24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmen, Öğretmenlik ve Eğitim ile İlgili Haberler, Yazılar....

ÇAKIL TAŞLARI

Dersin tam ortasında yine ayağa kalktı. Herhalde yine kalemini açmak için çöp kutusuna gidecek, ya da yanıma gelip tuvalete gitmek için izin alacak zannettim. Çöp kutusuna gitmedi, yanıma yaklaştı, suratıma değil elime bakıyordu bu sefer. Sağ avucumu açtı ve içine bir şeyler koyup hızlıca yerine döndü…

Ne vardı avucumun içinde? Birkaç tane sert ve küçük şeyler… Hemen kısaca görevlendirip sınıfı, masama geçtim ve avucumun içine ne koyduğuna baktım. Beş tane çakıl taşı. İkisi beyaz, ikisi kırmızı ve biri mor. Kafamı kaldırıp ona baktım, göz işaretiyle çağırdım. Yanıma gelince sessizce sordum. Nedir bunlar? Öğretmenim sizin için bunlar. Ben boyadım. Hediye ediyordu bana, beş çakıl taşı. İçimden bir şeyler aktığını hissettim. Duraksamadan hemen sordum, bu iki tanesi peki dedim, onlar boyalı mı? Hayır onlar orijinal, renklerini beğenmediklerini boyamış. Nereden buldun? Yurdun önündeki çocuk parkından dedi. Kendim boyadım, nasıl beğendiniz mi diye sorarken gözlerimin içine bakıyordu bu sefer. Buğulanmaya başlayan gözlerime bakıyordu. Çok beğendim, çok teşekkür ederim. Ne güzel boyamışsın aferin sana, teşekkür ederim kızım derken hızlıca yanağıma bir öpücük kondurdu. Ben de teşekkür ederim dedi. Ne için teşekkür ediyordu?

Burkum burkum boğazım, yanmaya başlayan yüreğim birazdan volkan gibi patlayacaktı, bunu biliyordum. Sınıfın ortasında hüngür hüngür ağlamak mı? Aman Ahmet kendine gel dedim. Alt dudağınızı ısırdınız mı hiç? Sımsıkı sıkıyordum taşları avucumun içinde. Hemen bir şarkıya başladım, çocuklar kendilerinden geçtiler yine. Şarkı söylemeyi çok seviyorlardı. Bense playback yapıyordum bu sefer. Ağzımı oynatıyordum. Konuşamazdım ki. Ağzımdan çıkacak ilk kelime hüngür hüngür ağlatacaktı beni.

Ayağa kalktım, sıralar arasında dolaşmaya başladım, defterlere bakıyor, biraz önceki alıştırmayı nasıl yapıyorlar diye kontrol ediyordum. Aklımı dağıtmaya çalışıyordum, yutkunuyor, ağlamamaya çalışıyordum. Zil çaldığında hiç bu kadar hızlı çıkmamıştım sınıftan herhalde. Öğretmenler tuvaletinde ise sessizce ilk kez ağlıyordum herhalde. Cebimdeki çakıl taşlarını çıkarıp bakamıyordum bile. Yüzümü yıkadım. Gözyaşlarımı durdurmaya çalışıyordum. Ne fayda, aynaya baka baka sessizce ağlıyordum. Sessizce ağladınız mı hiç?

Sonra öğretmenler odasına girdim. Dördüncü sınıf öğretmeni bir kenarda kitap okuyordu. Yanına oturdum, kitap okumasını kestim. Okumasın, önemli değil. Beni dinlemeliydi şu anda. Öğretmenim dedim, on üç yıllık öğretmenlik hayatımdaki en değerli hediyemi görmek ister misiniz? Şarırarak baktı yüzüme, gözlerim buğulanmıştı, onun yanında ağlayabilirdim, önemli değil. Beni en iyi kim anlar ki zaten? Cebimden çakıl taşlarını çıkardım, masanın üstüne önüne doğru yavaşça bıraktım. Şöyle bir baktı çakıl taşlarına, kim verdi bunları Merve mi? Bilmişti, öğrencilerini çok iyi tanıyordu. Merve yi çok iyi tanıyordu.

Merve’nin anne ve babasının öldüğünü sene başı toplantısında öğrenmiştim. Kardeşleriyle birlikte çocuk yuvasında kalıyordu, iki kardeş bizim okula geliyorlardı. Bahçede nöbetçi olduğum günler yanıma gelir, elimden tutar beraberce tur atardık bahçede. Merve’nin babası yok, benim de çocuğum yok. O mu bende baba sevgisini tatmin ediyordu, ben mi onda çocuk sevgisini. Biliyor muydu Merve benim çocuğumun olmadığını, ondan mı rahatça yanıma gelip sımsıkı elimden tutup geziyordu bahçede benimle. Üzülme öğretmenim, senin de elinden tutup gezdirebileceğin bizler varız mı demek istiyordu. Küçücük haliyle teselli mi ediyordu beni.

Her sınıflarına girişte kapıda sarılıyordu bana. Senin eve girerken kapıda böyle sarılan çocukların yok, ben sana sarılayım öğretmenim mi diyordu? Arada yaramazlık yapıyor kızdırıyordu beni, ama her zaman gülümsüyordu. Gülerek, gülümseyerek, bilerek yaramazlık yapıyorum, seni kızdırıyorum anlasana mı demek istiyordu?

Anne babaların ciğerleri nasıl sızlar, baba olamadığım için bilemiyorum ama şimdiye kadar birkaç kere sızladı ciğerim. Eğer böyleyse, eğer benim ciğerimin sızladığı kadar sızlıyorsa anne babaların ciğerleri ne kadar büyük bir şey… Sonra başka bir şey hatırlıyorum.

İsmini unuttuğum bir öğrenci. Çalışkan, dersle çok ilgili, İngilizceyi sevdirebildiğim öğrencilerden birisi. Okula birkaç gündür gelmiyor. Belki hafta olmuştur. Bir gün ara derslerim boş, kantine gittim, bir şeyler yedikten sonra sonraki dersi öğretmenler odasında bekleyeyim dedim. Odaya girdiğimde müdür yardımcısı arkadaş, bir bayanla konuşuyor, bayanın yanında da benim öğrencim. Oğlu ile gelmiş okula müdür yardımcısı ile bir şeyler konuşuyor. Bir kenarda oturuyorum. Benim geldiğimi oturduktan sonra fark ettiler, kafaları ile selamladılar. Öğrencim bana bakmıyor. Önüne bakıyor. Ne oldu acaba? Ben bakınca ne göreyim, öğrencimin gözünde kocaman bir bandaj var. Herhalde gözü apse yaptı, arkadaşlarıyla şakalaşırken kalem falan mı battı yoksa? Acaba ne oldu diye düşünürken yazılı kağıtlarını okumaya çalışıyorum. Kadın konuşuyor, ameliyat çok başarılı geçti diyor, tümör alındı, şimdi tertemiz, on beş gün sonra diğer gözü de görmeye başlayacak… Ne? Ne diyorsun annesi? Kaynar sular dökülmesi baştan ayağa ne demek anlıyorum. Aman Allahım! Oğlum ne oldu sana diye koşup sarılayım mı? Yok yok, dayanamam ki? Yaşlar damlıyor gözlerimden, görmesinler, hemen yan odadaki müdür yardımcısı odasına kaçıyorum. Oysa müdür yardımcısı içerde yokken bu odaya girmezdim ben. Ağlıyorum, ciğerim yanıyor. Soramadım, kucaklayamadım, oğlum benim, ne oldu sana, oturuyorum cam kenarındaki sandalyenin üstüne, çöküyorum, çöküp kalıyorum. Allahım sen şifa ver. Oğlum görsün. Tümör falan kalmasın, yine gülsün, parmak kaldırsın derste bana, ben de ona 100 vereyim Ders İçi Performans notu olarak. Allahım ne olur…

Okuldan çıkıyorum. Merve aklımda, arabada da ağlıyorum, ağlayarak araba kullanılmaz ki. Bir kenara çekip anne babamı arıyorum. Babam öğretmen, annem öğretmen eşi, öğretmen kardeşi ve öğretmen annesi. Onlara anlatıyorum Merve’nin yaptığını. Ağlatıyorum onları da. Konuşurken çakıl taşları avucumda… Cebimdeler hala, çıkarmayacağım, çıkaramam ki, savuramam ki sağa sola…

Çakıl taşlarının resimlerini çekip sizlerle paylaşayım diyorum. Vazgeçiyorum. Resmin ne önemi var ki? Zaten siz gönlünüzde resmini çekmişsinizdir, değil mi?

Beş Çakıl Taşı… İkisi beyaz, ikisi kırmızı biri mor…

Ahmet GENCAL
22 Aralık 2O1O
***

 

HANİ GÖZYAŞIM AKMAYACAKTIN ?

Şöyle ne istiyorum biliyor musunuz ? Kocaman haşlanmış bir mısır alıp yolda yiye yiye yürümek... Görüyorum, alsam mı diye düşünüp vazgeçiyorum. Dün de öyle oldu...

Bitti... Yarın son gün... Her bitiş bir başlangıç değil mi ? Yarın yaşantımda yeni bir sayfa açılacak... Yarın başka bir gündür, ne olacak bilinmez. Yoo ben biliyorum... Gelecek anlamındaki yarını bildiğimi söylemiyorum... Cumartesi günü son dersimi vereceğim. Dolabımı boşaltacağım, kitaplarımı alacağım ve veda...

Vedalaşmaları hiç sevmiyorum. Zaten bırakacağım uzun zamandır biliniyordu. Bir yıldır bunu söylüyordum. Birkaç kez de yazdım. Söyledim, yazdım ; çünkü aslında kendimi ayrılığa hazırlamak istiyordum. Hazırım artık.

Hazırım... Evet evet çok hazırım...Hazırım da neden gözlerim dolu dolu şimdi? Neden ? Neden ? Neden ?

Bitti...

Bitti...

Bitti...

Ben emekli bir yazın öğretmeniyim artık...

Bitti.

Yarın haşlanmış mısır alacağım, yolda yürüye yürüye yiyeceğim.
Yiye yiye yürüyeceğim...Yapabilir miyim bunu? Sanmıyorum, yollar çok kalabalık ve ben bu şekilde görünmek istemiyorum.

"Hani ey göz yaşım akmayacaktın?" Akmayacaktın! Söz vermiştin, akmayacaktın...

Ama bitti...
Bitti işte...
Bitti.
Ve ben ağlıyorum...
Burnumu çeke çeke ağlıyorum...

AYSEMA, DİLEK, 30 Mayıs 2008

***

Oğlumun Öğretmenine,

Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.

Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.

Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını.

Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.

Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.

Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.

Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.

Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.

Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun.

Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım.

O, ne kadar iyi, küçük bir insan.
Oğlum.

Abraham Lincoln
(Oğlunun öğretmenine yazdığı mektup)
***
Öğretmen: sözüm namusumdur!


Bugün yazı günüm değil ama ben bugün yazmak istedim. Çünkü benim için önemli bir gün. Bugün öğretmenler günü. Bütün öğretmenlerimin öğretmenler gününü kutlarım.


24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Türkiye ekonomisi gelişiyor ama insani yatırım indeksinde gerilerde. Neden?Çünkü para insana yatırım için harcanmıyor. Adamın evi ve arabası oluyor ama becerisi, görüşü, fikirleri, kitap okuması değişmiyor. Yani gelişmiyor.

İşte bu yüzden eğitim çok önemli.

İşte bu yüzden öğretmen çok önemli. Öğretmene çok iş düşüyor.

Bu yüzden öğretmenler hak ettiği profesyonellik statüsünü kazanmalı.

Ben de bu sürece katkıda bulunmak için bir öğretmen yemini hazırladım. Hipokrat yemini gibi.

Umarım öğretmenler, müdürler, veliler, öğrenciler, sendikalar ve MEB bu yemini gündeme alır. Okullarda bu yemin tartışmaya açılır. Geliştirilir ve bir MEB politikası olur.

Umarım eğitimi önemseyen her kişi bu yeminin çıktısını alıp en yakın okula götürür.

(Öğretmenlerin bir yemini var ama içinde öğrenme yok. O yemine ek olarak bu yemini sunuyorum. Geçen öğretmenler gününde yayımlamıştım. Şimdi tekrar
yayımlıyorum.)

İşte öğretmen yemini.

ÖĞRETMEN YEMİNİ



Öğretmenliği sadece bir meslek değil, bir yaşam tarzı olarak seçtiğim için, bir öğretmen olarak aşağıda belirtilen ilkelere ve değerlere uyacağıma şerefim ve namusum üzerine ant içerim.

Öğrencilere karşı sorumluluğum:
Her öğrencimin benliğine bir birey olarak saygı gösteririm,
Öğrencilerimi topluma ve insanlığa yararlı bir birey olarak yetiştiririm,
Her öğrencinin öğrenme kapasitesi olduğuna inanırım,
Öğrencilerime milli bilinç ve insan sevgisi aşılarım.
Öğrencilerim doğru, adil, dürüst ve onurlu bir birey olarak yetiştiririm.

Topluma karşı sorumluluğum:
Toplumun yükselmesinden ve gelişmesinden bizzat kendimi sorumlu tutarım,
Topluma davranışlarımla yön verir ve örnek bir vatandaş olurum.

İş arkadaşlarıma karşı sorumluluğum:
Bilgimi ve deneyimlerimi diğer meslektaşlarım ile paylaşırım,
Eğitim sorunlarına çözüm üretmek için diğer meslektaşlarım ile iş birliği yaparım,
Meslektaşlarımı daha iyi bir öğretmen ve vatandaş olmaya özendiririm.

Mesleğime karşı sorumluğum:
Gelişen dünyaya ayak uydurmak için kişisel ve mesleki gelişimime önem veririm,
Öğrencilerimden sürekli bir şeyler öğrenirim,
Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunu bilir, mesleğimi küçük düşürecek davranışlardan kaçınırım.

Ailelere karşı sorumluluğum:
Öğrencilerimi daha iyi tanımak için aileler ile iletişime geçerim,
Öğrencilerin daha iyi öğrenmesi ve daha iyi bir birey olması için onlar ile işbirliği yaparım.
Yukarıda belirtilen sorumlulukları bazı koşullar altında uygulamanın zor olduğunu bilirim. Ama asıl erdemin, en zor koşullarda bu sorumlukları yerine getirmek olduğunu kabul ederim. Onun için bu sorumlulukları en zor koşullar altında bile yerine getireceğime tekrar şerefim ve namusum üzerine ant içerim.
Bir öğretmen olarak “sözüm namusumdur” derim.
Özgür Bolat, Hürriyet, 24. 11. 2010
***
MİLLET ADINA TEŞEKKÜRLER

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Öğretmenler Günü dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ve 81 ilden gelen öğretmenleri Çankaya Köşkü’nde kabul ederek, öğle yemeği verdi.

Gül, eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte büyük resepsiyon salonunun girişinde karşıladığı davetlilerle tek tek tokalaştı. Milletin öğretmenlere ayrı bir değer verdiğini ve onları gönlünde özel bir yerde tuttuğunu dile getiren Gül, kendisinin de öğretmenlerle her yıl bir araya geldiğini söyledi.

Gül, “Ülkemizi yarınlara taşıyacak, zeki, bilgili, çalışkan, vicdanlı, araştıran, sorgulayan, eleştirel düşünen, özgüveni yüksek, ahlaklı nesilleri titizlikle ve sevgiyle yetiştiren öğretmenlerimiz, ulvi gayretleriyle, Türkiye’nin kaderinde önemli rol oynamaktadır” dedi.

Mesleğine gönül vermiş tüm öğretmenlere millet ve devlet adına takdir ve teşekkürlerini ileten, sağlıklı, mutlu, başarılarla dolu yaşam dileyen Gül, sözlerini, “Başöğretmen Atatürk’e, ebediyete intikal etmiş değerli öğretmenlerimize, kendi öğretmenlerime rahmet diliyorum, herkese şükranlarımı sunuyorum” diyerek tamamladı.

Hürriyet, 25. 11. 2010
***



MERSİN (İHA) - Mersin Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, öğretmenlik mesleğinin bir insan yetiştirme sanatı olduğunu belirterek, önemini ve saygınlığını da geçmişten bugüne hiçbir zaman yitirmediğini söyledi.

Güzeloğlu, '24 Kasım Öğretmenler Günü' nedeniyle yaptığı açıklamada, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra bütün enerjisini ve zamanını yeni Türkiye'nin inşasına vakfeden Büyük Önder Atatürk'e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım 1928 tarihinin 82. yıldönümünde, onun yaktığı eğitim meşalesinin ışığını yeni nesillere taşıyan tüm öğretmenlerin 'öğretmenler gününü' kutladığını belirtti.


Öğretmenlerin, almış olduğu emaneti en iyi şekilde korumak ve yeni nesilleri yetiştirmek için gösterdiği çabanın, öğretmenlik mesleğini ülkemizin en onurlu ve saygın mesleklerinden biri yaptığını vurgulayan Güzeloğlu,

"Dün olduğu gibi bugün de öğretmenlerimiz Türkiye'yi çok iyi yerlere taşıyacak eğitim seferberliğinin öncüleridir. Ülkemizin iyi yetiştirilmiş insan kaynağıyla 21.yüzyılda gelişmiş ülkeler arasında yerini alması da öğretmenlerimizin yetiştireceği yeni nesillerle olacaktır.
En zor şartlarda bile, ülkemizin her köşesine ulaşarak ışık olan, fedakarlıkların en büyüğünü gösteren, eğitmeyi ve öğretmeyi bir ideal olarak benimseyip ülkemizi çağdaş medeniyet seviyesine çıkarma gayreti gösteren tüm öğretmenlerimize duyduğumuz borcun, tıpkı vatan borcu gibi, insanlık borcu gibi ömür boyu taşınacak ve hiçbir şekilde ödenmeyecek bir manevi yükümlülük olduğunu biliyoruz.
Öğretmenlerimize, verdikleri emek, gösterdikleri özveri, sabır ve hoşgörü için yetiştirdikleri bütün öğrenciler adına teşekkür ediyorum."
dedi.
(HSK-HSK-Y)23.11.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder