22 Kasım 2010 Pazartesi

Ziller Çalacak / Zeki Ömer Defne


( Zeki Ömer Defne, 1903- 1992)


ZİLLER ÇALACAK

Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir
Zil çalacak, ziller çalacak benim için,
Duyacağım evlerden, kırlardan, denizlerden;
Ta içimden birisi gidecek uça ese...
Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir
Zil çalacak, ziller çalacak benim için,
Duyacağım iskelelerden, istasyonlardan bütün;
Ta içimden birisi koşacak ardınızdan....
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün bir zil çalacak yine
Hiç kimseler kimsecikler duymayacak,
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Ta içimden birisi kalacak oralarda
Ben gideceğim.


Zeki Ömer DEFNE


Ziller Çalacak ( Kendi Sesinden)

*** 
http://www.cansaati.org/topluluk/

[1] Bu derginin nüshasını bulmak pek mümkün değildir. Ankara Milli Kütüphane’de de bulunmamaktadır. Elimdeki tek nüshayı Dr. Rıfkı kamil Urga, Çankırı Araştırmaları Merkezi’ne bağışladım. [2] Çankırı nüfus müdürlüğü kayıtlarına göre Zeki Ömer DEFNE’nin adresi şöyle: İmaret mahallesi, No:4[3] Bugün Çankırı’daki Selahattin İnal, Anadolu Güzel sanatlar Lisesi’nin olduğu taş bina.[4] Bu otel kâtipliği esnasında şöyle bir olay olur: Kazım Karabekir Paşa, İstanbul’dan Ankara’ya geçerken Çankırı’ya uğrar ve bir akşam bu otelde kalır. Ertesi sabah Zeki Ömer Defne ismini deftere kaydederken yazısının güzelliği Paşa’nın dikkatini çeker, takdir eder ve nereyi bitirdiğini sorar. Zeki Ömer de hayatını ayrıntılarıyla anlatır.  Kazım Karabekir ismini bir deftere yazar, Ankara’ya vardığında ilgileneceğini belirtir. Ancak İstiklâl Harbi’nin hengâmesinde ilgilenemez, unutur.  
Kaynak: Türk Edebiyatı Dergisi, Ocak–1993
*
Zeki Ömer Defne Şiir Kitapları :
Denizden Çalınmış Ülke (1971)
Sessiz Nehir (1985)
Kardelenler (1988)





ÇANKIRI TARİHİNE 100 CANLI TANIK ZEKİ ÖMER DEFNE İLE SOHBET

İstanbul’da, Marmara Fen-Edebiyat Fakültesi’nde öğrenci iken o zamanlar İstanbul-Aksaray’da bulunan Çankırılılar Vakfı’na çok sık giderdik.  Çankırılılar Vakfı için bir grup arkadaş Çankırı YÂREN[1] dergisi çıkarmaya başladık. Bu derginin 2. sayısı için Edebiyat tarihlerine geçmiş, Çankırılı şairimiz, büyüğümüz, Galatasaray Lisesi’nden emekli öğretmen Zeki Ömer DEFNE ile bir röportaj yapmıştık.
Bu röportajı Hukuk Fakültesi’nden arkadaşım Şahin KARADENİZ ile Nisan-1989’da gerçekleştirmiştik. Bunu da dergimizin 2. sayısında (Mayıs-1989) yayımlamıştık. Bu röportaj, Edebiyat tarihinde Zeki Ömer DEFNE hakkında yapılacak çalışmalar için önemlidir. Ancak bizi ilgilendiren kısmı ise Onun Çankırı ile ilgili hatıraları, gözlem ve düşünceleridir. Biz de bu röportajın bizi ilgilendiren kısımlarını alıyoruz.
Zeki Ömer DEFNE, 2 Aralık 1992’de İstanbul’da vefat edip Karacaahmet mezarlığına defnedilmiştir. Kendisini bir daha rahmetle anıyoruz.

— Hocam, bize hayat hikâyenizi lutfeder misiniz?

Doğumum eski takvime göre 1319, yeni takvime göre 1903. Çankırı’da, Saray mahallesinde diğer adıyla İmaret mahallesinde doğmuşum.[2]
Babam hafız ve hattattı. Malum eski yazıyı en güzel yazanlara hattat deniliyor. Kalem şairiydi. Yani halk şiiriyle okur-yazar şiirinin birleştiği yer. Mahlası Hulusî idi. Malum şairler asıl adlarından başka bir ad kullanıyorlar. Fuzuli’nin adı Mehmed ama mahlası Fuzuli. Nef’î’nin adı Ömer ama mahlası Nef’î.

Ertuğrul Mektebi’nde okudum.Çankırı’da,  çay boyuna yakın, şimdiki lise binasının yanında, eski askerlik şubesinin karşısında idi.[3] Ve Çankırı’nın en ünlü okulu idi. Babamı önce Priştine’ye (Yugoslavya) talim oluyoruz diyerekten aldılar. Bir sene sonra Balkan savaşı patladı. Oradan Balkan savaşına iştirak etti. Ama hattat olduğu için, eski yazıyı bilenler az olduğundan dolayı daha ziyade geri hizmette kaldı. Kalem işlerinde çalıştı. Bu yüzden Balkan Harbi bittikten sonra terhis edilip memlekete döndü. Demek ki benim ilk tahsilim babamdan uzak bir devreye rastlıyor.
Sonra I. Cihan Harbi 1914’de çıkınca babamı gene aldılar. Ondan sonra İstiklal Savaşı başladı. Babamı gene aldılar. I. Cihan Harbinde İstanbul Alemdağı’nda, Kartal’da, Tuzla’da karakol kumandanı idi. Demek ki benim tahsil hayatım babasız geçti.
Rüşdiye ve idadi öğrenimimi de Çankırı’da bitirdim. O günün yoksullukları içinde, o günün ışıksız, azıksız yoksulluk günleri içinde sınıfları hep birincilikle geçiyordum. Çankırı’da okumamı hep bu şartlar içinde bitirdim. Ondan sonra bir sene etrafımız hısım akraba ile dolu olduğu halde otel kâtipliği yaptım.[4] Daha sonra mahallenin müracaatı üzerine o günkü adıyla Ankara Muallim Mektebi’nin yani öğretmen okulunun son sınıfına kabul edildim.  14 kişiydik. Keçiören bağlarında bir Rum konağında kalıyordum. Birinci sınıftan itibaren beraberce okuyan Ankaralı, Beypazarlı, Ayaşlı arkadaşlar arasında Ankara Muallim Mektebi’nde üç kitap vardı sınıfta ve bunlar tamamıyla adeta kardeş haline gelmiş bu arkadaşların elindeydi. Bana kitap yüzü göstermediler. Fakat bütün bunlara rağmen Ankara Muallim Mektebini de birincilikle bitirdim.           
 Ankara’nın en kritik günleri idi. Ankara Muallim Mektebini bitirdiğim günlerde Eskişehir Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Ve Eskişehir muhacirleri Hacı Bayram yollarında yükte hafif pahada ağır ne varsa dökmüşlerdi. Ankara panik halindeydi.
Atatürk’ün Meclisteki konuşmasını ve Namık Kemal’in meşhur beytinin iki kelimesini değiştirerek ant içtiği günü Karaoğlan caddelerinde dinlemek hüznünü ve bahtiyarlığını yaşamış oldum.
Namık Kemal bir beytinde “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini /  Yok mudur kurtaracak baht-ı kara mâderini” diyor. 

Atatürk de “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini” diyerekten mecliste ant içti ve başkumandanlık rütbesiyle cepheye katıldı.
             Güç bela Çankırı’ya döndüm. Çünkü bütün arabalar devlet tarafından Kayseri’ye devlet dairelerini taşımak üzere tutuluyordu ve gönderiliyordu. Çankırı’da önce mahzenaltı denilen yerdeki ilkokulda 90 kişilik bir sınıfa hoca olarak verildim. Hayalimde yaşattığım hocalık dünyasını bulamadım orada.

Çocuklarıma renkli tebeşirlerle alfabeyi o gün- alfabe yoktu elif ba vardı- renkli harflerle öğretmeye çalışıyordum. Böylesine idealist bir hoca, bir öğretmen idim.  Ama aradığımı bulamayınca inkisara, hayal kırıklığına uğradım.
Hocalığı bıraktım. Kendimi saza verdim. Musikiye resme karşı büyük istidadım vardı. Nitekim eğer Eskişehir düşmemiş olsaydı Ankara Sultanîsi’nden 10 ve Ankara Muallim Mektebi’nden iki arkadaş İtalya’ya resim tahsiline gönderiliyorduk.
Bunlardan biri İstanbullu Muzaffer ve biri de son sınıftan Zeki Ömer Defne hocanız idi.            Çankırı’da hocalıktan ayrıldıktan sonra -deminde söylediğim gibi- kendimi müziğe ve resme verdim.  Şu veda resmi (duvardaki tabloyu göstererek) Kastamonu’da yaptığım bir tablodur. Daha birçok resimler yaptım. Hepsi dağıldı aile arasında. 5 tane ud yaptım. En ibtidai aletlerle.
Sonra beni, önce sene sonunda bir ay kadar Çerkeş’in Çardak köyüne sonra da Korgun köyüne verdiler.
Korgun köyünde iki yıl çalıştım. Benim tahsil hayatımda yardım ettiğim arkadaşlarım Ankara merkezde, Çankırı merkezde kaldılar. Ama ben Çankırı’nın bu Zeki Ömer evladı köylerde yetim ve öksüz kardeşimle kalmak mecburiyetinde bırakıldım. Fakat bunlar bana bir teşvik kamçısı oldu. Yenilmedim. Bilakis bütün tahsil hayatımı o derecelerle bitirmiş evladını Çankırı nedense ihmal etti. Ama iyi ki ihmal etti. Onun şiirini yazacağım. Bu ihmal ve mutsuzluk bana bir teşvik kırbacı oldu.
Vekâlet ortaokullar için imtihan açtı. Türkçe hocalığı imtihanına girdim, yazılı bir imtihan idi. Ancak eserlerini okuyabildiğim Fuat Köprülü Hoca’dan 10 üzerinden 8 almak suretiyle imtihanı kazandım ve Kastamonu Lisesi’ne verildim. 22 yaşında Kastamonu Lisesi’nde stajyer öğretmendim. Ama kendisinin yanında staj yapacağım bir öğretmen yoktu.
Ertesi sene bir takdirname almak suretiyle öğretmen oldum. Genç yaşımda evlendim. Benden küçük iki kardeşim var idi.  Biri kızkardeşim benden 3 yaş küçük, biri 11 yaş küçük erkek kardeşim. Kızkardeşimi halamızın oğluna verdik. Erkek kardeşimi, babamızı kaybettikten sonra -7 yaşında idi- sokaktan kurtarmak için -düşenin dostu olmuyor- evlendim. 22 yaşında Kastamonu Lisesi’nde vazifeye başladığım zaman Türkan isminde bir kızım var idi. Bugün kaybetmiş bulunuyorum. (Ölümü: 5 Nisan 1938) Kastamonu Lisesi’nde 10 sene kaldım. Bir taraftan Türkçe derslerine giriyordum. Bir taraftan da takdirnameli bir hoca olarak edebiyat derslerine giriyordum. Sonra bu on sene hocalık hayatımın 5 senesi müdür muavinliği ve müdür vekilliği ile geçti.
Kastamonu Lisesi’nde 10 sene Çankırı’mın çocuklarını da okuttum. Hepsinin velisi idim. Ama içimde bitmek sönmek bilmeyen bir okuma özlemi var idi. Bakanlığa o günkü adıyla Vekâlete başvurdum. “Ben yüksek tahsil yapmak istiyorum” diyerekten. “Lise mezunu değilsin, yüksek tahsil yapamazsın” diye cevap aldım. Dışardan lise imtihanına girdim. 48 saat uyumadığım günleri, geceleri hatırlarım. Başardım. Ve 1935’te türlü müracaatlardan sonra ibtida Kabataş Lisesi’ne verildim. (Konuşmanın burasında merhum Zeki Ömer DEFNE, İstanbul’da hem okul hayatını hem de öğretmenlik hayatını ve çalışmalarını anlatmıştı. )

—Hocam az önce merhum babanız Hulusi Bey’den bahsettiniz. Onun şiirleri acaba mevcut mu?

—Yavrucuğum, demin de söylediğim gibi bu çok yetenekli insanın, babamın hayatı savaş yıllarında savrulup gitti. Onun için şiirlerini -üzülerek söylüyorum- derleyip toparlamak mümkün olmadı. Eski kâğıtlarda, defterlerde bazen Hüznî, bazen Mahzunî mahlaslarını kullandığını görmüştüm. Küçük bir kitaplığımız vardı. Onu memleketin meşhur bir ustasına yaptırmıştı. Bu küçük kitaplığın camekânına bir şiirinin şu son kıtasını iliştirmişti:
Hulûsî canana terk eyle canıHemişe dü çeşmin döksün al kanıBen istemem artık şöhreti şanıİlm-i ledünden destimi doldurdum
—Hocam Sizce şiir nedir? Merhum pederinizden ne kadar etkilendiniz?
—Yavrularım, sizinle konuşmaya doyamıyorum ama şimdi öylesine bir kapı açtınız ki oradan girince çıkmaya imkân kalmayacak gibi geliyor bana. Daha çok küçük yaşta iken komşular arasında kış gecelerinde okunan Ahmediye, Muhammediye gibi manzum dini mesnevilerden, Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” eserlerinden ve türlü oyunlar oynanırken söylenen manilerden,  koşmalardan herhalde etkilenmiş olacağım. Bu etkiler altında daha 12 yaşında iken bir dörtlük yazdığımı hatırlıyorum. Fakat asıl şiire başlayışım Çankırı’da o günlerde çıkan “Halk Yolu” dergisine verdiğim şiirlerle ve özellikle “Asri Baba” imzasıyla mizahi anlamda ve hicve kaçan şiirlerimle başladım.

—Hocam, o dönemde kimleri hicvediyordunuz?
— Hiç kimsenin tesiri altında değildim. Hiç kimseyi taklit etmiyordum. Mesela mizah ve hiciv konulu şiirlerimde daha ziyade günün gidişatını, belediyenin tutumunu hicvetmeye çalışıyordum. Böylesine gidişata karşı oldum olası bir tahammülsüzlük var içimde.  
           Hayata, sanata, insana âşık bir insanım Benim şiir anlayışımda gençken Çankırı’da okuduğumuz Kayabaşı havalarının, Karacaoğlan’ın, Gevherilerin büyük etkisi olmuştur. Kastamonu’ya tayin edildiğim zaman bende tabiat aşkı, yeşil aşkı başladı. Ilgaz dağlarının Kastamonu çevresindeki izbeli dağların, halka pınarların benim şiirimde büyük etkisi oldu.
(Zeki Ömer DEFNE, söyleşinin burasında şiir anlayışını, kimlerden etkilendiğini, şiir, resim ve genel olarak sanat hakkındaki düşüncelerini uzunca anlatmıştı. Konumuzla ilgili olmadığı için bu kısımları almıyoruz.)                                                                   İbrahim AKYOL

Ayrıca okuyunuz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder