3 Mayıs 2011 Salı

Eylûl Sonu , Kırık Bir Aşk Hikâyesi) / Yahya Kemal Beyatlı

Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...

İçtik bu nâdir içki'yi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden biter bile.


YAHYA KEMAL BEYATLI


İlk Kadın Ressamlarımızdan Nazım Hikmet’in Annesi Celile Hikmet Hanım ve

 Kırık Bir Aşk Hikayesi

Müfide Kadri, Mihri Müşfik, Hale Asaf, Belkıs Mustafa, Nazlı Ecevit, Melek Celal Sofu ve Fahrel Nissa Zeyd gibi ilk kadın ressamlarımızdan biri olan Celile Hikmet (1880-1956), erken yaşlarda ailesinin de saraya yakınlığı sayesinde saray ressamı Fausto Zonaro’dan aldığı resim eğitimi sayesinde resim hayatına başlar.

Babası Enver Paşa, bu sırlarda Sultan II. Abdülhamit’in yaverliğini yapmaktadır. Dedesi Mahmut Celalettin Paşa ise daha sonradan Türk tebasına geçmiş bir Polonyalı’dır. Polonya’daki iç savaş sırasında 13 yaşında ülkesinden kaçan ve İstanbul Boğazı’ndan gemi ile geçerken gemiden atlayıp yüzerek karaya varan, zekası ve çevikliği ile Ali Paşa’nın dikkatini çeken bu çocuk, kısa bir süre sonra Ali Paşa’nın evlatlığı olarak alınır. Ali Paşa’nın kızı ile evlenmesinden sonra ise Osmanlı’nın en üst seviyeli paşalarından biri haline gelmesi pek de zor olmaz.

Celile Hanım’ın annesi Leyla Hanım’ın babasının da diğer dedesi gibi bir hikayesi vardır fakat o Almanya’dan İstanbul’a sığınmıştır ve çok önemli bir paşa olmuştur. Enver Paşa ve Leyla Hanım’ın kızı olan Celile Hanım, ailesinden gelen sanat merakı ile de zamanının bir kadın için tahmin edilemeyecek ve yapılamayacak bir mesleğinde ilk adımlarını atmaya başlar. Genel itibari ile bakacak olursak natürmort da yapmasına rağmen Celile Hanım tam anlamı ile bir portre sanatçısıdır. İlgisini en çok çeken konuların başında ise çıplak gelir. Hamamda çıplak en çok kullandığı konular arasındadır. Boya kullanımında kalın opak boyayı neredeyse hiç kullanmayan Celile Hanım, pastel renklerin hakim olduğu resimler yapar. Portrelerinde genellikle aile içindeki dostlarını ve akrabalarını ele almış, resimsel açıdan ise bu portrelerde ifade bakışlarla ve duruşlarla güçlendirilmiştir, resimlerini güçlendiren asıl unsur da budur.

19. yüzyılın sonlarında Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destandır. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınıdır. 1900 yılında ise bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenir. Türk şiirinin önemli isimlerinden Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktır.

1916’ya gelindiğinde Hikmet Bey ve Celile Hanım arasında şiddetli bir geçimsizlik başlamıştır. Tam da o günlerde Celile Hanım, ünlü şair Yahya Kemal ile karşılaşır. Kısa sürede aralarında büyük bir aşk başlamıştır. Yahya Kemal kısa bir süre sonra genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlar. Bir süre sonra da Celile Hanım eşinden boşanır.


Yahya Kemal 1916 yılında Büyükada’dadır. Sevgilisi Celile Hanım da tüm yazı orada geçirir. Fakat gelen sonbaharla Nişantaşı’ndaki evine yerleşir. Telefonlaşmalar, buluşmalar, bazen şairin İstanbul’a bazen Celile’nin Adaya gelişleri.. Celile Hanım’ın uzaktan akrabası olan Berlin Sefiri Hakkı Paşa İstanbul’a gelir. Çapkın bir sefir olan Hakkı Paşa İstanbul’a her geldiğinde yaptığı gibi İstanbul’un en güzel kadınlarının davetli oldukları suareler düzenler. Yahya Kemal, Berlin Sefiri’nin İstanbul’a geleceğini duyduğu zaman sevgilisinden bu suarelere katılmaması için söz almıştır. Bir gün Ada Oteli’nde otururken, yan masadaki iki kişinin Hakkı Paşa’dan ve Nişantaşı’nda o gece vereceği suareden bahsettiklerini duyar.

Son vapur çoktan kalkmıştır ve sert bir lodos esmektedir. Yahya Kemal Maltepe’ye geçmek için bir sandalcıyı bol parayla ikna eder. Sandalcının havayı süzen gözlerine cevap olarak da “hastam var” yanıtını verir. Denize açılırlar, bir müddet sonra lodos artar ve deniz şiddetle çalkalanmaya başlar. Sandalcı sürekli küfreder. Ölüm üçüncü bir yolcu olarak aralarına sızmaya çalışıyordur. Şair ise Hakkı Paşa suaresini ve Celile Hanım’ı düşünüyordur. Aşk pimpirikli Yahya Kemal’den gözü kara bir Yahya Kemal inşa etmiştir.

“Güç bela Maltepe’ye gelebildik. Dalgalar öyle bir çarpıyordu ki, sahile çıkmak buraya gelmekten daha tehlikeli idi. Zar zor bir hayli uğraştıktan sonra kendimi sahile attım. Sırılsıklam olmuştum. Hemen Maltepe’deki kahvelere uğradım. Bir araba istedim. Yok…yok…Bostancı’ya kadar yaya gitmeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe’yle Bostancı arasındaki mesafenin uzun olduğunu o zaman fark etmişimdir. Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. “Bana bir araba bulunuz hastam var” dedim. Aradılar taradılar birini buldular.. yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi diye sordum?’ Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde bu akşam çıkmadı!’ dedi ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini tahkik ettim. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş: uyuyor! demiş. Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu.
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim. Sabahleyin doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı. Sarmaşdolaş olduk”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise yakın arkadaşı Yahya Kemal’in yaşadığı bugünlerin sonrasını çok gerçekçi bir şekilde anlatmaktadır.

“Yahya Kemal acaba İstanbul’un neresinde oturmak isterdi.? Onun gibi bir büyük şairin zevkine göre, acaba tutacağı evi nasıl döşemek gerekirdi.? (Celile Hanım) Gece gündüz hep bunları düşünürdü. Kendisi aynı zamanda ressam olduğu için duvarların dekorasyonunu kendi eliyle yapmak niyetinde idi. Fakat Yahya Kemal acaba hangi renklerden hoşlanırdı? Bütün bunları Yahya Kemal’e sordukça ondan ne gibi cevaplar aldığını şimdi pek iyi hatırlamıyorum. Fakat Yahya Kemal’in bu evlenme projeleri üzerinde durmadan çekindiğini ve bunlar her bahis konusu olduğu vakit adeta telaşa düştüğünü pek iyi bilirim.


Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bahsettiği bugünlerde Celile Hanım bir mektubunda Yahya Kemal’e şu şekilde hitap eder;

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim. Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın. Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum.

Sen ne yapıyorsun benim artık tahammüle sabra mecalim kalmadı. Nikah için annem seni görmek istiyor. Behice Hanım’a gidecek seni bulduracak. Sen ne zaman ararsan evde bulunursun zannediyor. Bize sen gel, mektubumu alır almaz bize gel.

Benim nikah muamelem oldu. Şimdi senin şer’i bir men’in yoktur diye bir kağıt istermiş. Annem sana söyler. Bir kere nikah olsa bize misafir gelirsin, oturur konuşuruz. Odamız sıcacık soğuklar oldukça hep seni düşünüyorum. Sana arzu ettiğin gibi ne zaman yuva yapacağım. Canımın içi pek göreceğim geldi hemen gel. Binlerce güzel gözlerinden öperim. Karıcığın Celile”

Fakat Celile Hanım’ın hayalettiği bu evlilik hiçbir zaman gerçekleşmez. Yahya Kemal, Celile Hanım ile 1917’den sonra bir daha asla görüşmeyecektir. Celile Hanım bu üzüntüye daha fazla İstanbul’da duramayarak Paris’e gider. Paris’te yine resimle ilgilenir ve önemli isimlerden resim dersleri alır. İstanbul’a döndükten sonra da kişisel ve karma birçok resim sergisine katılır. Dönemin en aktif kadın ressamları arasına girmiştir. Nazım Hikmet’in tutuklanması da bu döneme denk düşer. Galata Köprüsü üzerinde oğlunun serbest bırakılması için yaptığı pankartlı eylem neredeyse tüm İstanbul’da ses getirir.

Geniş ve sanatçı ruhlu insanların çoğunlukta olduğu bir aileye sahip olan Celile Hanım’ın kız kardeşinin eşi de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Samih Rıfat’tır. Kız kardeşi ile Samih Rıfat’ın oğlu da ünlü şairlerimizden Oktay Rıfat’tır. Bir portre sanatçısı olarak nitelenebilecek Celile Hanım Samih Rıfat’ı da Oktay Rıfat’ı da resimlemiştir. Celile Hanım’ın portrelerinin çoğunluğu aile içi portrelerden oluşmaktadır. En ünlülerinden birisi de annesi Leyla Hanım’ın portresidir. Celile Hanım’ın resimlerinden oluşan en son sergi 1988 yılında kızı tarafından Bakırköy Sanat Merkezi’nde düzenlenmiştir. Hayatında çalkantıların neredeyse hiç durmadığı Celile Hanım tüm yaşamı boyunca büyük çaba gösterir, Celile Hanım’ı unutabilmek için yurt dışına çıkan Yahya Kemal ise İstanbul’a dönüşünde şu dizeleri Celile Hanım’ı düşünerek yazar.

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamada geçen sonbaharı.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nadir içki’yi yıllarca kanmadık.
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, Yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;

(Eylül Sonu)


Kaynakça
-Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal Eve Dönen Adam, Ötüken Yayınları
-Kaya Özsezgin, Celile Hanım, Yapı Kredi Yayınları, 2001 
   
Resim Kalemi


Bir Eylül Sabahı/Hasretin Rengi 


Her mevsimin kendine göre bir güzelliği var kuşkusuz. Kışın karı, güzün narı,baharın sevdaları, yazın kirazı ünlüdür. Fakat, sonbaharın diğer mevsimlerden ayrıcalığı vardır. Bu ayrıcalık insanlara ölümü hatırlatmasıdır. Kışa ramak kalmıştır. Hazırlık gerekir. Ne kadar hazırızdır.

Burada kuğunun son şarkısı Yahya Kemâl’in, “Eylül Sonu”şiirinden şu nefis dizeleri sizlere hatırlatmadan geçemeyeceğim:“Günler kısaldı, Kanlıca’nın ihtiyarları/ıBir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.” Daha kaç sonbahar hatırlayacağız bilemeyiz. Ama, yürekte duyulan burkulmanın böyle telaşsız, böyle yumuşak dile getirilişine hayranız.

“Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa....”bu dizelerde çaresizliğin ve temenninin kokusunu duyuyoruz. Ki isyandan eser yok. Merak ediyorsanız devamı geliyor:“İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık.../Bir böyle zevke bir ömür yetmiyor yazık!”işte, esef etmenin, ifade biçimindeki estetik bu olsa gerek. Hüznün zarafetle dışa vurumu. Tantana yok, bağırma çağırma yok, küfür yok. Merhum şair için, “Kuğunun Son Şarkısı” unvanını keşfeden kişiyi kutlamalı bence.
Bilirsiniz, Kuğunun Son Şarkısı, Üsküp der, İstanbul der. O, yaşadığı mekanları derecesiz sever. Meftunudur İstanbul’un. Şairimizi yaşadığı mekanlardan ayrılıştır üzen, esef ettiren.

Zaten, “Eylül Sonu”şiirinin devamında bu ruh hali açıkça anlaşılır:“Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; Lâkin vatandan ayrılışın ıstırabı zor. Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile.Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.”diyen Kuğunun son Şarkısı, ölümden değil, hasretten, ayrılıktan şikayetçidir. Fakat isyankâr değildir hiçbir zaman. Bir teslimiyet, bir engin gönül okunur dizelerinde. Bir de ayrılık acısının ölüme galebesi.

Diğer mevsimlerin güzelliğini inkâr etmiyoruz. Ama, güz mevsimine bir ayrıcalık tanıyoruz. Bu ayrıcalığı hak edip etmediğini de sizlere bırakıyoruz. Yoksa, bahar aşk; yaz kiraz, mevsimi, kışta mevsimlerin en kabadayısıdır hâlâ literatürümüzde bu böyle biline...
İbrahim Kilik
***
TERCİH
 
Dünyada ne ikbal ne servet dileriz
Hattâ ne de ukbâda saadet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yaranla tarab yâr ile vuslat dileriz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder