14 Şubat 2011 Pazartesi

Emanet / Newbahar


EMANET


Aydınlık Kasabası’nın küçük otobüs terminali her zamanki gibi tenha günlerinden birini yaşıyordu. Tek bir yazıhanenin bulunduğu bu terminalde, sayısı hiç yok denecek kadar az olan yolcuların beklemesi için birde salon bulunmaktaydı. Salonun ortasına kurulu devasa sobanın etrafında, ilçeye gidecek minibüsü ve şehre gidecek şehirlerarası otobüsü bekleyen dört beş yolcu ısınmaktaydı.

      Salona açılan kapının gıcırdayan sesiyle, bekleyen yolcuların başları kapıya çevrildi ve tanıdık bakışlara selamlar eşlik etti.

      Yazıhaneye doğru ilerleyen bu yolcunun, yere sert ve vakur basan kara botları, ahşap zeminle birleştikçe, zemin adeta selam durmaktaydı.

Bu terminalden geçen yüzlerce askerden sadece biriydi Yavuz Teğmen.

     Kasabanın adına yakışırcasına Aydınlık ahalisi, vatan borcunu ödemek için sırası gelen evlatlarını, bu terminalden uğurlamış ve onlarcasını da erdikleri en yüce makam olan, şehitlik makamından sonra karşılamıştı.

     Yavuz Teğmen, iznini geçirdiği, memleketi olan bu küçük Karadeniz kasabasından, yağmurlu ve soğuk bir günde ayrılıyordu.

     Kasabaya çok sapa bir arazide bulunan evinden, ancak sabahın er vaktinde çıkmış, yaya olarak gelmişti. Neyse ki Aydınlık Kasabası’na gelişinden yarım saat sonra, beklediği otobüs geldi. Bavulunu otobüsün bagajına yerleştirdi ve boş olan koltuklardan birine oturdu. Diğer iki yolcusunu da alan otobüs, yaylana yaylana asfalt yola çıktı ve doğu iline doğru yol almaya başladı.

Sol tarafında Karadeniz’in hırçın dalgaları oynaşmaktaydı. Sağ tarafında ise yeşilin bin bir çeşit tonu yamaçları boyamaktaydı.

Uzun bir müddet göremeyeceği bu manzarayı seyrederken, elleri de dizlerinin üzerine koyduğu, kara kaplı defterin pürüzlü kapağı üzerinde geziniyordu.

Elini öpüp, helallik isterken, babaannesi bu defteri eline tutuşturmuş, gözü yaşlı bir halde;

‘’Bu emaneti al oğul ve iyi sakla’’ demişti. Ardından da ‘’canın sıkıldıkça okursun’’ demeyi ihmal etmemişti. Henüz canı sıkılmamıştı ama içinde el yazması karalamaların olduğu,

Amcasına ait bu defterin anlatacaklarını duymak için sabırsızlanıyordu.

Yolcular, yol arkadaşlarına sordukları, olağan yol sorularını bitirip sessizliğe daldıklarında,

Kara kaplı defterin dile gelme vakti başlamış oldu.



Sene – 1973 çay derme zamanı

Ağabeyime;

Bilirsin bizim oraları, ne yaz, ne kış sisi eksik olmaz. Sende sisli bir günde gitmiştin ya!
Kemençeyi dayım çalmıştı, horonlarda bütün sülale. Yayla çamurdu ama bundan kime ne?
Tıraşını aşağı mahalleden İdris Emmi yapmıştı.
Yüzünden aldığın sabun köpüğünü yüzüme sıvamıştın ya! Unutmadım hala kokusunu.
Akşamdan yorgunduk, lakin hepimizde ayrı bir gurur, hepimizde ayrı bir heyecan vardı.
Halam parmağına mor kınayı çalarken, annem sessiz sessiz ağlıyordu.
Bilirsin bizim oraları…


Her sisten sonra yağmur ıslatır doğayı. Sen yola düştüğünde yağmur yağıyordu ya!
Islanıyordu bedenimiz, ıslanıyordu yüreğimiz.
Aşağı sapaktan yola çıkmıştı tertiplerin, yol başında beklemekteydiler.
Magirus’un havalı kornası yankılanırken, sen el sallıyordun, bir yandan da ağlıyordun, görmedim sanma!
Bir annemin ağlaması, bir Magirus’un gürültülü bağırtısı!
Hiç unutmadım.
Senden önce, ben binmiştim ya otobüse! Dursun Emmim kızdı bana. ‘’Ula uşak, in lan aşağı’’ dedi.
Sanki Magirus onun malı mı? Sanma senin gidişine ağladım! Bir şoför koltuğuna oturamadım ya! Ona yandım.
Magirus, salına salına yayla yolunu arşınladı. Çok sürmedi kaybolması, sisler içinde, sis oldu.
Yağmur başladığında sisler dağılır ya ağabey! Baktım yola, tepeyi koşar adımlarla çıkarak.
Yolda ne tertiplerin vardı! Ne Magirus ağabey!
Aahh! Son bir kez görebilseydim seni.
Bilirsin, çay derme zamanı geldi mi, evlerde kimse bulunmaz. Jandarma başçavuşta, üşenmemiş gelmiş yanımıza. Çay rengine karışmış, alalı kamuflajı.
Zor tanıdı babam. Önce sen sandı, elinde ki makası attığı gibi yanına vardı. Yanında ki asker ağabeyler, bakmadılar babama. Jandarma başçavuşta gözlerini kaçırdı. Hiç konuşmadılar ağabey! Anladı babam, kara haber geldiğini.
Bilirsin, bizim oralarda, şehit evlerine al bayraklar asılır. Bir seni uğurlarken asmıştık bayrağı, bir sen döndüğünde ağabey.
Bizim bayrağı, muhtar emmi vermişti. Biraz solukçaydı ama babam ‘’ziyanı yok’’ dedi.
Senin üzerindeki bayrak kocamandı ağabey. Bir bizim evde ki bayrağa baktım, bir senin üzerindekine.
Kıskandım, ne diyeyim? ‘’Keşke bu bayrak benim olaydı’’ diye.
Sonra, alay komutanı dediler, omuzları yıldızlı, gözü yaşlı askere. Zaten, bir onda vardı yıldız, birde senin bayrağında ağabey. O omuzları yıldızlı amca mı seni çok seviyordu ağabey? Tabutundaki bayrağı bana verdi, ben sevine sevine döndüm eve.
Yine, sis var buralarda ağabey…
Babam, senin bayrağını astı dama. Sordum ‘’neden’’ diye! Hamit ağabeyim askere gidecek diyeymiş.
Ben askere giderken de babam, bu bayrağı asar mı ha! Ağabey, asar mı?
Senin dönüşündeki gibi bedenimi sarar mı?
      Kara kaplı defterin anlatacakları bittiğinde gece, çoktan yönünü gündüze çevirmişti. Yüzü, pencereye dönük olduğu halde Yavuz Teğmen akan gözyaşlarını, beyaz mendiliyle sildi.

Hem hiç görmediği büyük amcasını, hem de bu satırları henüz daha sekiz yaşında iken yazan küçük amcasını düşündü. Her ikisi de şehitlik makamında yerlerini almışlardı.

Küçük amcasının, bu satırları yazdıktan on iki yıl sonra, aynı terminalden, onun şimdi gittiği doğu iline gidişini düşündü.

Cebinden çıkardığı kalem, amcasının sorduğu soruya, cevabını yazıyordu…

Sene – 1995
Amcama;
Bilirsin bizim oraları…
Yaz kış sisi eksik olmaz. Sende sisli bir günde gitmiştin ya!
Recep Amca’mdan yadigâr al bayrakla uğurladık seni.
Babam, öpe koklaya al bayrağı senin tabutunun üzerine serdi.

Newbahar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder