24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmenler Günü Özel Sayısı (İçindekiler)


İçindekiler

 
 


Öğretmen, Öğretmenlik ve Eğitim ile İlgili Haberler, Yazılar....

ÇAKIL TAŞLARI

Dersin tam ortasında yine ayağa kalktı. Herhalde yine kalemini açmak için çöp kutusuna gidecek, ya da yanıma gelip tuvalete gitmek için izin alacak zannettim. Çöp kutusuna gitmedi, yanıma yaklaştı, suratıma değil elime bakıyordu bu sefer. Sağ avucumu açtı ve içine bir şeyler koyup hızlıca yerine döndü…

Ne vardı avucumun içinde? Birkaç tane sert ve küçük şeyler… Hemen kısaca görevlendirip sınıfı, masama geçtim ve avucumun içine ne koyduğuna baktım. Beş tane çakıl taşı. İkisi beyaz, ikisi kırmızı ve biri mor. Kafamı kaldırıp ona baktım, göz işaretiyle çağırdım. Yanıma gelince sessizce sordum. Nedir bunlar? Öğretmenim sizin için bunlar. Ben boyadım. Hediye ediyordu bana, beş çakıl taşı. İçimden bir şeyler aktığını hissettim. Duraksamadan hemen sordum, bu iki tanesi peki dedim, onlar boyalı mı? Hayır onlar orijinal, renklerini beğenmediklerini boyamış. Nereden buldun? Yurdun önündeki çocuk parkından dedi. Kendim boyadım, nasıl beğendiniz mi diye sorarken gözlerimin içine bakıyordu bu sefer. Buğulanmaya başlayan gözlerime bakıyordu. Çok beğendim, çok teşekkür ederim. Ne güzel boyamışsın aferin sana, teşekkür ederim kızım derken hızlıca yanağıma bir öpücük kondurdu. Ben de teşekkür ederim dedi. Ne için teşekkür ediyordu?

Burkum burkum boğazım, yanmaya başlayan yüreğim birazdan volkan gibi patlayacaktı, bunu biliyordum. Sınıfın ortasında hüngür hüngür ağlamak mı? Aman Ahmet kendine gel dedim. Alt dudağınızı ısırdınız mı hiç? Sımsıkı sıkıyordum taşları avucumun içinde. Hemen bir şarkıya başladım, çocuklar kendilerinden geçtiler yine. Şarkı söylemeyi çok seviyorlardı. Bense playback yapıyordum bu sefer. Ağzımı oynatıyordum. Konuşamazdım ki. Ağzımdan çıkacak ilk kelime hüngür hüngür ağlatacaktı beni.

Ayağa kalktım, sıralar arasında dolaşmaya başladım, defterlere bakıyor, biraz önceki alıştırmayı nasıl yapıyorlar diye kontrol ediyordum. Aklımı dağıtmaya çalışıyordum, yutkunuyor, ağlamamaya çalışıyordum. Zil çaldığında hiç bu kadar hızlı çıkmamıştım sınıftan herhalde. Öğretmenler tuvaletinde ise sessizce ilk kez ağlıyordum herhalde. Cebimdeki çakıl taşlarını çıkarıp bakamıyordum bile. Yüzümü yıkadım. Gözyaşlarımı durdurmaya çalışıyordum. Ne fayda, aynaya baka baka sessizce ağlıyordum. Sessizce ağladınız mı hiç?

Sonra öğretmenler odasına girdim. Dördüncü sınıf öğretmeni bir kenarda kitap okuyordu. Yanına oturdum, kitap okumasını kestim. Okumasın, önemli değil. Beni dinlemeliydi şu anda. Öğretmenim dedim, on üç yıllık öğretmenlik hayatımdaki en değerli hediyemi görmek ister misiniz? Şarırarak baktı yüzüme, gözlerim buğulanmıştı, onun yanında ağlayabilirdim, önemli değil. Beni en iyi kim anlar ki zaten? Cebimden çakıl taşlarını çıkardım, masanın üstüne önüne doğru yavaşça bıraktım. Şöyle bir baktı çakıl taşlarına, kim verdi bunları Merve mi? Bilmişti, öğrencilerini çok iyi tanıyordu. Merve yi çok iyi tanıyordu.

Merve’nin anne ve babasının öldüğünü sene başı toplantısında öğrenmiştim. Kardeşleriyle birlikte çocuk yuvasında kalıyordu, iki kardeş bizim okula geliyorlardı. Bahçede nöbetçi olduğum günler yanıma gelir, elimden tutar beraberce tur atardık bahçede. Merve’nin babası yok, benim de çocuğum yok. O mu bende baba sevgisini tatmin ediyordu, ben mi onda çocuk sevgisini. Biliyor muydu Merve benim çocuğumun olmadığını, ondan mı rahatça yanıma gelip sımsıkı elimden tutup geziyordu bahçede benimle. Üzülme öğretmenim, senin de elinden tutup gezdirebileceğin bizler varız mı demek istiyordu. Küçücük haliyle teselli mi ediyordu beni.

Her sınıflarına girişte kapıda sarılıyordu bana. Senin eve girerken kapıda böyle sarılan çocukların yok, ben sana sarılayım öğretmenim mi diyordu? Arada yaramazlık yapıyor kızdırıyordu beni, ama her zaman gülümsüyordu. Gülerek, gülümseyerek, bilerek yaramazlık yapıyorum, seni kızdırıyorum anlasana mı demek istiyordu?

Anne babaların ciğerleri nasıl sızlar, baba olamadığım için bilemiyorum ama şimdiye kadar birkaç kere sızladı ciğerim. Eğer böyleyse, eğer benim ciğerimin sızladığı kadar sızlıyorsa anne babaların ciğerleri ne kadar büyük bir şey… Sonra başka bir şey hatırlıyorum.

İsmini unuttuğum bir öğrenci. Çalışkan, dersle çok ilgili, İngilizceyi sevdirebildiğim öğrencilerden birisi. Okula birkaç gündür gelmiyor. Belki hafta olmuştur. Bir gün ara derslerim boş, kantine gittim, bir şeyler yedikten sonra sonraki dersi öğretmenler odasında bekleyeyim dedim. Odaya girdiğimde müdür yardımcısı arkadaş, bir bayanla konuşuyor, bayanın yanında da benim öğrencim. Oğlu ile gelmiş okula müdür yardımcısı ile bir şeyler konuşuyor. Bir kenarda oturuyorum. Benim geldiğimi oturduktan sonra fark ettiler, kafaları ile selamladılar. Öğrencim bana bakmıyor. Önüne bakıyor. Ne oldu acaba? Ben bakınca ne göreyim, öğrencimin gözünde kocaman bir bandaj var. Herhalde gözü apse yaptı, arkadaşlarıyla şakalaşırken kalem falan mı battı yoksa? Acaba ne oldu diye düşünürken yazılı kağıtlarını okumaya çalışıyorum. Kadın konuşuyor, ameliyat çok başarılı geçti diyor, tümör alındı, şimdi tertemiz, on beş gün sonra diğer gözü de görmeye başlayacak… Ne? Ne diyorsun annesi? Kaynar sular dökülmesi baştan ayağa ne demek anlıyorum. Aman Allahım! Oğlum ne oldu sana diye koşup sarılayım mı? Yok yok, dayanamam ki? Yaşlar damlıyor gözlerimden, görmesinler, hemen yan odadaki müdür yardımcısı odasına kaçıyorum. Oysa müdür yardımcısı içerde yokken bu odaya girmezdim ben. Ağlıyorum, ciğerim yanıyor. Soramadım, kucaklayamadım, oğlum benim, ne oldu sana, oturuyorum cam kenarındaki sandalyenin üstüne, çöküyorum, çöküp kalıyorum. Allahım sen şifa ver. Oğlum görsün. Tümör falan kalmasın, yine gülsün, parmak kaldırsın derste bana, ben de ona 100 vereyim Ders İçi Performans notu olarak. Allahım ne olur…

Okuldan çıkıyorum. Merve aklımda, arabada da ağlıyorum, ağlayarak araba kullanılmaz ki. Bir kenara çekip anne babamı arıyorum. Babam öğretmen, annem öğretmen eşi, öğretmen kardeşi ve öğretmen annesi. Onlara anlatıyorum Merve’nin yaptığını. Ağlatıyorum onları da. Konuşurken çakıl taşları avucumda… Cebimdeler hala, çıkarmayacağım, çıkaramam ki, savuramam ki sağa sola…

Çakıl taşlarının resimlerini çekip sizlerle paylaşayım diyorum. Vazgeçiyorum. Resmin ne önemi var ki? Zaten siz gönlünüzde resmini çekmişsinizdir, değil mi?

Beş Çakıl Taşı… İkisi beyaz, ikisi kırmızı biri mor…

Ahmet GENCAL
22 Aralık 2O1O
***

 

HANİ GÖZYAŞIM AKMAYACAKTIN ?

Şöyle ne istiyorum biliyor musunuz ? Kocaman haşlanmış bir mısır alıp yolda yiye yiye yürümek... Görüyorum, alsam mı diye düşünüp vazgeçiyorum. Dün de öyle oldu...

Bitti... Yarın son gün... Her bitiş bir başlangıç değil mi ? Yarın yaşantımda yeni bir sayfa açılacak... Yarın başka bir gündür, ne olacak bilinmez. Yoo ben biliyorum... Gelecek anlamındaki yarını bildiğimi söylemiyorum... Cumartesi günü son dersimi vereceğim. Dolabımı boşaltacağım, kitaplarımı alacağım ve veda...

Vedalaşmaları hiç sevmiyorum. Zaten bırakacağım uzun zamandır biliniyordu. Bir yıldır bunu söylüyordum. Birkaç kez de yazdım. Söyledim, yazdım ; çünkü aslında kendimi ayrılığa hazırlamak istiyordum. Hazırım artık.

Hazırım... Evet evet çok hazırım...Hazırım da neden gözlerim dolu dolu şimdi? Neden ? Neden ? Neden ?

Bitti...

Bitti...

Bitti...

Ben emekli bir yazın öğretmeniyim artık...

Bitti.

Yarın haşlanmış mısır alacağım, yolda yürüye yürüye yiyeceğim.
Yiye yiye yürüyeceğim...Yapabilir miyim bunu? Sanmıyorum, yollar çok kalabalık ve ben bu şekilde görünmek istemiyorum.

"Hani ey göz yaşım akmayacaktın?" Akmayacaktın! Söz vermiştin, akmayacaktın...

Ama bitti...
Bitti işte...
Bitti.
Ve ben ağlıyorum...
Burnumu çeke çeke ağlıyorum...

AYSEMA, DİLEK, 30 Mayıs 2008

***

Oğlumun Öğretmenine,

Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.

Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.

Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını.

Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.

Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.

Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.

Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.

Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.

Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun.

Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım.

O, ne kadar iyi, küçük bir insan.
Oğlum.

Abraham Lincoln
(Oğlunun öğretmenine yazdığı mektup)
***
Öğretmen: sözüm namusumdur!


Bugün yazı günüm değil ama ben bugün yazmak istedim. Çünkü benim için önemli bir gün. Bugün öğretmenler günü. Bütün öğretmenlerimin öğretmenler gününü kutlarım.


24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Türkiye ekonomisi gelişiyor ama insani yatırım indeksinde gerilerde. Neden?Çünkü para insana yatırım için harcanmıyor. Adamın evi ve arabası oluyor ama becerisi, görüşü, fikirleri, kitap okuması değişmiyor. Yani gelişmiyor.

İşte bu yüzden eğitim çok önemli.

İşte bu yüzden öğretmen çok önemli. Öğretmene çok iş düşüyor.

Bu yüzden öğretmenler hak ettiği profesyonellik statüsünü kazanmalı.

Ben de bu sürece katkıda bulunmak için bir öğretmen yemini hazırladım. Hipokrat yemini gibi.

Umarım öğretmenler, müdürler, veliler, öğrenciler, sendikalar ve MEB bu yemini gündeme alır. Okullarda bu yemin tartışmaya açılır. Geliştirilir ve bir MEB politikası olur.

Umarım eğitimi önemseyen her kişi bu yeminin çıktısını alıp en yakın okula götürür.

(Öğretmenlerin bir yemini var ama içinde öğrenme yok. O yemine ek olarak bu yemini sunuyorum. Geçen öğretmenler gününde yayımlamıştım. Şimdi tekrar
yayımlıyorum.)

İşte öğretmen yemini.

ÖĞRETMEN YEMİNİ



Öğretmenliği sadece bir meslek değil, bir yaşam tarzı olarak seçtiğim için, bir öğretmen olarak aşağıda belirtilen ilkelere ve değerlere uyacağıma şerefim ve namusum üzerine ant içerim.

Öğrencilere karşı sorumluluğum:
Her öğrencimin benliğine bir birey olarak saygı gösteririm,
Öğrencilerimi topluma ve insanlığa yararlı bir birey olarak yetiştiririm,
Her öğrencinin öğrenme kapasitesi olduğuna inanırım,
Öğrencilerime milli bilinç ve insan sevgisi aşılarım.
Öğrencilerim doğru, adil, dürüst ve onurlu bir birey olarak yetiştiririm.

Topluma karşı sorumluluğum:
Toplumun yükselmesinden ve gelişmesinden bizzat kendimi sorumlu tutarım,
Topluma davranışlarımla yön verir ve örnek bir vatandaş olurum.

İş arkadaşlarıma karşı sorumluluğum:
Bilgimi ve deneyimlerimi diğer meslektaşlarım ile paylaşırım,
Eğitim sorunlarına çözüm üretmek için diğer meslektaşlarım ile iş birliği yaparım,
Meslektaşlarımı daha iyi bir öğretmen ve vatandaş olmaya özendiririm.

Mesleğime karşı sorumluğum:
Gelişen dünyaya ayak uydurmak için kişisel ve mesleki gelişimime önem veririm,
Öğrencilerimden sürekli bir şeyler öğrenirim,
Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu bilir, mesleğimi küçük düşürecek davranışlardan kaçınırım.

Ailelere karşı sorumluluğum:
Öğrencilerimi daha iyi tanımak için aileler ile iletişime geçerim,
Öğrencilerin daha iyi öğrenmesi ve daha iyi bir birey olması için onlar ile işbirliği yaparım.
Yukarıda belirtilen sorumlulukları bazı koşullar altında uygulamanın zor olduğunu bilirim. Ama asıl erdemin, en zor koşullarda bu sorumlukları yerine getirmek olduğunu kabul ederim. Onun için bu sorumlulukları en zor koşullar altında bile yerine getireceğime tekrar şerefim ve namusum üzerine ant içerim.
Bir öğretmen olarak “sözüm namusumdur” derim.
Özgür Bolat, Hürriyet, 24. 11. 2010
***
MİLLET ADINA TEŞEKKÜRLER

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Öğretmenler Günü dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ve 81 ilden gelen öğretmenleri Çankaya Köşkü’nde kabul ederek, öğle yemeği verdi.

Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte büyük resepsiyon salonunun girişinde karşıladığı davetlilerle tek tek tokalaştı. Milletin öğretmenlere ayrı bir değer verdiğini ve onları gönlünde özel bir yerde tuttuğunu dile getiren Gül, kendisinin de öğretmenlerle her yıl bir araya geldiğini söyledi.

Gül, “Ülkemizi yarınlara taşıyacak, zeki, bilgili, çalışkan, vicdanlı, araştıran, sorgulayan, eleştirel düşünen, özgüveni yüksek, ahlaklı nesilleri titizlikle ve sevgiyle yetiştiren öğretmenlerimiz, ulvi gayretleriyle, Türkiye’nin kaderinde önemli rol oynamaktadır” dedi.

Mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlere millet ve devlet adına takdir ve teşekkürlerini ileten, sağlıklı, mutlu, başarılarla dolu yaşam dileyen Gül, sözlerini, “Başöğretmen Atatürk’e, ebediyete intikal etmiş değerli öğretmenlerimize, kendi öğretmenlerime rahmet diliyorum, herkese şükranlarımı sunuyorum” diyerek tamamladı.

Hürriyet, 25. 11. 2010
***



MERSİN (İHA) - Mersin Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, öğretmenlik mesleğinin bir insan yetiştirme sanatı olduğunu belirterek, önemini ve saygınlığını da geçmişten bugüne hiçbir zaman yitirmediğini söyledi.

Güzeloğlu, '24 Kasım Öğretmenler Günü' nedeniyle yaptığı açıklamada, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bütün enerjisini ve zamanını yeni Türkiye'nin inşasına vakfeden Büyük Önder Atatürk'e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım 1928 tarihinin 82. yıldönümünde, onun yaktığı eğitim meşalesinin ışığını yeni nesillere taşıyan tüm öğretmenlerin 'öğretmenler gününü' kutladığını belirtti.


Öğretmenlerin, almış olduğu emaneti en iyi şekilde korumak ve yeni nesilleri yetiştirmek için gösterdiği çabanın, öğretmenlik mesleğini ülkemizin en onurlu ve saygın mesleklerinden biri yaptığını vurgulayan Güzeloğlu,

"Dün olduğu gibi bugün de öğretmenlerimiz Türkiye'yi çok iyi yerlere taşıyacak eğitim seferberliğinin öncüleridir. Ülkemizin iyi yetiştirilmiş insan kaynağıyla 21.yüzyılda gelişmiş ülkeler arasında yerini alması da öğretmenlerimizin yetiştireceği yeni nesillerle olacaktır.
En zor şartlarda bile, ülkemizin her köşesine ulaşarak ışık olan, fedakarlıkların en büyüğünü gösteren, eğitmeyi ve öğretmeyi bir ideal olarak benimseyip ülkemizi çağdaş medeniyet seviyesine çıkarma gayreti gösteren tüm öğretmenlerimize duyduğumuz borcun, tıpkı vatan borcu gibi, insanlık borcu gibi ömür boyu taşınacak ve hiçbir şekilde ödenmeyecek bir manevi yükümlülük olduğunu biliyoruz.
Öğretmenlerimize, verdikleri emek, gösterdikleri özveri, sabır ve hoşgörü için yetiştirdikleri bütün öğrenciler adına teşekkür ediyorum."
dedi.
(HSK-HSK-Y)23.11.2010

23 Kasım 2010 Salı

Önsöz

Damla,  –e kitap değil, - e dergi de değil; ama  -e kitap gibi kaynak olabilecek,  - e dergi benzeri sıradan bir blogtur.

Damla, duygu ve düşünce platformu değil. Bir tartışma forumu da değil;  herkese açık yorum sayfalarında düşünce ve duygulara, eleştirilere yer veren bir blogtur.

Damla her konuya yer veren bir blog değil. Damla özel konulara yer veren, özel sayılar çıkaracak olan özel bir blogtur.

Damla’nın başlıca amacı ele alınan konularda etkili olmak, yol açıcı olmak; güzel duyguların oluşmasına, yeni fikirlerin gelişmesine katkı sağlamaktır.

Damla’nın amacına ulaşması için tüm okurların yardımlarına, katkılarına ihtiyacı vardır.

Damla 24 Kasım Öğretmenler Günü Özel Sayısı ile yayın hayatına başlıyor. Bu özel sayımıza yazıları ve şiirleri ile katkı sağlayan tüm arkadaşlarımıza içtenlikle teşekkür ederim.

Damla’nın  yararlı olması dileğiyle saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli, 23 Kasım 2010
-----------------------
Önsöz 2

"İki günü birbirine eşit geçen aldanmıştır, zarardadır." hadisini ilke edinen Damla 24 Kasım Öğretmenler Günü Özel Sayısı ile yayın hayatına başlayalı beri  ilkelerini koruyarak bir çok özel sayı ve özel sayfalar çıkarmıştır.
Sayıları gün geçtikçe artan ziyaretçilerinin ilgilerini çeken ve güvenlerini kazanan Damla, amaç ve ilkelerinden sapmadan bu ilgi ve güvene layık olmaya çalışacaktır.

Damla’nın  yararlı olması dileğiyle saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli, 23. 03. 2012

22 Kasım 2010 Pazartesi

İstiklal Marşı


İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Milli marşıdır. Marşın sözlerini Mehmet Akif ERSOY yazmış, bestesini Zeki ÜNGÖR yapmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşı'nın en çetin döneminde, bir millî marşa duyulan gereksinmeyi göz önüne alan Milli Eğitim Bakanlığı, 1921yılında bunun için bir şiir yarışması düzenledi. Yarışmaya 724 şiir gönderildi. Kazanacak şiire para ödülü konduğu için başlangıçta Mehmet Akif katılmak istemedi. Ama millî eğitim bakanı Hamdullah Suphi'nin (TANRIÖVER) ısrarı üzerine, ödülsüz olmak şartıyla o da şiirini gönderdi.

Yapılan seçim sonunda, Mehmet Akif'in 20 Şubat 1921'de yazdığı "Kahraman Ordumuza" sunusunu taşıyan şiiri 12 Mart 1921 günü büyük çoğunlukla TBMM'nce İstiklâl Marşı kabul edildi. Aynı yıl bir de beste yarışması açıldı, ama kesin bir sonuç alınamadı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı'nca Ali Rıfat ÇAĞATAY’ın (1867–1935) bestesi uygun görülerek okullara duyuruldu. 1924'ten 1930'a kadar marş bu beste ile çalındı. O yıl bunun yerini, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi Zeki ÜNGÖR'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste aldı.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı'nda, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, hakka, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir. Şiirin bütünü, dörtlükler halinde yazılmış kırk bir dizedir. Sonuncu bölük beş dize.

İSTİKLÂL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.



Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır  ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Âkif Ersoy

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi


Ey Türk Gençliği!
 
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
 
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır.
 
Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
 
İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
 
Ey Türk istikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
 
Mustafa Kemal
Ankara, 20 Ekim 1927


Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi (dinle)


Atatürk'ün Türk Gençliğine Hitabesi , Vikipedi, özgür ansiklopedi


Öğretmen Andı



ÖĞRETMEN ANDI


Türkiye Cumhuriyeti anayasasına,
Atatürk inkılâp ve ilkelerine,
anayasada ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine
sadakatle bağlı kalacağıma;

Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını tarafsız ve
eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma;

 

Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve
 kültürel değerlerini benimseyip, koruyup,
bunları geliştirmek için çalışacağıma;

İnsan haklarına ve
anayasanın temel ilkelerine dayanan
millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan
Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı
görev ve sorumluluklarımı bilerek,
bunları davranış halinde göstereceğime

namusum ve
şerefim üzerine yemin ederim.


Öğretmen Marşı



Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk;
Korku bilmez soyumuz.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.


Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.

Öğretmenler Gününün Kısa Tarihçesi


   Türkler, ilk önceleri Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardır.
8. Yüzyıldan itibaren, İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Uygur alfabesi bırakılarak Arap alfabesine geçilmiştir.

   Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının artırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.

   24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.

   Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
http://www.meb.gov.tr/belirligunler/24kasim/index.htm

Atatürk'ün Öğretmenlere Hitabı




ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERE HİTABI
(KÜTAHYA LİSESİ - 24 MART 1923)

   "Muallime hanımlar ve muallime efendiler,

Bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

   Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.
Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.
Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

    Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

   Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

   Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.
Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.

   Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

   Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum."

Atatürkçü Düşüncenin Bekçisi Öğretmen / Sabahattin Gencal

Öğretmenler!...
Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.
Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. (25.08.1924, Öğretmenler Birliği Kongresi Üyelerine.)
M. K. Atatürk




ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCENİN BEKÇİSİ ÖĞRETMEN
                                              
I
            Bu çalışmanın konusu en genel anlamda öğretmendir.
            Yaygın deyişle Tanrı mesleğinde çalışan, açık  deyişle insanı yetiştiren, kişi yapan öğretmenin incelenebilecek bir çok yönü vardır. Burada düşünce bekçiliği üzerinde durulacaktır.
            Bir şairin deyişiyle uzaydır düşünce. Sonsuz genişliği, boyutları olan düşünceyi ele almak mümkün görülmemektedir. Onun için Atatürkçü düşünceden, bu düşüncenin bekçiliğinden söz edilecektir.
            Bekçinin sözlük anlamı, bir şeyi veya bir yeri bekleyip korumakla görevli kimsedir. Atatürkçü düşünceyi beklemek onu dondurmak olur, kalıplaştırmak olur ki bu Atatürkçülüğe aykırıdır. Onun için, bu çalışmada bekçilik Atatürkçü düşünceyi ana doğrultusundan saptırmadan, temel ilkeler çerçevesinde, paralelinde geliştirmek, öğretmek en önemlisi de hareket haline getirmek anlamında kullanılmıştır.
            Kısaca bu çalışmanın konusu Atatürkçü düşüncenin bekçisi öğretmendir.
           
Bu çalışmanın amacı ne öğretmenliğin önemini, kutsallığını anlatmak, ne de Atatürkçü düşünceyi anlatmaktır. Amaç milletçe kalkınmak için Atatürkçü düşüncenin hareket haline dönüşmesinin gerekliliğini, bunun da öğretmenin önderliğinde gerçekleşebileceğini vurgulamaktır. En azından bu konuda yapılan çalışmalara katkıda bulunmaktır.
           
Bu yazı kütüphane çalışmasıyla yazılmıştır. Atatürk ve Atatürkçülük üzerine bir çok yazı yazılmıştır, yazılmaktadır. Bunların tümü okunmamıştır kuşkusuz; ancak Atatürk’ün sözleri üzerinde özellikle durulmuştur.
           
Atatürk diyor ki deyip bazı yargılara varmak Atatürkçülüğü tam anlamamaktır. Atatürk “falan filan derki …”  sözlerini uygun görmemiştir. Buna rağmen çokları Atatürk’ün sözlerini istismar etmiş ve kendi görüşlerini pekiştirmek için araç olarak kullanmışlardır.
            Atatürk’ün sözlerini, söylediği günün şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Taktik icabı söylediği söz-ler vardır ki bu sözleri ancak Atatürk’ün stratejisini bilenler yorumlayabilir. Onun için her şeyden önce Atatürk’ün stratejisini başka deyişle genel anlamda da olsa Atatürkçülüğü iyi bilmek gerekir. Bu konunun öğretmeni olmak gerekir. İşte bunun için öğretmenlere büyük görevler düşmektedir.
            Bu çalışmada Atatürkçülük doğrultusunda Atatürk’ün sözlerinden yararlanılmıştır. Öğretmen olmamız bu yararlanma işini kolaylaştırmıştır.

II

            “Atatürkçülük nedir?” sorusuna doyurucu cevaplar verilmemiş değil. Veriliyor, temel ilkeler sıra-lanıyor; ama ezbere sıralanıyor. Ezber düzeyinde kalmak Atatürkçülük değildir. Ezberin, anlamanın ötesinde, ileri-sinde olmak gerekir. Öğrenme, yapma düzeyinde cevap verebiliyor muyuz?
           
Atatürkçülük muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktır. Kısaca çağdaşlaşma hareketidir. Çağdaş mıyız? Nasıl çağdaş olabiliriz?
            Bu sorulara cevap verebilmek için çağın özelliğini bilmemiz gerekir. Atatürk’ün Nutku İstiklâl Savaşına başladığımız zamanki durumu tespit etmekle başlamıyor mu? Atatürkçüler de aynı yöntemi kullanarak çağdaş-laşma hareketinde mevcut durumu tespit ederek, öneriler geliştirerek harekete geçilmelidir. Burada Atatürkçülüğün bir yöntem olduğuna işaret etmiş oluyoruz. Yukarıda çağdaşlaşma dedik. Yani Atatürkçülük çağdaşlaşmak için bir yöntemdir. Bilimsel bir yöntem olduğunu söylemeye gerek var mı? Bütün okullarda, bir çok yerde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”yazmıyor mu? Kimileri Atatürkçülüğü bu vecizeye özetlerler. Atatürk de buna işaret ediyor:
           
“Devrin Milli Eğitim bakanı Dr. Reşit Galip’in Mustafa Kemal’e yönelttiği bir soruya Atatürk’ün verdiği cevap şu olmuştur:
           
Ben manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Zaman süratle dönüyor, böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirildiğini iddia etmek aklın ve ilmin inkişafını inkâr etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.”[1]
           
Atatürk’ün manevi mirasçıları öğretmenler ve diğer bütün aydınlar kalkınma hamlesine etkin olarak katılmak zorundadır. Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak istiyorsak tabii.
           
Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak için çağın özelliğini bilmemiz gerektiğini yukarıda söyle-miştik. Konuya tekrar kısaca değinmek için şu soruya cevap getirelim: Hangi çağda yaşıyoruz?
           
Kırklı yıllarda atom çağında, elli altmışlı yıllarda uzay çağında, yetmişli seksenli yıllarda bilgisayar çağın-da … Yarın da başka çağdan söz edilecektir. Tabii her toplum bu çağlara ulaşmamıştır. Ama her toplum bu hızlı çağ değişiminin sıkıntısını çekiyor. Onun için bazı top-lum bilimciler bunalım çağında yaşadığımızdan söz edi-yor ki biz de aynı düşünceye katılıyoruz. Bunalım çağın-da yaşıyoruz.
            Bunalım çağından ancak ve ancak Atatürkçü düşünce ışığında, Atatürkçü düşüncenin harekete geçme-siyle çıkabiliriz. Atatürkçü düşüncenin sistemli bir biçimde, evet lâf-ı güzaf biçiminde değil sistemli bir biçimde ancak öğretmenler tarafından öğretileceğinin de bilinmesi gerekir. Söz şuraya geliyor: Kalkınmak için insan unsuru önemlidir. Öğretmen çok çok önemlidir. Eksen olacak öğretmen, eski gücüne, saygınlığına kavuşacak; daha doğrusu kavuşmalıdır.Atatürk’ün baş öğretmenliği benimsemesi belki de bu gerçeğin daima hatırlarda kalması içindir. Evet Atatürk baş öğretmen olmuştur. Asıl kişiliğinin öğretmenlik olduğunu söylemiştir:
           
“Kendisinin çeşitli yönlerini yazdığı şiirde öven Behçet Kemal Çağlar’a “Behçet, olmamış, Benim asıl bir niteliğim  var ki onu hiç yazmamışsın. Benim asıl kişiliğim öğretmenliğimdir.” diyerek kendisi için en önemli mesleğin  öğretmenlik olduğunu belirtmiştir.”[2]
           
Bu konuyu aşağıdaki alıntıyla özetleyebiliriz:
            “Milletimizi gerçek saadet ve selâmete ulaştıracak, bizlere ve gelecek nesillere Atatürkçülüğü öğretecek ve uygulatacak araç eğitimdir. Ancak eğitimin başarılı olması gerekir. Eğitimin başarısı irfan ordusunun başarısıdır. İrfan ordusunun özü ise öğretmenlerdir.
            Atatürkçü eğitim sisteminde dikkate alınacak temel nitelik, Atatürkçülüğü öğretme de ve öğrenme de aynı şekilde gereklidir. Bu da fikir ve hareketi beraber yürütmek ilkesidir. Atatürkçülükte fikir mutlaka harekete dönüşmelidir.”[3]
                                              
III
            Bunalımdan kurtulma ve uygarlaşma savaşındayız. Bu savaşı kazanmamız için her şeyden önce tarihimizi, kendimizi tanıyacağız, yaptıklarımızı küçüm-semeyeceğiz. Kendimize güveneceğiz. Aşağılık hissinden kurtulmalıyız. Başka deyişle yaptıklarımızla övünmeliyiz ve kendimize güven ve ümit aşılamalıyız. Güven içinde çok çalışmalıyız. Daha çok çalışmak mümkündür., daha çok çalışmak mümkündür.
            Böyle tarihi ile övünen, kendine güvenen çalışkan kişileri, nesilleri öğretmen yetiştirir, yetiştirecektir.
           
Öğretmenler, yeni nesli Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve terbiyecileri sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizlerin eseri olacaktır. Eserin kıymeti sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle orantılı olacaktır.” diyen Atatürk’ün bütün sözleri gereği gibi yorumlanırsa  Atatürkçü düşüncenin bekçisinin öğretmen olduğu anlaşılır. Bu anlayışla öğretmene görevini en etkin biçimde yapacak ortam sağlanmalıdır. Bunun için vakit geçmemiştir henüz; ama geçmek üzeredir. Gereğini yapalım. “Hayırlı işlerde acele edelim.”   
                                              
Derince-İzmit, 1987


[1] Prof. Dr. Giritli, İsmet, Atatürkçülük İdeolojisi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, s.100
[2] Ord. Prof. Dr. Irmak, Sadi, Atatürk’ten Anılar, 1978, s.26-32

[3] . Org. Öztorun, Necdet, Atatürkçülükte Türk Devletinin Dinamik İdeali, Atatürk araştırma Merkezi Dergisi, s. 651

Öğretmen Öğretir


ÖĞRETMEN  ÖĞRETİR

 Öğretmen  kutsaldır, ana gibi

Öğretmen kutsaldır, baba gibi

Öpülesi elleri var

Şirin tatlı dilleri var


Öğretmen öğretir, A, B, C

Öğretmen öğretir, K, L, M

İlk öğretmenin kim senin

Kim öğretti alfabeyi

Bir harf için kırk yıl

Köle olunuyorsa

29 kere kırk yıl

Kölesiyim öğretmenin.