3 Mayıs 2011 Salı

İstanbul'un Sekizinci Tepesi: Yahya Kemal Beyatlı


***
Tanpınar’ın ifadesinde Yahya Kemal, İstanbul’a “bir ferdiyetin adesesinden, bir daüssılaya benzeyen sevgiden ve bir tefekkürün arkasından bakmış”, yine çağdaşı olan şair Behçet Kemal Çağlar, Yahya Kemal için “İstanbul’un sekizinci tepesi” tabirini kullanmıştır:

Sanat diye, sevgi diye, zevk diye
Ruhumuzun kulağının küpesi
Fuzûlî, Nâilî, Neşâti, Nedîm
Bu akşam alnından bir bir öpesi
O yedi tepeyi en iyi gören
İstanbul’un sekizinci tepesi!
            Eserin ilk yazısı “Yahya Kemal’in İstanbul’a Dönüşü” başlığını taşıyor.
           
Bir gün vedâ edip o diyarın hayatına
Döndüm bütün bütün vatanın kainatına
           
            İstanbul’dan kaçıp soluğu Paris’te alan dönemin aydınları arasında yer alan Yahya Kemal’in, uzaklarda taş plakta dinlediği Tanburi Cemil Bey sesiyle başlayan daha sonraları büyük bir tutkuya dönüşen Türk İstanbul şuuru ve aşkı bütün hayatını kuşatacak ve saracaktır. Şu söz çok etkileyicidir: “O zaman karşımda altından bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim.” Eser, genelde İstanbul, özelde Üsküdâr penceresinden, Üsküdârı adımlayan bir adam olarak Yahya Kemal’i anlatmış.
http://kamilbuyuker.wordpress.com/

*
Filhakika o, kaçış kapıları arayan insan değil, eve dönen adamdır.Ahmet Hamdi Tanpınar

Malumumuzdur, Üsküp, yılların eskitemediği bir hasret olarak yerini her daim muhafaza edecektir şairde. Yahya Kemal’in Paris’e olan yakınlığı da malumdur.Fakat bir zaman sonra Paris’in o yaldızlı tahtına İstanbul oturacaktır ki, İstanbul’a meftun olan her gönül ehlinin ezberinde muhakkak var olacaktır bir Yahya Kemal dizesi.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yâda
Sen de çok yıl yaşayan sende ölen, sende yatan.
Aynur Yavuz,  Sayha kendince http://webcache.googleusercontent.com/
*

Saadettin Öktem Yahya Kemal’i kadim medeniyetimizin,  İslam Medeniyeti’nin Osmanlı yorumcu şairi olarak görür ve İstanbul imgesi üzerinde durur:
“Onu tavsif etmek için kullanılan İstanbul imgesi ise bu yorumun son beş yüz yılda tecelli ve temerküz ettiği şehirdir. Kadim medeniyetimizin özü ve ruhu bu şehirde son yüzyıldaki bütün örselemelere rağmen hâlâ yaşamakta ve gözlemlenebilmektedir. Şairin üç tane büyük şiiri olan “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, “Kocamustafapaşa” ve “Selimnâme” kadim medeniyetimizi hülasa eyler.”




SÜLEYMÂNİYE'DE BAYRAM SABAHI


Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,

Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..


Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.

Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.


Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.

En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;

Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,

Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..

Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!


Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;

Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!

Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?

Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,

Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,

Hem bu toprakta buğün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.


Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,

Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.


Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva’dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..

Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mı? Tunus’dan mı, Cezâyir'den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?


Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.


Yahya Kemal Beyatlı
***
Yahya Kemal aradığı kutlu evi İstanbul'da bulmuştur
Hafta sonunda Edirne'de Rumeli Gençlik Grubu'nun Mimar Sinan Vakfı'nda düzenlediği "Anadolu'nun Rüzgarıyla İstanbul'da Evini Bulan Şair: Yahya Kemal" paneline katıldım. Paneli Yeni Türk Edebiyatı'na ilişkin özgün araştırmalarıyla tanınan, TYB Edirne temsilcisi Prof. Dr. Recep Duymaz yönetti. Panele "Yahya Kemal'in Rüzgarıyla" kitabıyla, Anadolu insanının tarihini yeniden yazan Prof. Dr. Sadettin Ökten ile birlikte konuşmacı olarak katıldık.
Sezai Karakoç'un değerlendirmesiyle, nasıl Mehmet Akif "hayatı şiire, şiiri hayata" kazandırmışsa, Yahya Kemal de, "tarihi şiire, şiiri tarihe" taşımıştır. Ökten'in kitabında, şiirlerin arkaplanındaki tarihi ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Yahya Kemal şiir yazmamış, şiirle tarih yazmıştır. O büyük şair olduğu kadar yıkılışta yükselişi gören büyük bir tarih felsefecisidir.
"Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiri, Türkler'in Anadolu'daki "dokuz asırlık" tarihlerini, bir büyük ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi özetler. O tabloda Çaldıran, Mohaç, Kosova, Niğbolu, Belgrad, Budin, Tunus, Barboros ve Cezayir vardır.
Yahya Kemal Türkler'i felsefe yapan bir millet olarak değil, fetih yapan bir millet olarak görür. Ancak sözkonusu fetih, sohbetlerinde sık sık vurguladığı gibi, güçle değil, Mesnevi ile yapılan bir fetihtir.
Yahya Kemal'in düşünce dünyasında "Cihan vatandan ibarettir". O cihanda, Üsküdar ve Eyüp ile İstanbul ayrı bir yer tutar.
Yahya Kemal aradığı kutlu evi İstanbul'da bulmuştur
 ***










Koca Mustafapaşa

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!
Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rû’yâda.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşayanlar değil Allah’a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakikat sanıyor hulyâyı.
Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.
Bu taraf sanki bu halkıyla ezelden meskûn.
Bir afif aile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asaletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak...
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allah’a” diyen
Yaşıyor sade maişetlerin en sâfında;
Rûh esen kuytu mezarlıkların etrafında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk’ün âsûde mizaciyle Bizans’ın kederi
Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir!
Her tecellîsini nakletmek uzundur bir bir;
Bir tecellisi fakat, ruhu saatlerce sarar;
Koca Mustâpaşa var, camii var, semti de var.
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizeden,
Hak’dan ilham ile bir gün o güzel semte giden
Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran îman ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,
Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl-ü menal,
Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslam’a.
Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr
Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr.
Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık.
Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

Gece, şi’riyle sararken Koca Mustapaşa’yı
Seyredenler görür Allah’a yakın dünyâyı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyaretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan.
Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtar ediyor;
Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:
“Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,
Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliyi;
Ne ledünni gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sümbül Sinan’ın rûhu yanar.
Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!...”

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa’dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâ’dan.
Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,
Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yaya. -

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

Yahya Kemal Beyatlı
***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder