14 Şubat 2011 Pazartesi

Kömürün Hikmeti / Hamiyet Akan


 

Mevsimlerin en sıcak dönemi olan yaz aylarından biriydi. Güneş buğdayları sarartmış, olgunluğundan başaklar boynunu eğmiş durumdaydı. Köylüler altın rengindeki ekinlerinin hasat zamanı geldiğini düşünerek tarlalarına akın etmişlerdi. Kadın, erkek, çoluk çocuk herkes neşeli bir telaş içindeydi. Zira buğday demek; bir kış boyunca karınlarının doyması demekti.

Günler birbirini kovalarken hasat edilen buğdaylar yığın halini alıyor, her yükselen yığın sahibinin yüzüne gülümseme olarak aksediyordu. Gölgesinde ise nefis köy yemekleri yeniyor, buz gibi sular testilerden yudumlanıyordu.

O yıl hasat çok iyi geçmişti. Ali’lerin evinde de o yılki verimden dolayı yüzler gülüyordu ama Ali’nin annesi Ayşe Hanım oldukça huysuz bir kadın olmakla nam salmıştı ve yine huysuzlaşarak yapacağını yapıyordu: “ Ah başım, ah bacaklarım, ah bitti tükendi genç ömrüm…” diyerek ağıtlar yakıyor, herkesin burnundan getiriyordu. Elbet tüm aile yorulmuşlardı ama böylesine huysuzluk hiç birinde yoktu.

Ali’nin annesi ilginç bir kadındı; huysuzluğu bir kenara tabiri yerindeyse göğsünün içinde yürek yerine taş taşıyor denilebilirdi. Evlatlarına kötü davranmaktan ne haz alırdı bilinmez ama Ali’nin bu durumu pek taktığı yoktu. Annesinin vermediği taze ekmekleri yürütür, kümeslerinden yumurtaları aşırır, yoğurt kovasına annesi görmeden dalardı. Yakalanırsa yiyeceği dayağın haddi hesabı olmazdı. Onun için hep temkinli davranır, devamlı arkasını kolaçan ederdi.

Bir gün annesinin huysuzluğu tuttu ve başının ağrıdığını öne sürerek ortalığı ayağa kaldırdı. Ali’yi yanına çağırarak: “Şu karşıki köye git, oradaki hocaya bana muska yazmasını söyle!” diyerek tembihledi.

Ali hiçbir zaman annesinin bu muskalardan ne medet umduğunu anlamazdı ve oldukça kızardı ama çaresi yoktu, gidecekti. Gitmezse zaten eşek sudan gelene dek dayak yiyecekti.

İki köyün arası oldukça uzaktı. Sabah erken çıkmasına rağmen öğlen olmuş ama Ali hâlâ karşıki köye ulaşamamıştı ve çok da yorulmuştu.

Gözüne büyükçe bir ceviz ağacını kestirerek: “Şurada azıcık uyusam ne olur ki, kalkınca giderim.” diyerek uzanmasıyla uykuya dalması bir oldu.

Uyandığında hava kararmaya başlamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Şimdi gitmeye kalksa köye giderdi ama geri dönemezdi. Gitmese annesi elinde sopayla kapıda kendisini beklerdi.

Kalktığı ağacın altına tekrar çöktü. Ne yapacağını düşünmeye başladığı sırada eline bir parça kömür geçti.

Ali uyanık, zeki bir çocuktu, mavi gözleri hemen ışıldadı. Aklına gelen şeyi uygulaması için bir tek kâğıda ihtiyacı vardı.

Etrafı şöyle bir gözleriyle süzdü ve ilk gördüğü kâğıdı ikiye bölerek kömürle bir şeyler karaladı. Sonrada iki parça çaputa bunları sarıp sarmaladı.

Eve geldiğinde annesine: “Ana, hoca efendi dedi ki; Bu muskayı üç gün üzerinde taşısın, bunun da üç gün kaynatıp suyunu içsin ama sakın içini açıp okumasın.” diyerek annesinin dayağından kurtulmuş oldu.

Annesi Ali’nin dediklerini harfiyen uyguladı. Geçen üç günün ardından annesi turp gibi olmuştu. O günden sonra Ali’nin annesi bir daha başım ağrıyor demedi.

Hamiyet Akan

Not:
Kaleme almış olduğum bu hikâye gerçektir; sadece kişi adları değiştirilmiştir.

Unutulmamalıdır ki; muskalar, fallar vs. gibi batıl inançlar dertlerimize çözüm sağlamaz; çözüm sadece inandıklarımızdadır. Neye inanırsanız o olur.

Resim: Julien Dupre

Müzik: Yanni

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder