14 Şubat 2011 Pazartesi

Bir Sonsuz Rüyaya Açılmış Gözler / T.he

-Bu öyküyü rahmetli dedeciğimin aziz hatırasına ithaf ediyorum. Yitirip ötelere yolcu ettiğimiz tüm büyüklerimizin mekanları cennet olsun-

Bir Sonsuz Rüyaya Açılmış Gözler  (İlk öykü denemem)

Artık bir temizlik yapma zamanı gelmişti. Çatı katı yıllar içinde birikmiş ve unutulmaya yüz tutmuş malzemelerle doluydu. Kutu kutu içinde geride bırakılan yıllardan sonra artık hiç kimsenin hatırlamadığı rengi solmuş, sayfaları sararmış kitaplar, yüzlerce demet eski gazete kağıtları, çuval çuval kıyafetler, eski bir ceviz sehpa ile koltuk takımı, bir camı kırılmış üzeri tozla kaplı vitrin ve yırtık poşetinden dışarı fırlamış paslı teneke oyuncaklar.

Saatler süren bir temizlikten sonra nihayet çatıdaki malzemeler aşağıya indirilmiş, kapı önüne yığılmıştı. Az sonra mahallenin eskicisi gelecek ve kendisine tüm bu malzemeler bila bedel teslim edilecekti. Kim diyebilir di ki verilen esasında sadece eski eşyalardı. Gerçekte bu eşyalarla giden geçmişin unutulmuş ya da unutulmak istenilen hatıralarıydı. Öyle ya, insan hiç unutmak istemediği bir hatıraya ait eşyayı bir başkasına verebilir miydi?


İşte ikindi vakitlerinde el arabasıyla “Eskiciiiiii Eskiciiiii” diye bağırarak tüm mahalleyi dolaşan Murat Efendi’nin de sesi uzaktan duyulmaya başlanmıştı. Pas lekeleriyle farklı bir görünüme bürünmüş eski bir kot pantolonu iş elbisesi olarak giyen Murat Efendi kırçıl sakalları, yüzünün tam ortasında ampul gibi belirgin kocaman burnu ve yaşı ilerledikçe kırış kırış olmuş esmer teni ile tipik bir eski eşya toplayıcısıydı. Mahallede kimse Murat Efendi nerede yaşar, neden bu mesleği yapar, evli midir barklı mıdır, çoçukları var mıdır, nerelidir bilmezdi ama nice zamandır mahallenin tüm eski eşyalarını da topladığı için artık mahallelinin aşina olduğu bir simaydı. Eski eşyalarla dolu el arabasının bir köşesinde pille çalışan Sanyo marka eski bir teybi de vardı. Bir taraftan eskicieeee eskicieee diye acı acı naralar atarak mahalleliye geldiğini haber verir, diğer taraftan teybe koyduğu eski bir kasetten hisseden yürekleri burgu gibi delen Turan Engin'in söylediği türküleri dinlerdi.

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol




(Aşağıdaki videoda çal butonuna basarsanız bu güzel türküyü de dinleyebilirsiniz)




Eşyalar birer birer Murat Efendi’nin el arabasına yüklenmeye başlanmıştı. Düzenli olsun diye önce eski kitaplarla dolu kutular üst üste yerleştirildi, sonra boş kalan yerlere çuvallar ve poşetler konuldu. Yüklenecek son bir kaç parça kalmıştı ki kırmızı renkli ve ağzı nazar boncuklu bir çıtpıtla kapatılmış elörgüsü bir çanta dikkatini çekti. Uzandı açtı ağzını ve elini soktu ve çantanın içinden rastgele ilk ulaştığı parçayı çıkarıverdi. Bu arada artık yüklenecek başka bir şey de kalmadığı için Murat Efendi’nin sesi duyuldu: “Beyim, ben gidiyorum hakkını helal et!”. Bir taraftan elindekine bakarken istemsizce “Helal Olsun Murat Efendi Helal Olsun” deyiverdi.  Tesadüfen dikkatini çeken bu bez çantadan çıkmış şey onu alıp ötelere götürmüş adeta zamanı durdurmuştu. Tam kırk yıl geriye gitmişti. Düş görüyordu sanki, bir sonsuz rüyaya gözlerini açmıştı. Ama gördüğü acı gerçeğin ta kendisiydi.


Kuş sesleri duyuluyordu. Cıvıl cıvıl kuş sesleri. Bir iğde ağacının yanı başında heyacanlı heyacanlı bekliyorlardı. Gün henüz tam anlamıyla ağarmamış, şafak sökmemişti. Hafifçe esen rüzgar, iğdenin dallarına vurdukça civara nefis aromatik bir koku yayılıyordu. Bir an, aradan geçen kırk yol boyunca o iğde kokusundan daha güzel bir koku almadığını hissetti  ve sonra tekrar zihnindeki flaşbeke geri dönüverdi. Sabahın erken saatleri olduğu için yaşı o zamanlar on iki on üç yaşında olan delikanlı ile yedi sekiz yaşında olan kızcağız her ikisinin de üzerine paltoya benzer ince bir giysi olduğundan olsa gerek soğuktan üşümüş belli belirsiz titriyorlardı. Az ötede büyükler kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Yaşları kendisinin şu andaki yaşında olduğunu tahmin ettiği aksakallı bir amca ile köylü utangaçlığının vermiş olduğu bir zerafetin yüzüne aksettiği yanakları al al teyze çok uzaklara yolcu edilmeyi bekliyorlardı. On beş dakika sonra otobüse binecekler ve artık zamanı geldiğini düşündükleri kutsal görev hac vazifesini ifa etmek için üzerlerinde al bayrak motifli hacı kıyafetleri olduğu halde yola çıkacaklardı. Yaşlı çiftin ağızından sürekli dualar dökülüyordu. “Lebbeyk Allahumme lebbeyk!.. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnnel hamde vennîmete leke velmulk!.. Lâ şerîke lek! “ diye dualar edecekleri Arafat Meydanının mahşeri ortamını daha gitmeden gözlerinde canlandırıyorlardı. “Buyur emret, ey varlığı mutlak lazım olan Allah’ım, emrine hazırım ve ilahi iradene itaat ederim Senin benzerin ve ortağın yoktur” nidalarıyla yer ve gökün inim inleyeceği hac vazifesi ölmeden önce yapmak istedikleri son görevleriydi. Böyle bir inanç ve şuurla hacca gidiyorlardı.


Tüm bu düşünceler topu topu 10-15 saniye içinde zihninden geçtiği halde sanki saatlerdir öylece ayakta kalakalmış halde geçmişe gitmişti. Şimdi ise makarayı biraz daha ileriye sarmış dedesinin hacca gittiği o soğuk sonbahar sabahından tam on sene sonrasına uzanmıştı. Üniversite son sınıftaydı. Çok çalışkan ve başarılı bir öğrencilik yaşamı geçirmişti ve bu yüzden de dedesinin gurur kaynağıydı. En çok sevdiği torunu kendisiydi. Kendisini her ziyaret ettiğinde dedesinin gözleri duyduğu onur ve mutluluktan yaşarırdı. Almanya’dan malulen emekli olduğu için de maddi durumu oldukça yerinde olan dedesi kendisine her ziyaretinde harçlık vermeyi de unutmazdı. Her defasında istemem saol dedecim dese de çıkışta cebinin bir kenarına kendisi için oldukça yüklü gelebilecek bir harçlığı sıkıştırılmış olarak buluveririrdi. İşte yine böyle bir ziyaret günüydü. Ankara’dan memleketi Kayseri’ye gelir gelmez ilk işi dedesini ziyaret etmek olmuştu; son ziyareti de. Dedesi ağır bir hastalık dönemindeydi. Yorgunluktan ve ızdıraptan artık iyice solmuş yüzü şairin deyimiyle meçhule gidecek bir geminin habercisi gibiydi. Buna rağmen kendisini görünce birden çektiği elem ve kederi unutmuş, yüzüne renk gelmiş, yavrum diyerek torununu bağrına basmıştı. Fakat ne yazık ki dedesinin yanında fazla kalamayacaktı. Bir kaç saat sonra Ankara’ya dönmesi gerekiyordu. Biraz sohbet ettikten sonra dedesinden izin istedi ve ayağa kalktı. Dedesinin ağzından tek bir çift söz çıkmıştı:


-Gitme oğlum.


Ama O gitmişti. Az sonra kalkacak otobüsü kaçırmak istemediğinden kendisini gitmek zorundaymış gibi hissediyordu ve öyle de yaptı. Gitti. O gittikten bir kaç hafta sonra da dedesinin vefat ettiği haberi geldi.


Eskiciye verilmek üzere çıkartılmış eski eşyalar arasından bulduğu, dedesinin hac öncesi çekildiği ve kendisinin ise o zamanlar henüz bir çocuk olduğu sararmış  fotoğrafa bakarken geçmişe yelken açmış, hatıralar duygu olup bir yumak gibi ciğerinin tam orta yerine oturuvermişti. Bu fotoğrafı unutmuştu ama dedeciğini unutamamıştı. Onun son dileğini yerine getirememiş olmanın verdiği buruk duyguları yıllarca yaşamış, bu anı her hatırladığında yüreğinin bir parçası sızım sızım sızlamıştı. Fakat elden bir şey gelmiyordu. Giden çoktan ötelere gitmişti. Geride kalanlar da gidenlerden kalan son hatıraları eskicilere vermekle meşguldü.


Yılların vermiş olduğu yıpranmışlıkla solmuş ama elindeki  en değerli mücevherlerden daha değerli bu son resme son defa baktı, göğsüne götürüp bastırdı, yumruklarını sıktı ve sonra dikkatlice nazar boncuklu kırmızı renkli el örgüsü çantaya geri koydu. Adımını ileri doğru attı. Usul usul merdiven basamaklarından yukarı çıkarken artık tutamadığı gözlerinden yaşlar damlıyordu.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder