14 Şubat 2011 Pazartesi

Dar Hane Çorbası / Newbahar


DAR HANE ÇORBASI



......El yordamıyla ahşap sedirin altına geceden sokuşturduğu çorapları buldu ve ayağına giydi Habibe Nine. Ayağa kalkacak gibi bir kere yeklendiyse de kendinde o takati bulamadı. Kolunu attığı hasır yastıktan destek alarak ağır aksak kalkabildi şişman gövdesi. Yavaş yavaş kapısını açtı ve bahçeye çıktı.
......Bu geçirdiği yetmişbeşinci bahardı, bir sonra ki seneye Allah kerim dedi kendi kendine...
Evin hemen yamacında bulunan taşdibeğin üzerine oturtuverdi yayvan kalçasını. Az ötede açmış olan akasyanın kokusu burnuna kadar geliyordu. Kokulara eşlik eden bir iki arıdan önce gocunsada, ellerinde ki derman sürekli sallamaya yetmedi, vazgeçti.
Etrafına kısık gözlerle baktı, torunu Selim iki gün önce evi sıvatmak için döktürdüğü iki el arabası kilin üzerinde eşeleniyordu. Seslendi;
''Len, Seliiiim... gaçıl len öteye, dağıttın bi avuç toprağııı... Huuuu deyusun oğluuu, gaçıl deyon sanaaa!''
Selim nenesinin bu serzenişlerine alışıktı. Anasına bi keresinde sormuştu ''neden nenem bana deyusun oğlu diyo ana?'' diye!
Anası, ''eyi bişe deel emme, deyo işte eben, kendi oğluna deyus deyo, sen aldırma emi!''
Selim ''ana! babam deyus mu'' demeye kalmadan anasının ayağından çıkan terlik kafasında yerini bulmuştu. İşte o günden sonra Habibe nine ne zaman Selim'e böyle seslense, Selim kulakardı eder, kılını kıpırdatmazdı.
......Habibe Nine, beline sarmaladığı dokuma kuşağın kenarına iliştirdiği torbadan eğireceği yünü ve kirmeni çıkardı. Yünün tamamını sol koluna doladıktan sonra, el alışkanlığıyla eline aldığı bi tutam yünü ustaca burmaya başladı. Kirmen yavaş yavaş hızlanırken Habibe Ninede manilere başlamıştı.



......Mektup yazdım kış idi, kalemim gümüş idi, daha çok yazacaktım, elim üşümüş idi...
......Name yazdım vardı mı. Yar eline aldı mı...
......Duvar üstünde keklik, kızlar giyer eteklik, kızlarda gabahat yok, erkeklerde eşşeklik...



......Her seferinde ayrı ayrı maniler dökülürdü Habibe Nine'nin dudağından. Manileri duyan çoluk çocuk taş dibeğin etrafına otururlardı. Bilirlerdi ki her maninin ardından onlara bir hikaye gelecek.
Ağzı kuruyan Habibe nine çocuklardan birine seslendi:
''Gııızzz! Eşe'nin telli gızııı, gözleri sürmeli, başı yemeni gızııı! Nenem, ökü destiden bi bardak su ve bakam!''
Suyunu içtikten sonra başladı anlatmaya!



......''Harb dönemiydi, goca Mıstıfa beni üç günlük gelin iken bırakdı getti cepheye. Ne dersiiinn..ne edersin garı başınla. Başımda bi dene eli maşalı, yüregi gamçılı bi gaynana...
Vurdumu oturtan bir deli gayınbuba...Hey gidiiiheyy! Cennette otura goysunla, beklesinle gelin Habibeyi bakam!
Ne deyodum hoytalar? Hah! elde yok, avuçda yok, beş on dene goyunun sütüne, bide yününe mıhtacız. Kümesde ki tavıkla desen ıscakdan yımırtayı kesmişle. Hincik gibi tel mi va? Kime haber salcaaan, kimden haber alcaaaann...Yol yok, yordam yok, üçcük cahil adamız goca bi hanede.
......Bi akşam vaktı kapı çalındı, gayınbuba tek gırmasını aldı çıktı gapıya. Gelen yaşlıca, ak sakallı bi dede. Tanrı misafiri dedik aldık içeriye. Ben hemen ocağı yaktım, odun ataşında tarna aşını bişirmeye başladım. Ortalık burcu burcu tarna aşı koktu. Ak sakallı dede halinden bek hoşnuttu. ''Geliiiin!'' dedi bana, ''sen bilir misin bu tarhananın hikayesini''...
''Ne bilem dede'' dedim. Başladı anlatmaya:

......''Devrin sultanı, Ramazan ayında, bir gün tebdil-i kıyafetle şehri dolaşmaya çıkar. Yanında baş veziri vardır. Sultan; Paşa, akşam ezanı kimin kapısının önünde okunursa o evde iftar edelim, der. İftar vakti yaklaşmıştır. Ara sokaklara girerler. Her evin kapısının önünde bir kişi beklemektedir. Bir misafir bulup evlerine iftar için çağıracaklar. Başkalarına iftar ettirmenin zevkine tadacaklar ve sevabını alacaklar.

......Sultan ve veziri kendilerini tanıtmadan, herkese selam vererek giderler. İftar topu atılıp akşam ezanı okunmaya başladığında, fakir ama gönlü zengin bir Müslümanın evinin önündedirler. Zaten ev sahibi de iftara birilerini çağırabilmek için orada beklemektedir. Sofra hazırlanmış. Sıcacık taze ekmek, tuz ve mis gibi tüten bir çorba vardır. Tuzla iftarlarını açarlar, ekmek ve çorba ile karınlarını doyururlar. Çorba, sultanın çok hoşuna gitmiştir. Ev sahibine; “Bu çorba çok hoşuma gitti. Ne çorbasıdır bu?” diye sorar. Çok zeki ve ferasetli olan ev sahibi; “Darhane çorbasıdır, sultanım” diye cevap verir.
İşte gelin tarhananın aslı budur. Darhane çorbasıdır amma velakin dilden dile dolana dolana tarhana olmuştur.''

......'' Aha çoşlarım, hadi bakam bu günlük bu gadar yete! Habibe neneniz yoruldu gari. İkindi okundu ben gidem de namazımı gılayım.''
...... Oturduğu gibi yavaş yavaş kaldırdı yayvan kalçasını Habibe Nine, o evine doğru giderken çocuklar çoktan oyunlarını kurmuşlardı bile.
"tarhana tartar
boğazımı yırtar
gel goca ahmet (mehmet, ali,hasan vs)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder