14 Şubat 2011 Pazartesi

Gözyaşının Hikâyesi / Elif



GÖZYAŞININ HİKAYESİ

Annemi çok özledim diyordu. Kocaman mavi gözlerindeki hüzünle, neden gelmiyor? Beni sevmiyor mu?
Sevmek; annesinin gözlerinde kendini gördüğündeki renkti.
Annesinin o gözlerindeki sevme renklerini özlemişti. Annesi onu bu yuvaya bırakalı 3 koca sene geçmişti. Bu sene okula başlayacaktı. Buradaki arkadaşlarını çok seviyordu ama annesinin yeri farklıydı.
Annenin yerini hiç bir şey tutabilir miydi?

Her hafta pazar günü bahçenin demir parmaklıklarının ardında
Annesinin gelişini beklerdi. Ne güzel diye içinden geçirdi, acı bir ses tonuyla, yolun karşı tarafında annesinin elini sıkıca tutan bir çocuk görünce. Çocuk bir an ayağı takıldı yere düştü, başladı ağlamaya, annesi çocuğun o acıyan yerini öptü öptü öptü. Ve tekrar yürümeye başladılar. Benim de çok düşüp kalktıklarım oldu ama annem hiç yanımda yoktu. Hep kendi yaralarımı kendim öptüm iyileştirdim diyordu, içindeki seslerle konuşarak.

Bazen annesine çok kızıyordu. Beni buradan neden hala almıyor diyordu. Evime neden gidemiyorum artık diye, ağladığı geceler oluyordu. Evini çok özlemişti ve köpeği zeytin de burnunda tütüyordu. Annesinin koynunda yattığı geceleri düşünüp uykuya dalıyordu. Babasını hiç görmemiş, babanın ne demek olduğunu televizyondaki filmlerden öğrenmişti. Gerçekten benim de bir babam var demek ki, şu dünyanın bir yerlerinde. Ama beni tanımıyor, görmüyor ve sevmiyor. Gerçekten beni tanısa sever değil mi? minik tavşanım (annesinin doğum gününde getirdiği oyuncağı)gözlerim herhalde babama benziyor, yoksa annemin gözleri siyah diyordu.

Annesi kaç haftadır ziyaretine gelmemişti yoksa hastamı olmuştu da gelmemişti içi içini yiyordu. Gözlerindeki mavilerin renkleri solmuştu. Bunları düşünürken televizyonun karşısındaki koltukta uyuya kalmıştı.

Rüyasında karanlık bir tüneldeymiş. Tünelin öbür ucunda kendine doğru yaklaşan bir gölge varmış aynen annesine benzeyen ama annesi değilmiş, başını öne eğip, göz yaşları yanaklarından süzülmeye başlamış. Neden annem değil diye ağlamasını sürdürüyormuş, bir yandan da o karanlık tünelde ayaklarının nereye bastığını bilmeden yürüyormuş. Tünelin aydınlık ucuna doğru yürümesini sürdürmüş. Birden o gölge annesi oluvermiş. Koşmuş koşmuş kollarını sonuna kadar açarak koşmuş. Birbirlerine hiç bir kuvvet onları ayıramayacakmış gibi sıkıca sarılmışlar. Onun o anne kokusunu içine sonuna kadar çekmiş. Bir daha ki gelişine kadar içinde tutuyormuş. Öğrenmiş artık anne özlemiyle yaşamayı.
Yurtta neler yaptığını anlatmaya başlamış, annesi de usulca kafasını sallıyormuş. Tek bir kızım lafı çıkmıyormuş ağzından, biraz yüreği incinmiş ama ona hiç belli etmemiş. Gideceğin zaman içime bir ok saptanıyor, nefes alamıyorum sanki anne demiş, gözyaşları yanağından süzülerek gideceğinden korkuyorum. Yine hiç bir ses çıkmamış. Sonrasında gerçekten gitmek istediğini anlamış ve yine gel diye sımsıkı sarılmış, bırakmak istememiş.
Gidecek herhalde kararlı, beni de alsana yanına, bir ekmeğe razıydım ben, yeter ki annem yanımda olsun diye içinden geçirmiş. Kollarını gevşetmiş ve annesi gitmiş.
Arkasından el sallamıyorum çünkü yine gelecek biliyorum demiş.

Açılan kapının sesiyle rüyasından uyanmış ve bahçeye koşmaya başlamış, belki annem gelmiştir demiş. Annesi bir daha hiç gelmemiş.
Kocaman mavi gözlerindeki yıldızlar kaybolmuş. Gökkuşağının mavisi solmuş.
Her pazar, hayatta noktası hiç konmayacak yitik bir cümle gibi orada, o demir parmaklıklar ardında öylece kalmış,

“'Her gözyaşının hikâyesini içindeki resimlerden anlayabilirsiniz''değil mi?

Bu hikâyede böyle!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder