14 Şubat 2011 Pazartesi

Haluk'un Aşkı / T.he


Haluk'un Aşkı
( İkinci öykü denemem)
İhtilalinin üzerinden tam 20 yıl geçmişti. Ülkücülük davası nedeniyle neredeyse çeyrek asırdır Kayseri Kapalı Cezaevinde yatıyordu. Dile kolay, dört tarafı soguk duvarlarla kaplı bu hapishaneye daha henüz 23 yaşında genç ve çakı gibi delikanlı iken girmişti. Ağır işkenceler altında verdiği ifadeler nedeniyle idamla yargılanmış daha sonra cezası ağır hapse çevrilmişti. Canından çok sevdiği vatanı için mücadele ettiğini düşünürken vatanını yönetenler tarafından vatan hainliğiyle suçlanmayı onuruna yediremiyordu. İçini acıtan başka bir gerçek de bir zamanlar vatan hainliğiyle suçladığı ve düşman olarak gördüğü solcu arkadaşlarının da vatansever olduğunu farketmesiydi. Sadece bunla kalsa iyi. Mahpus olduktan sonra eskiden omuz omuza mücadele ettiği dostları tarafından kendi kaderine terk edilmişti. Bu yüzden dolayı da ülkücü camiaya kırgındı. Adeta yatağına kırgın akan bir ırmak gibiydi. Babası yıllarca süren mahkemelere ve oğlunun çektiği kedere daha fazla dayanamamış kanserden vefat etmişti. Tek ziyaretçisi biricik anacığı Hikmet Teyze’ydi. Hikmet teyze her ziyaretinde beraberinde sabahtan pişirdiği oğlu Haluk’un çok sevdiği sıcacık içli ketelerden de getirirdi. En az iki üç tepsi hazırlanan bu Kayseri keteleri sadece Haluk için değil koğuşta kendisiyle beraber kalan diğer 9 arkadaşı için de çok kıymetliydi. Ketelerin geldiği gün koğuşta adeta bayram havası yaşanırdı. Çayın yanında bir parça beyaz peynirle ve yine Hikmet Teyzenin kendi eliyle kurduğu salatalık turşusuyla bu içli Kayseri keteleri çok güzel gidiyordu. Hikmet teyze yirmi yıl boyunca her ziyaretinde aksatmadan bu içli keteleri getirmişti. Fakat bu sefer kete getirmek için değil az sonra özgürlüğüne kavuşacak oğlu Haluk’u karşılamak için Kayseri Kapalı Cezaevininin giriş kapısında heyecanla bekliyordu.


Haluk da karışık duygular içindeydi. Gençliğinin baharı kış olmuş 23 yaşında girdiği cezaevinden şakakları ağarmış ve yüzündeki çizgiler derinleşmiş bir yetişkin olarak çıkmak üzereydi. İdealleri uğruna girdiği hapishaneden şimdi eski ideallerinden uzaklaşmış ve kendisini ibadete vermiş bir kişi olarak çıkıyordu. Zaten başka türlü de bu yirmi yıl geçmezdi.. Hapishanede solcuların dahi hoca diye saygı gösterdiği kendi halinde bir kader mahkumundan öğrendiği Kadiri zikrini herkesin uykuya daldığı saatlerde tekrarlayarak huzur bulduğunu farketmişti. Ente Kafi, Ente Şafi, Eyne Musa, Eyne isa (Sen Yetersin, Sen Şifa Verensin, Ben İsayım Ben Musayım…) dedikçe huzur buluyor özlem duyduğu özgürlüğü beklemenin çilesini unutuyordu.



Hapishanenin yüksek kapısı gıcırdayarak açıldı. Güneş ufuktan yeni doğmaya başlamıştı. Kuş cıvıltılarından ve hafifçe esen rüzgarın salladığı yaprak çıtırtılarından başka ne bir araç sesi ne de bir insan sesi duyuluyordu. Hikmet Teyze kapı aralığından elinde küçük bir el çantasıyla çıkan oğlunu görür görmez yaşının normal şartlar altında pek müsaade etmeyeceği bir şekilde koşarak Haluk’a sıkıca sarıldı. Ana ile oğlun yıllar sonra tekrar birbirlerine kavuştuğu o sahneye şahit olanlar herhalde bir daha hayatlarında öyle dalga dalga büyüyüp arşa yükselen bir mutluluk ve özlem tablosuyla karşılaşmamışlardır. Bir yandan Haluk ağlıyor , diğer yandan Hikmet Teyze ağlıyordu. Birisi anam diye sarılıyor, diğeri yavrum diye oğlunu bağrına basıyordu.



Böyle duygular içinde Kayseri’nin mütevazi bir mahallesi olan Fevziçakmak’taki babadan kalma evlerine gittiler. Mahalle değişmişti. Geniş yollarla sokaklar birbirine bağlanmış, bir zamanlar bakkal dükkanı veya tamirci olarak faaliyet gösteren dükkanlar yerini kafelere ve marketlere bırakmıştı. O günü Haluk anasıyla sohbet ederek ve hasret gidererek geçirdi. Akşam Hikmet Teyzenin hazırladığı bol sumaklı nefis Kayseri mantısını da yedikten sonra erkenden yattı. Ertesi gün yapacağı başka işler vardı. İlk olarak babasının kabrini ziyaret edecekti. Sonra…Sonra mı? İşte hapiste geçirdiği yirmi yıl boyunca aklının bir köşesinden hiç çıkarmadığı, yüreğinde kor olup içini yakmış bir hasretini giderecekti.



İlk olarak gerçekten de Erciyes Dağı gibi heybetli rahmetli babasının kabrini ziyaret etti. Kabrin etrafındaki çalı çırpıyı ve dikenleri temizledikten sonra cenazesine katılamadığı can babasına son görevini yerine getirip dualar etti ve beraberinde getirdiği bir bidon suyu kabir taşına döküverdi.



Artık içindeki yakıcı diğer hasreti dindirmek için Beşparmak Mahallesine gitmenin vakti gelmişti. Şimdi on katlı yüksek ve modern binalarla sarılmış bu mahallede yer alan subay lojmanlarının hemen yanı başındaki Atatürk Lisesi’nin önüne geldiğinde durakladı ve derin düşüncelerle artık kurumaya yüz tutmuş karşıdaki söğüt ağacına uzun uzun bakıverdi. Onunla ilk karşılaştığı yer burasıydı. Çekine çekine aşkını itiraf ettiği ilk yer de burasıydı. Elif utangaç bir tavırla kendisine ilanı aşk yapan 19 yaşındaki bu genç adama olumlu yanıt verdiğinde dünyaların kendisinin olduğu ilk yer de burasıydı. O gün bir kıvılcımla başlayan aşk Haluk Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okurken tutuklandığı 15 Eylül 1980 tarihine kadar aralıksız devam etmişti. Haluk tıp tahsilini tamamladıktan sonra Elif’i ailesinden istetecek ve nikah yapacaklardı. Ama kaderin cilvesiyle Haluk hapse girmiş, yollar ayrılmıştı. Haluk söğüt ağacının tam karşısında öylece birkaç saat Elif’i düşünerek geçirdi. Kendine geldiğinde önceki akşam annesine farkettirmeden ağzından aldığı Elif’in oturduğu adrese doğru yola koyuldu. Verilen adrese varıp gizlendiği köşeden O’nu gördüğünde yüreğinden bir parçanın koptuğunu hissetti. Evet işte bir zamanlar çok sevdiği ve hiçbir zaman aklından çıkarmadığı kız tam da karşısındaydı. Aradan uzun yıllar geçmişti. Yıllar geçtikçe elbette insanın görünümünden de bir şeyler geçip gidiyordu. Normal şartlarda artık pek de güzel sayılamayacak Elif, Haluk’un gözüne hala eskisi gibi sırma sarı saçlara sahip, kalem kaşlı, ahu gözlü bir dilber gibi görünmüştü. Fakat bu kısa rüya Elif’in sesiyle bozuldu.

-Oğlum Haluk hadi akşam oldu, yemek için oyunu bırak ve eve gel artık.


Elif oğluna Haluk ismini neden koymuştur bilinmez ama 12 -13 yaşlarında Haluk adındaki bir çocuk oyunu bırakmış apartman kapısından içeri girmek üzereyken artık şakakları ağarmış kırküç yaşındaki diğer Haluk ardında hüzünlü yaşanmışlıkları ve hayalleri bırakarak Fevziçakmak mahallesindeki baba ocağına geri dönmek için çoktan yola çıkmıştı bile.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder