22 Kasım 2010 Pazartesi

Öğretmenler Günü / Dağınık Oda

Akşam haberlerde yılın ilk karının yağdığını dinliyordum. Gülümsedim. Buraya geçen yıldan kalmış karların üzerine çoktan yılın ilk karının yağdığını görmüştüm. Kimsenin haberi yok muydu? Bir ben mi gördüm bu karı!
Buraya ilk geldiğim günü anımsadım ne kadar da zordu dilini bilmediğim bir yerde kendi dillerini öğretmek.
Bir önemi var mıydı? Buradayım işte elimden geleni yapmaya ve mesleğimi sadece bir iş olarak görmemek için buradaydım.
Zorunlu görev olmasaydı ben buraya gelmezdim diyen öğretmenlerin sözleri kulağımda çınlıyor hala! Buradakilere 29 harften başka verebilecekleri olmayanları. Yazıktı, oysa değil mi? Hem de çok yazık. Dördüncü sınıfta okumayı yazmayı henüz bilmeyenlere mi yoksa bu dört yıl boyunca onlara 29 harfi öğretmeyenlere mi?
Bu yılki sınıfıma girdiğimde altı ya da yedi öğrenci ile tercüman arkadaşları aracılığı ile konuştum. Geriye kalanlarda çat pat dediklerimi anlıyordu. Yapmam gereken özel eğitime göndermekti, yaptım da.
Öğrencilerime birer cümle yazmalarını istedim. İçlerinden adı Hasret olan bir öğrenci “ÖğrETmeniM çOK Özgün” . İçimden evet, bu kız yapabilir diye geçirirken bir süre sonra gerçeği öğrendim benim kızım “ü” leri “ö” diye yazıyordu. Ama olsundu yapabilirdik.
Seviye tespit sınavını yaptığımda 4 öğrenci dışında geri kalan öğrenciler 10 ile 50 arasında notlar almışlardı. Ve birçoğu 4 şıkkın 4’ünü de işaretlemiş ya da 3 şıkkı işaretlemiş bir tane boş bırakmış. Daha kodlamayı yapamayan bu öğrenciler ne olacaktı. Benim buradaki görevim ya bu dönem sonunda ya da yıl sonunda bitecekti , başka bir yere tayinim çıkacaktı. Ve ben çok şaşkındım, yapabilir miydiler? Ya da ben yapabilir miydim?
 Her neyse bunu zaman gösterecekti.
İlçeye indiğimde her seferinde bu köyün dışına çıkmadan ölümü gören kadınlar olduğu hissi canımı yakıyordu.
Yeni okul yapılınca eski okulu lojman yapmışlardı. Okulun bahçesinde bir evim vardı. Yatılı okul olduğundan öğrencilerin sesleri her seferinde kulaklarımdaydı.

İlçeye indiğimde öğrenci sayıma göre karton almıştım. Öğrencilere verecek bir ödev isteyecektim. İstedim ama iki hafta geçmiş olmasına rağmen kartonlar bomboştu. Sinirlendim olmuyordu işte çaba sarf etmiyorlardı. Ben de kartonları ellerinden alıp hışımla yırttım. Pişman mıydım? Nedense bugün olmamak için çaba sarf ediyordum. Tahtaya bir cümle yazdım ve kelimelerin arasında ki virgüllerin ne işe yaradığını sordum. Matematikte iyi olan Baran “ Birbirine yapışmasın diye “ demişti ve gevşeyip gülmeye başlamıştım.
Buraya ilk geldiğimde kesinlikle dayak atan öğretmen olmayacaktım. Olmadım da ama sesimi yükselttiğim çoktu. Hele ilk zamanlar ben “öğretmenim bizi dövün biz dayaktan anlarız” diyen öğrencilerime çokça bağırmıştım. Her gün ellerinde birer sopayla gelip bana “alın bununla dövün “ derlerdi ilk üç ay onlar getirdi ben çöpe attım. Sonra aldım ama artık tahtaya vurmaktan şişmiş parmağım yüzünden. Oysa öğretmenler odasında çoktan biri bir tokat atsa da bende başlasam lafları dolanıyordu.
Yine elektrikler kesildi ve sularda tabi. İlk burada gördüm elektrikler kesilince sularında kesildiğini. Neyse ki maillerime bakıp teşekkür etmiştim çoktan 50 adet eşofman gönderen firmaya. Bu mailler sayesinde anasınıfını bile yaptırabilmiştik.
Karanlıkta çok ürkütücü hele yalnız olduğunda. Birazdan yarın öğrencilerime dağıtacağım defter, kalem, silgi üçlüsünü ayırmaya başladım. Kalem iyi değildi ama bu kadarına yetebilmiştim. Bir yandan da yarın ki öğretmenler gününü düşünmeye başladım. Yarın benim günümdü. Geçen yıl aldığım hediyeleri düşündüm. Köy yumurtaları, patikler, yazmalar ...
Hediyeler değildi derdim ama  hiçbir zamanda unutmadım yirmi üç nisanda pencerelerde ki süsleri alıp evindeki perdeye asan aileleri….
                                                        Ablama…

DAĞINIK ODA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder