşine takılmış gençlerin eserlerinde, Fransızca’dan tercüme edilmiş romanlarda gördüğüm aleme atılmak istiyordum.Bilhassa Paris hayalimin fevkinde bir yıldız gibi parlıyordu.” Eski şiirin Rüzgarıyla yeni anlatımlar deneyeceği, tarih anlayışımıza yeni bakış açıları kazandıracağı, batılı düşünüş tarzı ile yerli düşüncenin sentezini yapacağı gelecek günlere yolculuk 1903 Temmuz’unda bir kaçışla başlar. Bu kaçış ülkesinden izinsiz çıkmayı, hem de batının mektebine sığınmayı ifade etmektedir. Paris’teki muhalifler ”Jön Türk hareketiyle ilgisini çekmesine rağmen babasına verdiği söz gereği onlarla birlikte hareket etmiştir. Politik alandan ziyade kültürel alanda zamanlarını değerlendirmek zorunda kalmıştır. Hatıralarında şöyle der: ” Yeniden sefalete düşmemek için , babamın memleketten gönderebileceği yüz frankın kesilmemesiyçün , en basit bir akılla hürriyet ve vatan fikirleriyle ihtilat etmekten kaçınmam iktiza ederdi.” Bu tür sakınmalar Yahya Kemal’in Batı sanat ve medeniyetini daha iyi kavramasına vesile olmuştur. Fransız şair ve yazarlarını tanımış bilim adamlarının tarihi olaylardan hareketle milleti ve kültürü yeniden değerlendirmelerini idrak etmiştir. Siyasal bilgiler tahsili ile Yahya Kemal “milli duygu, milli zevk ve milli tarihe dayanmanın sanat ve edebiyat için değişmeyen bir ölçü olarak kabul edildiğini görmüştür. Tarihe ve maziye nasıl bir gözle bakılması gerektiğini geçmişin nasıl değerlendirilip yorumlandığını, onun iyi ve güzel taraflarının hale nasıl taşınıldığını geçmişe ait faydalı, bugün için de bir mana ifade eden değerleri sevip savunmanın taklitçilik ve mutaassıplık olmadığını görmüş ve öğrenmiştir.” Dokuz yıllık Paris gurbeti Yahya Kemal’de ileriki günlerde yazacağı gurbet şiirlerinin birikimini hazırlamıştır. Kalabalıklarda bile kendini yalnız hisseden şairin bilgi dünyasında gelişmeler olurken duygu dünyasında iplik iplik hasret duygusu örülmektedir. Vatandan ve her türlü kültürel ortamdan uzak bir yerde sapmalar, bunalımlar, avarelikler, arayışlar, gurbet delikanlısını olgunlaştırır. Yalnızlığın ”kahrı”, “bu sinsi eza”, “bu kaygı günleri”, Gurbet adlı şiirle bugüne gelir. Gurbet nedir bilir mi o menfaya gitmeyen Ey gurbet, ey ruhu ufuklarda bitmeyen, Ömrün derinliğinde süren kaygı günleri! Yıllarca fakr içinde hayatın hüzünleri. … En sinsi bir eza gibidir, geçmeyen zaman Bin türlü başka cevri de vardır ki bi- aman Yalnızlığın azabı her işkenceden beter, Yalnız bu kahrı insanı tahrip için yeter. Doğup büyüdüğü topraklardan uzakta bir hayat hüzünlü yıllardır. Kendi kültürel değerlerinin uzağında bir dünya hüznü daha da artırır. Batı düşüncesindeki ferdi tutum, melankoliden uzak hayat, dayanışma ve yardımlaşma duygusunun bize göre kıtlığı, genç talebeyi sarsar, silkeler. Bu sonu gelmez hüznü şöyle anlatır: Gurbette duyduğum sonu gelmez hüzünleri Yaprakların döküldüğü hicranlı günleri Andım birer birer acıdım kendi halime.

Mektepten memlekete dönme zamanı gelmiştir. Yirmi sekiz yaşındaki donanımlı genç, yıllarca sarı bikinisiyle ülkesindedir.Şiirde Batı ile Doğunun terkibini yapacak eski şiirin rüzgarıyla yeni ufuklara varacaktır. Balkan savaşlarıyla Rumeli elden çıkmış, sıra Anadolu toprağına gelmiştir. Herkes kendince bir şeyler yapmak durumundadır. Yahya Kemal bu durumda liselerde edebiyat ve tarih öğretmenliği ile işe başlar.Dar’üş şafaka Mektebi (1913) ve Medreset’ül Vaizin ‘de (1914) daha sonra İstanbul Dar’ül fünun’unda (1916) verdiği dersler ilgiyle takip edilir. En zor yıllarda Milli Mücadeleye şiirleriyle ve konuşmalarıyla destek verir. Balkanların kaybedilişinin ardından gittikçe küçülen vatan topraklarının son durumu Yahya Kemal’i etkiler. Mütakerenin ilk yıllarının acısı başka bir hüzün olarak şairin ruhuna çöker. 1918 adlı şiiri bu duygularla yazılmıştır. Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık. Mütareke yıllarının ilk şoku geçtikten sonra, her tarafta vatan için bir şeyler yapma yarışı başlar. Fedakarlıklar hatsafhadadır.

Sanatçılar şiirleri ile milletin azmini tazelemekte ümidini diri tutmaya çalışmaktadır. Ümitsizliği ve korkuyu bırakıp zafere koşma terkin edilir. Dualar kahraman ordumuzadır: 22 Ağustos 1922 adlı şiirinde Yahya Kemal o günlerin hissiyatını şöyle ifade ediyor: Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyet namın Galib et çünkü bu son ordusudur İslam’ın Mehmet Akif’in “ Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” ifadesi Yahya Kemal’inde gündemindedir. Şu satırlarda mütarekeye rağmen gelecek günlerin mutlaka zaferlerle dolu olacağı müjdesini verir: Vatanda korkulu rüya içindeyiz gerçek Fakat bu çok uzun sürmez , mutlaka şafak sökecek Ateş ve kanla siler bir gün ordumuz lekeyi Bu, insan oğluna bir şeyn olan Mütareke’yi İstanbul’un işgal edildiği günler Yahya Kemal için hayatın en zor günleridir. Bir İstanbul aşığı olan şair, düşman işgali altındaki İstanbul’un kurtuluşu ile ilgili ümidini kaybetmez. Tevfik Fikret’in” sisin altında ebediyen uyumasını “ tavsiye ettiği İstanbul için Yahya Kemal vazgeçilmez bir ümit içindedir. En ufak bir mahal bırakmayacak kesin ifadelerle tavrını ortaya koyar. Siste Söyleniş bir zafer türküsü olur: Hayır bu hal uzun sürmez sen yakındasın Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın Şiirleriyle, konuşmalarıyla , Ati , Tevhid-i Efkar, Hakimiyet-i Milliye, Dergah gibi günlük gazetelerde ve dergilerdeki yazılarıyla Yahya Kemal bir sanatçı olarak görevini ifa eder. Savaştan sonra Lozan heyetinde görev alan sanatçımız Urfa, Tekirdağ, Yozgat ve İstanbul milletvekilliği yapar. Çok sevdiği vatanından Polonya(1926) ,İspanya(1929),Portekiz(1931), Pakistan (1927) da büyükelçi olarak ayrılır ancak yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiği için teselli bulur. 1949’da İstanbul’a Yahya Kemal ölünceye kadar “anne vatan” da kalır.

Yahya Kemal en güzel şiirlerini son yıllarda yazmıştır. Yılların birikimi, insanların durumu, hayatın gerçekleri, ustanın şiir tezgahını doldurmuştur.Cihanın sırları ifşa olmuş, hayatın hülyası kalmamıştır. Gündemdeki şiirler sonbahar üstünedir. Şair şöyle der: Gördüm ve anladım yaşamak macerasını Bakiyse ruh eğer dilemezdim bekasını Hülyası kalmayınca hayatın ne anlamı var Bitsin hayırlısıyla, bu beyhude Sonbahar! Bütün bir hayatın sonunda şair geride kalanların değerlendirmesini yapar. Ömür tükenmek üzeredir. Yaz bitmiştir. Sağlık bozulur. Beden dirençliğini kaybeder. O kadar hevesle, öylesine kuvvetle bağlanılan hayat yük olmaya başlar. Ölüm özlem haline gelir. Yazdan kalan ne varsa olurken haşir neşir Günler hazinleşir geceler uhrevileşir; Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere Anlar ki yol görülür selviliklere Dünyanın ufku, gözlere gittikçe tar olur. Her gün sürüklenip yaşamak ruha bar olur. Evsiz adamın yalnızlığı daha belirgin olarak kendini hissettirir.Etrafındaki dostları bir bir çekilmişlerdir dünyadan.Candan sığınacağı bir yuva, rahat edeceği bir ocak yoktur.Ne eş, ne oğul,ne kız sahibi olamamıştır.Hayat hep o sevimli haliyle kalmamıştır.Arkadaşı Cahit Tanyol’a bu duygular içinde şu tavsiyede bulunur.:”Aziz Tanyol ben hayatta üç büyük hata yaptım.Bunları senin de yapmanı istemem.Büyük şair büyük edip olmaktan daha önemli üç şey var:Birincisi evlenip bir yuva kurmak,ikincisi bir ev sahibi olmak,üçüncüsü bir tarafta kimseye muhtaç olmayacak kadar parası bulunmak..Ben bunların üçünü de yapamadım.Akşam oldu mu dostlar dağılır evlerine gider,ben şu otel odalarında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım.”

Yahya Kemal “ikinci varlık” dediği yaşlılık günlerinde İstanbul’da olmaktan mutludur.Bütün manevi havasıyla ve tarihi dokusuyla biraz, İstanbul teselli eder onu. “Söz” ve “Saz”bitmiştir.Kader bir saat gibi işler ve şöyle şiir olur: Hiç şaşmayan saat gibi işler durur kader Bir gün saat çalar…Çok uzaktan gelir haber. Saat çalar ve haber gelir uzaklardan.Evsiz adam ebedi istirahatgahına kavuşur (Kasım 1958).Evi vardır artık. Ama dostlarından,dünyadan ayrılmıştır.Veda Gazeli’nden bir beyit kalır bize: Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde Evvel giden ahbaba selam olsun erenler. Şimdi şiirleriyle ve duygularıyla bir hayatı iz iz sürdüğümüz şairimize vefa borcunu ödeme zamanıdır.Yapılan da budur. Sonuç Yahya kemal’in sanat hayatına bulunduğu coğrafyanın ve yaşadığı günlerin tesiri olmuştur. Şahit olduğu olaylar ve kültürel birikim sanatının temellerini oluşturur. Zengin bir alt yapı ile yazılmış şiirler her devirde değerini bu sebeple korumuştur.

Sanatçının estetik zevki söz kalabalığı yapmasına manidir. Kelimelerin terkibine önem veren bir titizlikle az sözle çok şey ifade etmeyi başarmıştır. Hayatına ait bilgilerimiz şiirleriyle örtüşmektedir. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık günlerinin duygulanmaları, onun safha safha hayatının bir tezahürüdür. Şiir olan hayat, usta şairden bize kalan önemli bir mirastır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder