14 Şubat 2011 Pazartesi

Müjde / Fuat Gencal

MÜJDE

O gün hava daha da karamıştı, gün ortasıydı ama sanki akşam olmuştu. Her yerde bir sessizlik, gariplik vardı. Yoksa yağmur mu yağacaktı ? Bu sessizlik onun belirtisi miydi?

Koca dağ bile görünmez olmuştu, bulutlar her tarafı kaplamış, görünmez yapmışlardı Koca dağı. Sokaklar bomboştu, kimseler yoktu, nereye gitmişti bu insanlar? Neredeydiler? Herkes evlerine mi çekilmişti?
Sokağın başından bir ses gelmeye başlamıştı. O da ne! Şişman bir adam deli gibi koşuyor.

“- Hayır, olamaz.  Hayır olamaz”
diye bağırıyordu.

Koşarak yanıma kadar geldi, yanımda durdu, yüzünde çok üzgün bir ifade vardı, bir müddet bana baktı ve yüzündeki ifadenin değiştiğini, bakışlarının karardığını gördüm. Onu birdenbire böylesine değiştiren sebebi merak ettim. Meraklı bakışlarla ona baktım hemen anlamış olmalı ki anlatmaya başladı.

“- Gitmiş, - Gitmiş – Güzel ağabeyim bizleri bırakıp gitmiş. O artık yok, bizler ortada kaldık, ben yapayalnız kaldım, çok pişmanım çok…”

Ne dediğini anlamamıştım, ne diyordu, ağabeyi nereye gitmişti, niye pişmandı, neden yalnız kalmışlardı. Yoksa ağabeyi ölmüş müydü, fakat bakışlarında bir değişme yoktu. O üzgün ve pişman ifade hala bakışlarında idi. Birden tekrar koşmak istedi. Koşamadı durdu, soluklandı. Yol boyunca uzanan banklar gözüne ilişti. Kendini banklardan birine atıp ağlamaya başladı.



Ağlıyordu sessiz sessiz, gözyaşları kocaman kocamandı, yanaklarından aşağı hızlı hızlı dökülüyordu. Avuçlarını sıkmış kendini kasmış ağlıyordu. Yağmur da yağmaya başlamıştı, gözyaşı gibi kalın damlalar şimdi her yeri ıslatıyordu. Evet, şimdi her yer ağlıyordu sanki. Her tarafı sis ve bulutlar kapatmıştı, ortalık tamamen görünmez olmuştu.

Uzun süre devam etti bu ağlayış. Ben de sessizce adamın yanına oturdum, ıslanmıştık, elimi usulca omzuna koydum, gözüne bakarak üzülme, ağlama der gibiydim. Ben de konuşmuyordum, yalnızca gözlerine bakarak moral vermeye çalışıyordum, yüzüme baktı ve konuşmaya başladı.


“- Çok hatalıyım, ben çok hatalıyım, ben suçluyum, ben perişanım, ben pişmanım. Ben ne yaptım, bak görüyor musun, şu arkamdaki koca dağ yok artık, arkam boşaldı, bomboş kaldı, ağabeyim bir dağ gibi arkamdaydı, öyle hissediyordum, ama şimdi o yok Koca dağ yok.”

Sessizce dinliyorum, anlatacakları var, bu adamın içi dolu, baksana nasıl dertli ve dolu anlatmaya devam ediyor.

“- Ben ağabeyimi çok seviyorum, onu o kadar çok seviyorum ki sevgimi ona hiçbir zaman belli edemedim, gösteremedim, onunda beni sevmesini istiyordum, onun sevgisine ihtiyacım vardı. Fakat o hiç belli etmedi sevgisini. Tek kardeşi idim onun, beni sevdiğini onun ağzından duymak isterdim, ama hiç duymadım, söylemedi, duyurmadı. Ona karşı yaptığım her hareketi ters anladı ya da kendince yorumladı beni suçladı, ne yaptımsa kendimi ona sevdiremedim.”

Kimdi bu adam nasılda anlatıyordu içten samimi, acaba beni tanıyor muydu? Yok, canım beni nerden tanıyacaktı, ben ilk defa görüyordum bu adamı, ama kanım kaynamıştı; çok candandı konuşmaları, herhalde çok içi yanmıştı, ben böyle düşünürken

“-Biliyor musun.” Dedi. benim ağabeyim çocukları çok sever…”

Allah Allah bu da nerden çıktı, şimdi birdenbire orta yerden niye söyledi bu lafı meraklı gözlerle yüzüne baktım anlatmaya devam ediyordu.

