14 Şubat 2011 Pazartesi

Duygular Harmanı / Sabahattin Gencal


I

Okullar Şubat tatiline girdi. Ama biz Samsun’a kayın validemlere gidemedik. Buna çok da üzülmemiştik. Karda kışta bir yere gidemezdik zaten. Bizdeki üzüntü yazdan kalan üzüntüydü. Koskoca yaz tatili geçti de Van’ın Muradiye’sinden dışarı çıkamamıştık.
Ben Bursa’daki annemi, kardeşlerimi özlüyordum gerçi. Ama özlem fazla sıkmıyordu beni. Ben özlemlerle yaşamaya alışmıştım. Öğretmen okullarındaki yatılılık çok şeyi alıştırdı bana. Kardeşlerim de babamızın ölümüne alıştıkları gibi ağabeylerinden de ayrı yaşamaya alışmışlardı.
Bunlara sıkılmıyordumsa, ya neydi beni sıkan?
Bizden  daha düşük ücret alan bazı memurlar ta İzmir’e uçakla gidip gelirken… Bu sosyal hüzündü benim için . Anne özlemini bastıran bir hüzün, Ama eşimin özlemi saf anne özlemiydi. O, rüşveti,  adam kayırmaları, dönen dolapları takmazdı kafasına. Onun kalbinde ve kafasında annesi vardı. Onun için mutlaka Samsun’a gitmeyi planlamıştık. Ama bütçemizi denkleştiremedik.
Aslında Muradiye’de geçirdiğimiz  o yaz tatilini ( 1975 yazını) bir daha yaşayamadık. 50 liralık bir fotoğraf makinesi almıştım. Üç yaşındaki oğlum Ahmet’in, ilkokul ikinci sınıfına geçen oğlum Fuat’ın ve  sevgili eşim Nurhayat’ın çok fotoğraflarını çekmiştim:

Çaldıran Yaylasındaki kıl çadırların önünde koyunların kuzuların arasında, at üstünden çadır hayatını seyrederken.
Bendimahı deresinde balıkların 4-5 metre yukarı zıplamalarını, gençlerin balık tutmalarını, kadınların yün yıkamalarını izlerken…
Çeşmelerden su içerken, çayırlarda top oynarken…
Kaleden Muradiye’nin toprak damlı evlerini ve memur lojmanlarını gözlerken…
Fotoğrafların çoğu yandı. Kalitesiz siyah-beyaz fotoğrafların arkalarına şiirler yazıyordum. Bunların en iyi kartpostallardan daha orijinal olduklarını zannediyordum. Nerdeyse kendimi sanatçı ilan edecektim. İleride sergi açabileceğimi, bu orijinal malzemeyle bir çok roman yazabileceğimi de düşünüyordum. Aslında fevkalâde kaynaklardı bunlar. Ama bütün kaynakları kuruttuk. Bir kaç sararmış, büyülerini kaybetmiş fotoğraftan başka bir şey yok elimizde.
Hâlâ tatil değil özlem kokuyor bu fotoğraflar. Benim fotoğraflarımdan bir şey anlaşılamıyor.  Bana “kapalı kutu” diyenler haklı mı acaba? Fotoğraflar da öylesine. Gerçekten benim de özlemlerim vardı. Artı sosyal çarpıklıkları yakından görmenin sıkıntısı. Ama bu sıkıntılarımı sevgili eşim dahil hiç kimseye açmadım.
Eşim 24 yıl sonra yazdığım bu yazıyı okursa satır aralarına serpiştirdiğim duygularımı da okumuş olacak. Belki de  yalnız o,  tam olarak anlamış olacak beni. Satır aralarındaki duygularımı bir araya getirip harmanlayabilecek sonrada harmanı savurabilecek…

II

Okulların ara tatillerine çok az bir zaman var. İstanbul’un Ümraniye’sindeki dairemizden, oğlum Ahmet’ in isteği üzerine 24 yıl öncesine gidiyorum.
Nasıl mı gidiyorum ? Anılar kafamda oda oda saklı. Odanın kapısı, penceresi açılmazsa hiçbir şey görmem, tek bir ses duymam. Ama  1974’ün Muradiye’ sinin kapısı aralanıyor. Bu kapıdan içeriyi sadece seyrediyor değilim. Sanki kurgu filmlerindeki gibi zaman öncesine ışınlanmış oluyorum.
Akşam üzeri iyice giyindik. Palto, kışlık eldiven… Hiç bir şeyi ihmal etmedik. Çocuklara sıkı tembihler verdikten sonra dışarı çıktık. Gideceğimiz yer de 150 metre kadar ilerideki posta hane.  Santim santim ilerliyoruz. İki kürek genişliğinde açılmış yolun sağı solu buzdan duvar örülü gibi.  Bastığımız yer de buzlu. Nurhayat hemen önümde. Onu görebiliyorum. Yoğun siste başka bir şey görmüyorum. Bu anda dışarıda bizden başka kimse var mı bilmem.
Bizi dışarı çıkaran eşimin özlemiydi. Posta haneye kadar gidecek Samsun’a  telefon edecektik. Telefon hatlarının, yolların açıldığı haberini yeni almıştık. Bir kaç haftadır posta işlemiyordu. Erçişle, Vanla irtibat kesikti.
Bu durumu eşime izah edemiyordum. Kayınvalideden bant mektup gelmemişti ya, şüphelendi. Acaba annem öldü mü? Kayınvalide akciğer kanseriydi. Eşim her an kötü haber alacak gibi hissediyordu kendini.
Bant mektuptan söz ettim. El ile yazılan mektuba inanamazdı eşim. ‘‘Ağabeylerim, annem sağmış gibi yazabilirler” derdi. İllâ annesinin sesini duyacak. Evde telefon yok. Onun için kasetler dolduruyoruz.

Sağolsun, kayınbiraderimiz herkesin sesini banda alıyor, gönderiyor ve bizi ferahlatıyordu. Biz de çoluk çocuk kaset dolduruyorduk. Şarkı, türkü, şiir, hatta kısa oyunlar dolduruyoruz. Ben ilk ve son şarkımı okudum... Bir kaset postalamak pek fiyatlı değil; 3 liraya gidiyor…
Bir aya yakındır kaset gelmedi. Şüpheler yoğunlaştı. Samsun’da esnaf olan eşimin amcasının çocuklarına telefon edeceğiz  de durumu öğreneceğiz. Onun için yola çıktık.
Sanki ip üstünde yürüyoruz da elimizi kolumuzu dengede kalmak için kullanıyoruz. Bazen de yolun kenarındaki karlara düşüyoruz. Başka deyişle karlara tutunuyoruz. Buzlara veya…
Postahaneye yaklaştık. Binanın etrafını dolaşmaktansa kestirme bir yola girdik. Öne geçtim, hafif bir meyil vardı. Yürüyerek kayarak indim. Eşim de peşimden. Ayakları yerden kesildi, sanki yükseldi biraz. Sonra arka üstü düştü. Refleksi bir hareketle kolunu destek yapmıştı, başını kurtardı. . . Öylece yatıveriyor. Öyle bir telaşa kapıldım ki... Başını kaldırdım. Oturur vaziyet aldı. Bendeki telaş devam ediyor.
Ne yapıyorum, ne söylüyorum, haberim yok. Eşimin daha sonra anlattığına göre tepiniyor, tekmeliyormuşum.Tekmelemek mümkün mü? Demek ki buz üstünde ayaklarım birbirine dolanıyor ve sağa sola çarpıyormuşum.
O ana kadar kurt murt aklıma gelmemişti. Hep eşimin özlemini yaşıyordum kafamda. O anda korku sardı beni. Dediklerine göre kurtlar böyle havalarda lojmanın önüne kadar gelirlermiş. Silâh da almamıştık. Silâhımız yoktu zaten. Ama bir değnek bile almamıştık yanımıza. Değnek ne işe yarardı ki? Hiç olmazsa destek yapardık. Biz daha çok şeyleri bilemiyorduk.

Eşimin kolunda müthiş ağrı. Benim içimde de korku. Sesimizi bir yere ulaştırmak mümkün değil. Ses hızı, falan filan. Bu sis sesi nasıl keser hâlâ  anlamış değilim. Sis de buzdan duvar sanki... ya da bizim sesimiz ses değil...
Zar zor kaldırdım eşimi. Sağ kolunu sol eline aldı. Geriye doğru gidiyoruz. Daha çabuk gidiyoruz. Bastığımız yerleri bildiğimizden değil . Ağrıdan mı, korkudan mı ? Ya tekrar düşseydik. Tekrar düşmeyi düşünmediğimiz için düşmeden gelebildik.
Fuat, çabuk döndüğümüzü söyledi. Aaa, çabuk mu dönmüştük ? Sanki saatlerce yoldaymışız gibimize geldi. Sanki bir kutup macerası yaşamışız. Belki de eşimin kolunun kırılması zaman kavramında şaşırttı bizi.
Ben şaşkındım. Benim de kafam kırılmıştı sanki. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bereket versin eşim soğuk kanlılığını kaybetmedi . Kolunu divanın üzerine uzattı.Yere oturdu. Tak tak . . . yere vurdu. Parolaydı bu. AIt dairede oturan ortaokul müdürümüzün eşi, ebe hanım yukarı çıktı.
Ebe hanım sağlık ocağı doktorundan ağrı kesici almamı söyledi. Gittim aldım. Sağlık ocağının yapacağı başka bir şey olmadığını da öğrenmiş oldum.
Ebe hanım iğne yaparken beni Remziye hanımlara gönderdi. Kırıkçı Muhtar Yılmaz’ın evini onlar bilirmiş.
Remziye Hanımlara  gittim. Beyi, nüfus müdürü Remzi Bey karşıladı beni. Nasıl geldiğimi sordu. Doğru, nasıl geldim ? Biraz önce de doktor Orhan Bey’lere gitmiştim. Kurt korkusu nasıl çıktı kafamdan? İyi de çıkmış.
Kısaca anlattım durumu. Kırıkçı Yılmaz’ın evini sordum. Gidilemeyeceğini  söyledi. Niçin gidilemezmiş? Bu vakitler köpekler çözülüyordu da ondan. Jandarmanın jipiyle gitmeyi önerdim. O da mümkün değilmiş. Jip mip hiç bir şey yanaşamaz muhtarın evine. Kafam almıyor bunu...
Remzi Bev çok değerli bir insan anlıyor beni. Yardımcı olmaya çalışıyor. Komşudan iki genç çağırıyor. Biri ortaokul üçüncü sınıfta öğrencim. Mehmet Emmi’ye gönderiyor bizleri . Mehmet Emmi de az çok anlarmış kırıktan.
Önümde öğrencim, arkada eli sopalı komşumuz. Sessizce ilerliyoruz. Ortaokulu geçtik. Bir ara yolun başında durduk. Bağırmaya başladılar. Var güçleriyle bağırıyordu öğrencimle komşum. Yarı Türkçe, yarı Kürtçe bir şeyler söylüyorlardı. Köpeğin etrafta olmadığı anlaşıldı. Suya götürülmüştü.
Tam o sırada trak diye bir ses duydum. Öğrencim kavak fidanını kırmıştı. Sanki benim de kolum kırılmıştı. Okulda ağaçlandırma üzerinde ne kadar da durmuştum. Ama fidan sopa olurken susuyordum.
Mehmet Emmilere vardık. Hemen  içeri aldılar bizi. Ben içeri girmek, beklemek istememiştim. Ama Mehmet Efendi namaz kılıyordu. Bekleyecektik. Holde ayakta bekliyorduk. Bir odanın kapısı açıktı. İçerisini  görebiliyorduk.
Duvarda bir lâmba asılıydı. Ortada tandırın etrafında halkalaşmış kadınlar, çocuklar. Odanın etrafında irili ufaklı sayısız küp dizili. Mehmet Efendi namaz kılıyor. Odaya açılan bir başka kapı da var. Girip çıkanlar oluyor. Net göremiyorum.Gölgeler de hareket halinde. Konuşmaları zaten anlamıyorum.                

Bir seneye yakındır ortaokulda çalışıyorum; ama ortaokula çok yakın olan, arka sokaktaki bu dünyayı bilemiyorum. Su yok, elektrik yok; doğru dürüst  ev bark yok... Şimdi bunları düşünmenin sırası  mı?

Suya gidenler geldi. Yatsı namazı da bitti. Artık çıkabilirdik. Mehmet Efendi, iki oğlu, öğrencim bir de komşumuz beni ortalarına aldılar. Ne oluyordu? Birden müthiş bir havlama. Gökler yarılıyor. Başımı kaldırdım. Yukarıda tam benim hizamda bir köpek, üzerime atıldı, atılacak gibi. El fenerleri ışığında, sisler arasında damda değil havada gibi gözüken bu aslandan büyük boz köpek derhal susturuldu. Nasıl susturuldu?
            Lojmana doğru gidiyorduk. Gelişimiz daha kolaydı sanki. Şimdi karlara batıyorum. Arada kayıyorum da. Yüzüm dondu mu, uyuştu mu bilmem. İyi değilim. Ama kendimi düşünecek halde de değilim. Bir an önce lojmana varma gayretindeyiz.
            Eve geldik. Hülya Hanım ve Remziye Hanımlar  da bizde. Gençlere bir odada yer verdik. Oturdular.
            Mehmet Efendi Nurhayat’ın kolunu muayene etti. Yumurta ve un istedi. Birkaç tane de çubuk…
            Bu arada Ahmet ağlıyor. Hem de yırtılırcasına ağlıyor. Çocukla ilgilenememiştik. Eli sopalı adamlardan korkacağı aklımıza gelmemişti. Mehmet Efendi çıkana kadar ağladı çocuk.
            O gece uyuyabildim mi? Belki gözüm biraz almıştır, o kadar. Nurhayat’a ağrı kesici iyi geldi. Uyudu. Çocuklar da uyudu.
Ben? Bir duygudan bir duyguya gidip geliyordum. Duygular harmanını savuruyor, sabahı  bekliyordum.

Sabahattin Gencal, Ümraniye, 1998

*****          
Sabahattn Gencal'ın  diğer yazılarıından

Helal Sana Şef 
Benim Mesleğim 
Kırık Kalem 
Biri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder