22 Kasım 2010 Pazartesi

Benim Mesleğim / Sabahattin Gencal


BENİM MESLEĞİM
                                   Bir öğretmen ebediyete hükmeden insandır.
 Tesirlerinin nerede biteceği bilinmez.           
(Henry Adams)

I

Yazmak istediğiniz halde yazamadığınız bir anınız oldu mu? Benim içimde bir türlü yazamadığım bir öyküm var. Buna meslek öyküsü diyemezseniz de, ancak öğretmenlerin duyabileceği bir duygu diyebilirsiniz.
Öyküme çeşitli başlıklar düşündüm. En çok da “Bıldırcın Pilavı”, “ Öğretmenin Birkaç Günü” başlıkları üzerinde durdum. Ama öyküyü yazamadım. Ama öyküyü yazamadım. En iyisi anısını anlatayım, öyküyü siz yazın. Başka deyişle anılar benden, bu anıları öğretmene saygı, öğretmenin toplundaki yeri ve önemi…vb. gibi düşüncelerle işlemek, süslemek sizden.
Öğretmene saygının nutuklarda kaldığını söylemeyin. Her şeye rağmen öğretmenlik ölmedi. Çağdaşlaşmanın ilk şartı saydığımız öğretmene saygı  tehlikede değildir. Her “anı”da bunu görebiliriz. Okulu, dershaneyi konu edinen klasik anılarda bile…
Korkmayın. Dershaneli anı anlatmayacağım. Birkaç günümü anlatacağım sadece.
Önce kendimi mi tanıtayım? Peki. Ben Sabahattin Gencal. Bahçecik Orta Okulunda öğretmenim. On yıldır bu kasabada kapandık kaldık. Bayramlarda bile büyüklerimizin ellerini öpmeye gidemiyorduk. Ama bu yıl, kur-ban bayramında kayın biraderin elini öpmek üzere 1967-1971 yılları arasında öğretmenlik yaptığım Samsun!a gittik.
II
Bayramın ilk günü kabirleri ziyarete giderken bir zamanlar öğretmenlik yaptığım okulun pansiyonunu gördüm. Anılar öyle üşüştüler ki… Daha çok mutsuz anılar. Anlatmayalım bunları. Mutsuz anıların hatırlanması bile mutsuz yapıyor insanı…
Akşamüzeri birkaç öğrencim geldi. Bazılarının eşleri ve çocukları da geldi. Samsun!a geldiğimi kimden öğrendiklerini, nasıl öğrendiklerini bilmiyorum. Önemli de değil zaten. Bu öğrencilerin, özellikle de yavrucukların elimi öpmeleri çok mutlu etti beni. Hani anlatılama-yan mutlulukların olduğunu söylerler ya benim mutluluğum da böyle. Sabahleyin pansiyonu görünce gerilen sinirlerim gevşedi. Mutlu anıların hatırlanmasının insanı mutlu etmediğini söyleyen yanlış söylemiş olacak. Öyle mutlu oldum ki…
Bayramın ikinci günü, birinci gün duygularıyla dolu olarak hocamı ziyarete gittim. Ziyaretimi anlatmadan önce kendisinden söz edeyim: 1963-1964 öğretim yılında Bursa Eğitim Enstitüsünden hocam olan Yusuf Ziya Bey. Bizi mezun ettikten sonra bile bizlere öğretmenliğini sürdürdü. Sürekli mektuplaştık. Yedi yıl önce emekliye ayrıldı. Bir saatçi yanında çalışmaya başladı. Kısa zamanda öğrendi. Dükkân açtı. Birkaç yıl önce yazdığı mektupta “ Herkes bana Yusuf Usta diyor.” demişti. Bu sözü yorumlamak için öğretmen olmak gerekmez. O anda gönlümdekileri kağıda döktüm.  “ İkinci Zil de Çaldı Ustam” adlı bir şiir yazıp gönderdim.
…..

Yusuf Ziya Sevinç - Nuri Cansız, Samsun

İKİNCİ ZİL DE ÇALDI HOCAM
                        24 Kasım 1981 Öğretmenler Gününde Hocam Yusuf Ziya Sevince

İkinci zil de çaldı öğretmenim
Öğrencilerin sizi bekliyor
Bu kez; kahvedeki, tarladaki, fabrikadaki öğrencilerin.
Tebeşir yerine kalem; kara tahta yerine ak kâğıt.
Değişen bir şey yok.
Öğrencilerin sizi bekliyor.

İkinci zil de çaldı öğretmenim.
Her şeyin ABC’sini öğreten kişiye
Emekli de olsa çekilemez bir köşeye.
Öğretim Z’ye dek sürmeli
Her yer okul bellenmeli
Bence her yer okul, siz de Sokrat’sınız
Umarım dileğimi yorumlayıp uygulayacaksınız.