“-Her zaman ters anlaşıldım, hiçbir zaman beni anlamadı ne yaptımsa yanlış olduğunu derdi, her şeyi o doğru bilirdi, onun dedikleri her zaman doğru olurdu. Ben hiç doğru olmamıştım, her yaptığım yanlıştı, hatalıydı, onun gözünde hiç büyümemiştim, gelişmemiştim, hep küçük kalmıştım, çünkü ondan küçüktüm, küçük kardeştim. Hep onun gibi olmak istedim, hep onu taklit ettim, onun konuşmalarını, gülmelerini, davranışlarını, ama beceremiyordum. Onun gibi olamıyordum, benim yaptıklarım yapmacık kalıyordu, gülünç oluyordu, taklit kalıyordu. Herkes anlıyordu onu taklit ettiğimi ve beni küçümsüyorlardı, yüzüme vuruyorlardı beceriksizliğimi, acemiliğimi, bu şekilde ağabeyim biraz daha büyüyordu gözlerinde, herkes onu seviyordu. Evet, herkes onu seviyordu ve açıkça da belli ediyorlardı onu sevdiklerini, hatta yüzüme söylüyorlardı. Bu da beni delirtiyor, kıskandırıyordu, onu kıskanıyordum, evet ben küçüktüm, ama ağabeyimi, kıskanıyordum, utanıyordum, içime atıyordum. İçime ata ata hasta olmak derecelerine geliyordum, neredeyse hasta olacaktım, belki de olmuştum. Ama o hiç görmüyor, beni hiç anlamıyordu, onun gözünde ben cahil, bilgisiz ve çocuktum, evet üniversite de bitirsem ben çocuktum ve adam olamamıştım onun gözünde, defalarca uyardım beni çocuk görme, ben büyüdüm artık, çocuk değil diye ama olmadı hala çocuk dedi bana çocuk.”

Tekrar ağlamaya başladı, öğle ağlıyordu ki konuşması kesildi, bir süre konuşmadı sadece ağladı. Yağmur çok hızlı yağıyordu, hasta olmasak bari öyle ıslandık ki ama kalkmayacağım bu banktan, sonu gelene kadar bu adamı dinleyeceğim. Başını çevirdi yüzüme baktı, gözleri irilemiş kan çanağı gibi olmuştu, göz beyazları kanlanmıştı, burnu ağlamaktan kızarmış ve şişman kocaman olmuştu, yanakları ıpıslaktı, gözlerindeki mahzun ifade “ne olur beni dinle bana anlatacaklarım bitmedi ben çok doluyum, anlatmam lazım yoksa çıldıracağım” der gibi idi. Öylece gözlerime bakıyordu. Ne yapmalıydım, bu adama yardım etmeliydim. Ben de aynı şekilde şefkatle gözlerine baktım ve “merak etme seni dinleyeceğim. Burada üşüsem, hasta olsam da seni dinleyeceğim, bir yere gitmeyeceğim” der gibi anlamlı baktım. Bu bakışlarımdan cesaret almış olmalı ki birden ellerime sarıldı, bu sarılma sırasında avuçlarından metal bir şey yere düşmüştü, yağmur suları onu sürüklemeye başlamıştı. Çünkü yağmur yol kenarında küçük derecikler yapmıştı ve sular logar kapağına doğru akıyordu, metal şey sürükleniyordu. Ben önce almak istedim, kalkar gibi yaptım fakat adam hiç oralı olmadı boş ver gitsin der gibi ellerimi sımsıkı tutuyordu, ben de boş verdim ve ellerimi tutmasına izin verdim.

“-Ne olur dinle beni.”diyordu . beni dinle ki içimdeki sıkıntı çıksın yoksa boğulacağım, nefes alamıyorum artık.”


Yağmur kesilmişti adamın ağlaması da durmuştu, hafif bir rüzgâr vardı. Öylece oturuyorduk bankta, o da ben de üşüyorduk, ama birbirimizle anlaşamıyorduk. Ellerimi tutmuş boş gözlerle bir yere bakıyordu ben de onun gözlerini takip edip baktığı yere baktım, yerdeki yaprakları izliyordu, yere düşmüş sarı yeşil renkli yapraklara, yağmurun etkisiyle ıslanan yapraklara, rüzgârın etkisiyle sallanan yapraklara, bir o yana bir bu yana giden yapraklara takılmıştı gözleri, öylece bakıyordu, elleri buz olmuştu.

“-Ağabeyim çocukları çok severdi, biliyor musun?”  dedi.

Yine aynı cümleyi söylemişti, anlayamamıştım, meraklı gözlerle anlatmasını ister gibi yüzüne baktım o da anlatmaya başladı.
    
“-Şu yaprakları görüyor musun nasılda sahipsiz bir o yana bir bu yana sallanıyorlar, aynı benim gibi, ben de şu yapraklar gibi ailemden koptum, ailemi terk ettim sahipsiz kaldım, bir o yana bir bu yana sürükleniyorum, en sonunda çürüyüp gideceğim. Ne olacak benim bu halim ne olacak, kimseyi mutlu edemedim, kimseyi memnun edemedim, herkese rahatsızlık verdim. Herkesi mutsuz ettim, hepsi benim hatam, benim hatalarım.”

Açılmıştı anlatıyordu güzel konuşuyordu. Her kelimesi anlaşılıyordu, sessizce dinliyordum.

“-Ağabeyimi yıllardır ne arıyorum ne soruyorum, onu her şeyimden sildim attım, aklımca onu cezalandırıyorum, ama ne için cezalandırıyorum, kim için cezalandırıyorum, evet ne için? Kim için?  Bak görüyor musun cevap bile veremiyorum benim her zamanki aptallığım, insan bu kadar mı aptal olur. Ne için yapmıştım bu hataları çözemedim. Hâlbuki ağabeyim bana hiçbir şey söylememişti, kendince doğru bildiği şeyi savunmuştu ve sessiz kalmıştı ve sessiz kalmaya devam ediyordu. Her yerde onun doğru olduğunu yüzüme vurduklarında kabul etmiyor ona nefretim daha da artıyordu, o haklı çıktıkça nefretim çoğalıyor ve ona acı vermek istiyordum, onla ilgiyi kesersem ona büyük acı verebilecektim. Oysa o her zaman bir hatasının olmadığı eğer varsa söylenmesini ve hemen özür dileyebileceğini, hatta elimi bile öpebileceğini söylemişti. Ben ne yaptım onu kestim, ona acı verdim, vermeye çalıştım.
Gülmeye başladı, evet evet gülmeye başladı. Hani derler ya ağlamak ile gülmek kardeştir diye. İşte bu adamda onu görüyorum, az önce nasıl da ağlıyordu fakat şimdi nasıl da gülüyor hem de katıla katıla gözlerini açmış omuzlarını düşürmüş gülerek bana bakıyor.

“-Her zaman onu ölümle korkuttum, içinden çıkamadığım durumlarda, ona kabul ettirmek istediğim şeyleri, beni haklı gösterecek olayları kabul ettirmek için sırf ona acı vermek ve fikrinden vazgeçsin diye kendimi öldürmekle tehdit ettim. “ ölüp gideyim benden kurtulun” dedim, ben ölürsem siz de rahat edersiniz dedim. Bir zaman bu tehdit işe yaradı, korktu kendime bir şey yapmamdan, onun için fazla üstlenemedi, sessiz kaldı ama sonra bu tehditler işe yaramadı. Onun için ben de tamamen kestim alakayı, onunla konuşmadım, aramadım, adını duymak istemediğimi herkese haykırdım, herkese duyurdum, herkese söylüyordum ki insanlar onunla konuşmadığımı bilsinler istedim. Ama o ne yaptı sanki benimle konuşmuyormuş gibi davrandı, kimselere bir şeyler demedi, hep hakkımda olumlu konuştu, hep dua etti gerçi bazen de olumsuz konuştu ama benim iyi olmam için konuşuyordu. Ama ben ne yapıyordum ona zarar vermek için elimden geleni yapıyordum. Elimde olsa döverdim onu, boğardım onu hâlbuki doğruyu söylüyordu herkes te biliyordu onun doğru söylediğini ama ben kabul etmiyordum. Onun doğru bildikleri benim için doğru değildi ve o da kabul edecekti benim doğrularımı, etmezse de ben de onu rezil ederdim, herkese onun benim gibi kardeşi yok, kendine başka kardeş bulsun demeye başladım, onu ağabeylikten silip attım.”


Hava biraz daha soğumuştu tekrar yağmur yağmaya başlamıştı, ince ince yağıyordu, tamamen ıslanmıştık, içimde bir ürperti vardı, ama olsun sonuna kadar oturacağım ve dinleyeceğim bu adamı. Rüzgâr yaprakları savuruyordu, gözüm yere düşen metal şeye takıldı, yağmur suları bayağı sürüklemişti onu, yapraklar logar deliğine düşmesine engel olmuştu, düşmemiş orada kalmıştı. Biraz daha dikkatli bakınca o metal şeyin bir alyans olduğunu fark ettim, evet bir alyanstı ve adamın umurunda değildi. Benim dikkatle alyansa baktığımı görünce bacağımı tuttu ve

“-Boş ver gitsin kaybolsun. O alyans beni mahvetti. O alyans beni ailemden kopardı, o alyans beni ağabeyime düşman etti, o alyans beni insanlığımdan etti, o alyans beni bir ot etti, şimdi Boş ver gitsin yok olsun, hiç üzülmedim üzülmem de. Ah keşke onlar da görebilseydi alyansımı çıkarıp attığımı, alyansın yere düşüp yok olduğunu yalnız ben görmüşüm ne çıkar, keşke onlar da görseydi alyanstan kurtulduğumu, görüp sevinsinler, mutlu olsalardı. Benim aklım keşke daha önce çalışsaydı, söylenenleri anlasaydı, gözlerim daha önceleri görseydi böyle mi olurdu, hayır olmazdı. Ben görseydim, duysaydım böyle olmazdı. Onun için Boşver gitsin alyans beni mahvetti, oda yok olsun.”

Nedendi bu öfkesi bu alyansa karşı adamın, acaba yanlış bir evlilik mi yapmıştı. Yoksa başka bir neden mi vardı baksana adam her şeyi bu alyansa bağlıyor, adamın hayatı alt üst olmuş, çareyi alyansı atmakta bulmuş, acaba atınca düzelebilmiş mi? Yok canım böyle soru soramam, en iyisi kendi anlatsın, belki anlatır. Ben böyle düşünürken anlatmaya başladı sanki sesi yumuşamıştı, daha sakin ve kadife bir ses tonu ile anlatmaya başlamıştı. Bu adam öğretmen miydi, acaba kelimeleri çok güzel seçiyordu, çok anlaşılır konuşuyordu.

“-Yıllar önceydi bir akrabanın düğünü vardı, işte ne olduysa o düğünden sonra oldu. O düğüne kadar her şey normaldi,  ya da normal gözüküyordu,  ama düğünden sonra her şey bozuldu.  Ağabeyimle kestim konuşmayı, konuşmuyordum.  Önce onunla konuşmadım, daha sonra da ailemle konuşmadım, yavaş yavaş ailemle bağlarımı kesiyordum, onlarla irtibatımı koparıyordum, çünkü o alyans var ya hep diyordu eğer kopmazsan seni atarım seni yok sayarım ben de kopuyordum tek tek herkesten, bütün ailemden, evet kopmuştum ailemden, ne için kopmuştum. Kim için bak görüyor musun, yine cevap veremiyorum. Koptum da insanları mutlu mu ettim, hayır yine herkes mutsuzdu, bari bir taraf mutlu olsun istedim. O da olmadı ne biçim bir adamım ben hep mutsuzluk verdim insanlara, kimsede huzur bırakmadım.”


Ağlamaya başladı bu sefer sesli sesli, hıçkıra hıçkıra ta ciğerden, ciğerlerinden ağlıyor. Ne kadar da belli acı çektiği, çok acı çekmiş ama sanki boşa çekilmiş bir acı gibi geliyor bana insanlar konuşarak neleri halletmezler ki sanki bu adam hiç konuşmamış ya da konuşturulmamış.

“-Biliyor musun? Benim ağabeyim çocukları çok sever.” dedi.

Yine aynı cümleyi söylemişti, ama hala bu cümleyi tam çözememiştim. Takıldı bu cümleye, ne demek istiyordu, belli ki onu derinden etkileyen bir şey vardı bu cümlede baksana ara ara nasılda ağzından çıkıyor.

“-Ağabeyim en başta söylemişti, en başta görmüş ve beni uyarmıştı, ama ben sırf o söyledi diye kabul etmedim. Kulak ardı ettim, duymazlığa geldim. O zaman onu dinleseydim şimdi bu kadar acı çekmiyor olacaktım, acı çeken ben oldum, içi yanan ben oldum.”

Elleri titriyordu acaba soğuktan mı, yoksa başka bir şey mi vardı, titriyordu, yüzündeki ifade de değişti sanki hasta oluyordu donuklaştı, yağan yağmur onu çok etkilemişti, yüzünü silmeye başladı ama yağmur suları ile gözyaşlarını birbirine karışmıştı. Burnu da akıyordu, ara sıra koluyla burnunu siliyordu. Üzerindeki bordo süveter öyle ıslanmıştı ki, üzerine yapışmıştı, elleriyle kareli gömleğinin yakalarına yapışmış gömleğin yakalarını açmağa çalışıyordu “boğuluyorum” diyordu “boğuluyorum”, tekrar anlatmaya başladı.

“-O gece evet o gece her şey bitti ağabeyime sen öyle davrandın beni silip attın beni yok saydın, beni saymadın, adam yerine koymadın, beni yok ettin, sen de yok ol dedim, seni bir daha görmeyeceğim, sevmeyeceğim dedim. Hâlbuki o bir şey söyleseydi ağzını bir açsaydı onu pişman edecektim, onu mahvedecektim. Öyle hazırlıklıydım ama o benim hazırlıklı olduğumu anladı ki ağzını açmadı hiçbir şey demedi öylece çekip gitti. Bu hareketi beni çıldırtmaya yetti, çıldırtmıştım kendimi haklı gösterecek başka bir şey bulmalıydım. Onunla kendimi savunmalı, konuşmama nedenini haklı göstermeli idim. Nitekim de buldum, her yerde “beni aramıyor sormuyor, benim adımı telefonundan silmiş adımı duymak istemiyor” dedim. “onun için ben de onu aramayacağım, sormayacağım, onu görmek istemiyorum, el mi yaman bey mi yaman görsün bakalım” diyordum.

-         Ne bayramlar geçti, ne cenazeler oldu aramadım, onu ne bayramını kutladım, ne baş sağlığı verdim, böyle yaparak sözde onu cezalandırıyordum. Beni çok özlediğini duyuyordum, ama “daha çok özler, artık geçti, adını duymak istemiyorum” diyordum. Bayramlarda düşmanlar barışırdı ama ben düşmandan da beterdim, yeter ki ağabeyim acı çeksin, kalbi kırılsın istiyordum ve başarıyordum da, kalbi kırılıyor, acı çekiyordu. Çünkü o çok seviliyordu, bütün insanlar onu arar, bayramını kutlar, telefonu günlerce çalar, evi misafirlerle dolup taşardı. Tek kardeşi olan ben onu kendimden mahrum ediyordum, ona acı veriyordum, kalbini kırıyordum.

“-Ona en büyük acıyı ne zaman verdim biliyor musun?”  dedi.


Yüzüme baktı sanki anlatsam mı atlatmasam mı gibi bir ifade vardı, yüzünde bir suçluluk duygusu sardı yüzünü her tarafını, sanki kalkmak istedi, elleriyle kendini biraz toparladı, doğrulmak istedi, kalkmadı. Tekrar gözlerinden iri iri yaşlar gelmeye başladı. Bir şeyler sezinlemeye başlamıştım, ne büyük yanlışlar yapmıştı bu adam, cahilce davranışlar, çocukça hareketler. Bak gördün mü bende hakkında çocukça dedim, daha önce hiç tanımadığım bir kişi için anlattığı birkaç sözler için hemen çocukça damgasını vurmuştum, ama ben haklıydım, düşünceleri çocukça idi. Demek bunun ağabeyi haklıydı, gerçek olan oydu.
“-Onu çok seviyorum, ben onu çok seviyordum, sevgimden böyle oldu. İstedim oda ben sevsin ve benim her şeyimi benim gibi kabul etsin. Olmadı kabul etmedi, hiçbir zaman da etmeyecekti. Doğru bildiklerini söyledi. Şimdi ne oldu? Ona hiçbir şey olmadı. Ne oldu ise bana oldu. Bak ne haldeyim? Ne kadar pişmanım. Ne kadar perişanım. Bu halimi görseydi, görebilseydi. Çok geç kaldım. Pişmanlığımı daha önce belirtmeliydim. Gurur yapmamalıydım. Kimseyi dinlememeliydim. Kompleks yapmamalıydım. “

Pişmanlık yüzündeki suçluluk duygusunu dağıtmıştı. Daha anlatacakları vardı. Ne garip bir adamdı buya!

Yağmur suları sarı bir plastik şişeyi yuvarlayarak yanımıza doğru getiriyordu. Sabit bir şekilde eğildi şişeyi yerden aldı. Bana bakarak şişeyi gösterdi. “-bu şişe gibi olmuş. Sapsarı, acaba ne kadar zamandır hastaydı? Hiç haberim olmadı. Nasıl haberim olsun ki onunla ilgili hiçbir şey duymak istemeyen bendim. Hiçbir yerde adı geçsin istemedim. Adını duyduğumda ya konuşanları sustururdum. Ya da orayı terk ederdim. Tabi ki duyamam, tabi ki bilemem hasta olduğunu, hasta yattığını. Bak koca dağ görünüyor mu? Görünmüyor şimdi yok oldu ama yarın ya da öbür gün tekrar görünecek, ama benim ağabeyim artık görünmeyecek, gelmeyecek o şen kahkahasını atamayacak. Ah bir gelebilse! Ben yine onunla konuşmasam, yüzünü görmek istemesem de o gelse bu koca dağ gibi yerinde dursa onun yerinde durduğunu bilsem.” Bir müddet durdu. Sanki bir şeyler düşünüyordu. Kaşları çatıldı. Kızıyordu. “- Hep o uğursuz alyans yüzünden oldu olanlar. Elimden çıkarmakla çok isabetli bir iş yaptım”

Alyans deyince gözlerim onu aradı, hemen logar kapağına baktım.  Ama alyans yoktu. Demek düşmüştü. Yağmur suları alyansı düşürmüştü artık kim bilir nereye gidecekti. Alyansın düştüğünü adam görmüş olmalı ki sanki biraz rahatlamış gibi bana dönerek;
“- Bir telefon etmedi, kardeşim nasılsın, ne yapıyorsun demedi. Halimi hatırımı sormadı, durumumu yoklamadı. Paran var mı? Yok mu diye hiç sormadı. Ne yiyor ne içiyor diye merak etmedi. Aramadı. Ben ondan hep telefon bekledim. Sanki telefon etseydi belki terslerdim. Ama olsun yine bir telefon etseydi.”
Dinle beni diyordu. Ne olur dinle bu içimdekileri anlatayım çok şiştim neredeyse patlayacağım. Ben de kendini rahat hissetmesi için elini tuttum ve yüzüne baktım. Hemen elini çekti ve suçlu bir çocuk gibi dudaklarını uzatarak konuşmaya başladı.”- Tutma elimi dokunmabana ben kötü bir insanım. Belki sana da bir zararım dokunur. Çünkü herkese zarar verdim. Kimseye bir faydam, yararım olmadı. Hep başkalarından bekledim. Hep bana versinler istedim. Onlar yemesinler, içmesinler, kullanmasınlar istedim. Bana ver sinlerdi, ben yemeliydim, ben içmeliydim, gezmeliydim. Hep böyle düşünüyordum. Hep ben vardım başkası önemli değildi. Bunu açıkça belli ediyordum. Hatta ağzımla da istiyor insanları kırıyordum. Ve onları kırdığımı incittiğimi anlayamıyordum. Ya da anlamak istemiyordum. Öyle bir duruma gelmiştim ki onlardan hiçbir şey duymak istemez olmuştum. Çünkü verilen öğütler hep benim yanlışlarımla ilgili idi o nedenle duymak istemiyordum. Böyle yaparak bana yapılan öğüt, nasihat ve duaları kökünden kestim. Her şey istediğim gibi olmuştu. Artık ne bir öğüt nede bir nasihat alabiliyordum. Herkesi küstürmüştüm. Ama biliyordum onlar yine her namazlarında bana dua ediyorlardı. Onun için sen de elimi tutma yoksa senide darıltırım”diyordu.

Yavaş yavaş kendisiyle iç hesaplaşma başlamıştı. Kendi hatalarını da anlatmaya başlamıştı. Ezan okunmaya başlamıştı. Sustu ezanı dinlemeye başladı. İkindi ezanı okunuyordu. Ne garip okunuyordu. İkimizde bir garip olduk. Kapatıp ezanı dinliyorduk. Bana ne oluyordu ki nedense bende ağlamak istiyordum. Bu ezan sesi beni çocukluğuma götürmüştü. Kimsesizliğim, anasız babasız kalışım aklıma geliyor. Gözlerim buğulanmaya başlıyor. Gönlüme mani olamıyorum. Gözyaşlarım akmaya başladı. Gözyaşlarımı gördü ve bana;
“-Bak gördün mü anlattıklarımla senide ağlattım.”
Oysa ben onun anlattıklarından değil, ezan sesi beni çok ötelere taşıdığı için istemeden, elimde olmadan ağlamıştım. Ama olsun bu adam bilmesindi ve onun için ağladığımı sansındı. Biten ezanla birlikte yüzüme baktı.
“- Ağabeyime en büyük acıyı ne zaman verdim biliyor musun?” dedi.
Ben de yüzüne baktım. Ne zaman verdin anlat der gibiydim. Sonra hani senin ağabeyin çocukları çok severdi, ne oldu anlatmıyorsun der gibi yüzüne baktım. Konuşmuyordum ama bakışlarımdan anlamış olacak ki anlatmaya başladı.
“- Benim ağabeyim çocukları çok severdi. Onun çocukları çok sevdiğini bütün dünya biliyordu. Yalnız kendi çocuklarını değil herkesin çocuklarını çok severdi. Sevgisi çok belli ederdi.  Ağabeyimin bu özelliğini bildiğim için. Ona büyük bir acı vermek istedim. Ve ona dedim ki; bir gün çocuğum olursa sana göstermeyeceğim. Evet, çocuğum olursa sen onun tırnağını bile göremeyeceksin. Evet, böyle demiştim. Çok kırılmıştı, çok ağlamıştı. Nasılda özlemle amca olmayı bekliyordu. Ne hayaller kuruyordu. Benden böyle bir söz duyması onu yıkmıştı. Kötü bir söz söylemedi. “Oğlum senin yavrun olsunda, sen baba olda yine gösterme” diyebilmişti. Ama ben süngüyü tam kalbine sokmuştum. Daha doğmamış, ortada olmayan, olup olmayacağı bile belli olmayan çocuğu kullanarak ağabeyime büyük bir acı yaşatmıştım. Çok mutluydum. Çünkü ağabeyim çok acı çekiyordu. Etraftan duyuyor ve mutlu oluyordum. Ona acı çektirmek hoşuma gidiyordu. Aynı acıyı aileme de tattırdım. Onlara da aynı sözleri söyledim. Onlarda acı çeksinler istedim. Onlar ki benim çocuğumla ilgilenmediler. Çocuğum olsun diye çaba göstermediler. Onun için çocuğumu görmeye hakları yoktu. Onun için kendimce onları cezalandırıyordum. Fakat onların yaşlı ve hasta olduklarını hesaba katamadım. Bu sözlerim çok ağır geldi. Dayanamadılar, çok kırıldılar çok etkilendiler. Yavrumu göremeden gittiler, görmediler yavrumu, Müjde’mi.
Onların gitmesi ağabeyimi çok yıktı. Belki de onların üzüntüsünden hasta olmuştur. Belki yine sebebi benimdir. Onu mahvolmuş bitmiş görmek garip bir sevinç veriyordu bana, hâlbuki önceleri bir tırnağını dünyalara değişmezdim.

Bir süre konuşmadı, öylece durdu. Çok rahat görünüyordu. Daha çok anlatacakları vardı. Çok merak etmiştim acaba daha neler anlatacaktı;

“- Nasıl oldu bilmiyorum, ailemi kaybettikten sonra ağabeyimle de uğraşmayı bıraktım. Sadece konuşmuyor, onu görmüyordum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın aile sevgisi ile anlattıkları beni çok etkilemişti. Düşünmemi sağlamıştı. Biraz düşününce ne kadar hatalar yaptığımı anlamaya başlamıştım. Ben neler yapmıştım. Onlar bana hiçbir şey yapmamıştı. Her zaman iyi ve mutlu olmamı istemişlerdi. Doğruları gördükçe kendimden nefret etmeye başlamıştım. Hemen ağabeyime koşmalıydım. Ondan özür dileyip gamzeli ellerinden öpmeliydim. Af dilemeliydim. Ama öpemedim. Ondan af dileyemedim. Tam karar verdim gideceğim, bir engel çıktı gidemedim., yine gitmek istedim bu sefer müjdeli haber geldi. Yıllardı olması için özlemle beklediğim, olması için dua ettiğim bir çocuğum olacaktı. Yine erteledim. Gitmedim çocuğum doğduktan sonra giderim dedim. Keşke ertelemeseydim. Tek kardeşi olan beni görseydi ve bana kırgın gitmeseydi.”

Yine ağlamaya başladı. Sessizce ağlıyordu, durmadan ağlıyordu, ne çok gözyaşı vardı. Kaç saattir ağlıyor bitmedi gözyaşları bu adamın.
“- Ağabeyim çocukları çok severdi biliyor musun? Evet, ağabeyim çocukları çok severdi ama kendi yeğenini göremedi sevemedi bağrına basamadı ne biçim adamım ben…”

Gözlerini kapattı ama iri damlalar yanaklarından aşağıya iniyordu. Ben de çok etkilenmiştim. Ne diyeceğime nasıl davranacağıma karar veremiyordum. Yine susmayı tercih ettim. Susup onu dinledim. Sanki her yer onu dinliyordu. Her tarafta bir sessizlik vardı yağmur bile yağmıyordu artık. Hava sanki açacak gibiydi. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladı;
“-Ne olurdu bir müjde daha verseler, bana deseler ağabeyin ölmedi yaşıyor. Neler vermezdim, neler yapmazdım. Ama mümkün değil. Artık çok geç o öldü ve bir daha gelemeyecek, hiçbir şeyimi göremeyecek. Müjde’mi göremedi, ona bazı şeyler açıklayacaktım. Nasıl değiştiğimi anlatacaktım. Ama ne yazık ki çok geç kaldım.
Ağabeyimden özür dileyemedim. Artık ona sevgimi, saygımı gösterecektim. Hiçbir şeyden hiçbir kimseden etkilenmeyecektim. Onu yalnızca sevecektim, sayacaktım.”

Bazı şeyler kafama takılmıştı. Her şeyi anlatmışımıydı acaba başka şeylerde anlatacak mıydı? Birden “Ağabey sen buralı mısın?”diye sordu. Ve devam etti anlatmaya.
“-Bu sabah erken kalktım. Ağabeyime gidecektim. Hazırlandım. Kızımı da hazırladım. Ağabeyime neler söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bir bir tekrarlıyordum. Yanlış yapmamalıydım. Müjdeyi arabaya koyarak ağabeyimin evine doğru hareket ettim. Giderken sanki yol daralıyor, araba yoldan çıkacakmış gibi oluyordu. Bir anlam verememiştim. Bir an önce varmak istiyordum. Amacım kızımı ağabeyimin kucağına atıp ondan özür dilemekti. Müjde sayesinde beni affedebilirdi. Eve yaklaştığımda bahçedeki kalabalık dikkatimi çekti ne çok araba vardı. Kalbimden şuna bak ne kadarda seviliyor. Bayram değil seyran değil evdeki şu kalabalığa misafirlere bak. Fakat hiçte düşündüğüm gibi olmamıştı. Ağabeyim yerde upuzun yatıyordu. Sapsarı olmuştu, yüzünde sanki bir nur parlıyordu. Herkes kuran okuyordu. Kadınlar diğer odada okuyordu. Kimseye bir şey diyemedim. Kimseye bir şey soramadım. Kimseyle konuşamadım. Müjdeyi ağabeyimin birbirine bağlanmış ayaklarının dibine bırakıp kendimi dışarı attım. Koşmak bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordum. Koşamıyor, kaçamıyordum. Ancak sapsarı olmuş ölmüş ölmüş kuran okuyorlar ölmüş olmalı diyebiliyordum. Kimsem kalmadı her şeyim bitti arkam boşaldı. Koca dağım yok oldu.

Elimi omzuna koyup ”Üzülme kardeş” dedim. İlk defa konuşuyordum. Suratıma baktı ve bana; “Söyle bana ne olur ben nerde hata yaptım” diye sorular sormaya başladı. Ne diyecektim. Sadece durdum. Konuşmadım. Elimi sırtına vurup üzülmemesini söylüyordum. Başka bir şey diyemiyordum.

Bir süre sessiz oturduk. Hava açmaya başlamıştı. Arkamızdaki koca dağ görünmeye başlamıştı. Yavaş yavaş sis ve bulutlar dağılıyordu. Bulutlar gökyüzünde çok hızlı hareket ediyordu. Güneş kendini göstermek üzere idi. Çok geçmedi güneş göründü. Kızıl bir renkte idi. Demek akşam olmak üzere idi. Bir müddet sonra batacaktı bu güneş. Ne çabuk geçmişti zaman neler dinlemiştim. Neler duymuştum. Çok hataları vardı. Acaba ağabeyi gerçekten ölmüş müydü? Yoksa ölmek üzere miydi. Keşke ölmese de kardeşinin düzeldiğini, bir çocuğu olduğunu görebilseydi. Ben böyle şeyler düşünürken.

“-Ağabey sen buralı mısın.” diye tekrar sordu. “- Sen buralı mısın? Bugün sala okundu mu hiç acaba ağabeyim ölmemiş olabilir mi?”

Hayır, okunmadı dedim. Doğru söylüyorsun, belki ölmemiştir ağabeyin. Belki çok hastadır. Koş git yetişebilirsin belki özür dile, boynuna sarıl anlat ona her şeyi, nasıl değiştiğini, yalnız alyansını attığını söyleme sakın, üzülmesin. Artık değiştiğini söyle yeter. Zaten Müjde’yi kucağına verdiğinde her şey düzelecektir bak görürsün. Dedim.

“- Gerçek mi söylüyorsun ağabey hemen gideyim. Belki ölmemiştir, yaşıyordur. Belki de beni bekliyordur. Ona öyle çok anlatacaklarım var ki. Onu artık hiç üzmeyeceğim.”

Ezan okunmaya başladı akşam ezanı okunuyordu. Müezzin hızlı hızlı okuyordu. Elimi tuttu ve ayağa kalktı.

“-Ağabey gel önce akşam namazımızı kılalım. Sonrada ağabeyimin yanına gidelim. Sen de benimle gel ne olur” dedi. “Tamam” dedim. Gidelim. Ben de merak ediyorum senin şu ağabeyini bende göreyim. Yaşıyorsa konuşayım. ÖLMÜŞSE……
Fuat Gencal

30 yorum:

  1. yazıyı nasıl bitirdim bilmiyorum çok etkilendim

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    YanıtlaSil
  3. Fuat bey çok güzel bir hikaye okurken etkilenmemek mümkün değil, rahmetli babamın bir sözü vardı eşin elden, evlat belden, kardeş nerden diye bu sözü çok severdim kardeşlerimi çok sevdiğim için Sağken kıymet bilmek gerek kimsenin etkisinde kalmadan TEBRİKLER ÇOK GÜZEL BİR ÇALIŞMA OLMUŞ SAYGILAR

    YanıtlaSil
  4. Çok teşekkür ediyorum. Beğenmenize ayrıca çok sevindim.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  5. yarısını okumdum ama çok güzeldi.

    YanıtlaSil
  6. Teşekkür ederim. Gülcan hanım çok sağolun.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  7. Thank you for taking the time to visit my blog. May you have a wonderful day.

    YanıtlaSil
  8. Acıklı bir hikaye, son pişmanlık fayda etmiyor çoğu zaman. Aklınıza, kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
  9. Çok teşekkür ediyorum. Çok sağolun.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  10. Grazie per la visita e per il bel racconto che ho potuto apprezzare per mezzo della traduzione ...
    Un abbraccio e a presto
    Grazia

    YanıtlaSil
  11. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  12. Kaleminize saglik...Cok cok güzeldi...

    YanıtlaSil
  13. Çok hüzünlü bir hikaye. Yüreğinize, emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  14. Thanks for visiting my blog. I can't understand much of your writing, but your photos are beautiful!

    YanıtlaSil
  15. Beautiful photos.

    Cheers.
    Velva

    YanıtlaSil
  16. Ah hepimiz yapıyoruz bu hatayı. Yakınlarımıza onları ne çok sevdiğimizi söylemiyoruz. Aklıma Behçet Necatigil'in o güzel şiiri geldi:

    SEVGİLERDE

    Sevgileri yarınlara bıraktınız
    Çekingen, tutuk, saygılı.
    Bütün yakınlarınız
    Sizi yanlış tanıdı.

    Bitmeyen işler yüzünden
    (Siz böyle olsun istemezdiniz)
    Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
    Kalbinizi dolduran duygular
    Kalbinizde kaldı
    Siz geniş zamanlar umuyordunuz
    Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
    Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
    Geçeceği aklınıza gelmezdi.

    Gizli bahçenizde
    Açan çiçekler vardı,
    Gecelerde ve yalnız.
    Vermeye az buldunuz
    Yahut vakit olmadı

    BEHÇET NECATİGİL

    YanıtlaSil
  17. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  18. Ziyaretiniz için çok teşekkürler , hikaye çok dokunaklı , emeğinize sağlık.
    Saygılarımla,
    Neşe

    YanıtlaSil
  19. Neşe Hanım çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  20. Acıklı bir hikaye, son pişmanlık fayda etmiyor çoğu zaman. Aklınıza, kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil
  21. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  22. Ciao! Grazie mille per il tuo commento!
    Hello! Thank you very much for your message! :)

    YanıtlaSil
  23. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  24. Blog ziyaret ettiğiniz için ve övgü için teşekkürler, ben otomatik olarak ILT raduttore bir karmaşa, Tanıştığımıza memnun birleştirmek değil umut.
    yakında
    Sonia

    YanıtlaSil
  25. Çok teşekkürler. Sağolun.

    YanıtlaSil
  26. çok güzel ifade edilmiş duygular yüreğinize sağlık Fuat Bey..

    YanıtlaSil
  27. Çok teşekkür ederim. Çok sağolun.

    Saygılar.

    YanıtlaSil
  28. thanks to be passed by my blog. I would love
    to read and understand your language, but the Google translator is not able to do a good translation. I am a teacher and I'm working with a Turkish school in Istanbul,this project fills me with enthusiasm a lot and I hope that our students will be a great experience. Good evening and see you soon

    YanıtlaSil
  29. une histoire impressionnante et de jlies photos
    bonne journée

    YanıtlaSil
  30. merhaba, çok duygulandım sonuna kadar ilgiyle okudum harka bir hikaye ve süper dersler

    YanıtlaSil