Sabahattin Gencal, Bahçecik, 1981

Yusuf Ziya Sevinç Bursa Eğitim Enstitüsü öğrencileriyle İzmir Gezisinde
( Fotörlü Yusuf Ziya Sevinç, soldan üçüncü (ayakta) Sabahattin Gencal

III

Zili çaldım. Yenge hanım karşıladı beni. Sonra hocam, kızları… Aileden biriydim sanki. Bu karşılanış mutlu etti beni. Onlar da mutluydular. Sevgiyi yaratanların mutluluğu içinde konuştuk, konuştuk…
 Hocam, emekliliğinde küçük bir kayığı olmasını istiyordu. Nasip olmadı. Küçüklükten beri kemen çalmayı istermiş. Nasip olursa kursa gidecek. Çeviri yapacak… Sadece bunlardan değil torunlarından, salonlardaki çiçeklerden, kitaplardan konuştuk. Konuştuk, konuştuk…
Bunları ne diye mi yazıyorum? Siz hiçbir araya gelen birkaç kişinin politika dışında, dedikodu, çekiştirme, kıskanma… dışındaki konulardan söz ettiğini gördünüz mü? İşte hocamla konuşmalarım, mektuplaşmalarım bunun için zevk verir bana, güç verir bana.
Az kalsın unutuyordum. Saatçiliği bırakmış. Bir gözü rahatsızlanmış. “Bir okuma zevkimiz var. Gözümüzü kaybedersek bu zevkten de mahrum oluruz.” dedi. Kim okuma zevki uğruna dükkân kapayabilir? Hocamı sevmemde, takdir etmemde haksız mıyım?
IV

Bayramın üçüncü günü, öğretmenlik ve öğrencilik duygularıyla dolu olarak, eşimin amcasının kızı olan Hamdiye ablalara gittik. Hamdiye ablada bir bıldırcın pilavı yedik ki tadı damağımızda kaldı. Oğlu Mehmet ve arkadaşları akşam bıldırcın avına girmişler, gece çadırda kalmışlardı.
Mehmet öğrencimdir. Altı yıldır da Samsun Endüstri meslek Lisesinde öğretmen. Yemekten sonra bir ara, “Hocam gece hiç uyumadık. Sabaha kadar konuştuk. Sizden de söz ettik…”  dedi.
Ben ona “kitap” üzerine bir konuşma vermişim. Tabii hatırlayamadım. O anlattı. Gösterdi beni bana. İnsan oğlu övülmekten hoşlanır. Benim de bu iltifatlardan hoşlandığımı sanırsınız. Hayır asıl hoşlandığım, hoşlandığım demeyeyim, duygulandığım çadırda benden söz etmiş olmalarıdır. “Ne var bunda?” diyeceksiniz. Ne var olur mu? Düşünebiliyor musunuz ki avcılar konuşuyor beni. Kurban bayramında ava giden avcılar. Avcılar kolay kolay avdan başka bir şey konuşmaz. Bu bakımdan çok anlamlı buldum bu konuşmaları. Bıldırcın pilavından daha çok tatlı geldi bana. Doydum, doydum…

V

Samsundan dönerken, otobüste düşünüyordum. Param olsa ne yapardım? Gitmediğim, belki de hiç gidemediğim Marmaris’e, Bodrum’a, Antalya’ya mı giderdim? Hayır. İlkin öğretmenlik yaptığım yerlere giderdim: Muş’un Ziyaret’ine, Ordu’nun Perşembe’sine, Van’ın Muradiye’sine, İstanbul’un Kirazlı’sına giderdim. “Değişim”i görürdüm.  “Ürün”e bakardım. Bakar bakar doyardım.
İzmit’in Bahçecik’ine gelince Samsun gezisinin izlenimlerini geleceğe bir atılım gücü ile yazdım. Ancak bıldırcın pilavından sonra Mehmet’in söylediklerinin bende bir “an” içinde uyandırdığı duyguları yazamadım.
 “Yazdın işte. Daha ne kadar yazacaksınız.”  mi diyorsunuz? Hayır. Yazamadım. Başlayamadım bile. Ben günleri yazdım. O “an”ı değil. Gide mi demiş, yılları, günleri yazmanın kolay, anları yazmanın güç olduğunu?
Gerçekten güç. O “an”ı yazabilsem öğretmenlik mesleğinin ne olduğunu da anlatabilirdim. Yazamadığım o “an”ı duyuyorsanız sorun yok. Anlayamıyorsanız başka sözüm yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder