22 Kasım 2010 Pazartesi

Ayvaz Öğretmen ve Tijen

 

Mustafa Kuvancı

ÖĞRETMEN OLABİLMEK

Mustafa KUVANCI

Bir eğitim öğretim yılının daha başındayız. Milyonlarca öğrenci sıraları doldururken, binlerce öğretmen de onlara yeni ufuklar açmak için girecek sınıflara.

Öğretmenlikte on altı yılı geride bırakmış biri olarak meslektaşlarıma küçük bir hatırlatma yapacağım bu yazımda.

S. Ahmet Arvasi öğretmenliğinin ilk yıllarında başından geçen bir olayı anlatıyor bir yazısında: Ağrı`nın Doğubayezıt ilçesi Molla Şemdin Köyü`nde öğretmenliğe başlar Arvasi Hoca. Köy muhtarı kendisine "müellim bey" diye seslenir her zaman. O, muhtarın şivesidir, "muallim" sözünü telafuz edemediği için böyle söylüyordur diye düşünür. Ancak birkaç ay sonra muhtar Hoca`ya gelir ve şöyle der: "Ahmet Bey, sen gerçekten muallimmişsin. senden önce buraya gelenler hep "müellim" oldular ama sen "muallim"sin." (müellim: elem veren, üzen, inciten; muallim: ilim öğreten) Arvasi Hoca o an Anadolu insanının inceliğine hayran olduğunu söyler.

Bu birinciydi sevgili meslektaşlarım. Gelelim ikinci olaya: Bir edebiyat öğretmeni olarak matematiğin bende özel bir yeri olduğunu söylemeliyim. Matematikle ilgili ilk maceram ilkokul üçüncü sınıfta başlar: İlkokulu köyümün okulunda okudum. Beşinci sınıfların öğretmeni, aynı zamanda okul müdürü bir gün sınıfımıza geldi ve beni aldı dersten. Kendi sınıfına götürdü, tahtaya dört soru yazılmıştı. bir sıra çekti tahtanın önüne ve tebeşiri elime verip çöz bunları dedi. Dört soruyu da çözdüm hemencecik. Sonra sınıfa döndü, "Üçüncü sınıf öğrencisi bu çocuk bu soruları yapıyor da siz nasıl yapamıyorsunuz?" deyip bir sıra dayağı çekmişti sınıfa. Tabii ben de akşam ağzım burnum dağılmış şekilde gitmiştim eve. Beşinci sınıflar senin yüzünden yedik diye bir temiz dövmüşlerdi beni.

Şehirde orta okula başladığımda matematik hayranlığım devam ediyordu. 6. sınıfta Ayvaz adında bir öğretmen gelmişti dersimize. Sarışın, mavi gözlü, sevecen, yumuşak sesli, hiç bağırmayan bir öğretmendi Ayvaz Bey. Onun sayesinde matematik hastası olmuştum. Her soruda tahtaya kalkardım. Kendime onu örnek alır, onun gibi kullanırdım tahtayı. Sınavlarda arkadaşlarım sağıma soluma oturmak için yarışırdı. Yedinci sınıfta da Ayvaz öğretmenim geldi dersimize ve benim matematik yeteneğim okulda konuşulur hale geldi.

Sekizinci sınıfa başladığımızda Ayvaz öğretmenin tayininin çıktığını duyduk. Artık yoktu. Dersimize okulda "Tijen" lakaplı bir bayan öğretmen geldi. İsmini bile hatırlamıyorum. O dönemde filmlerde rol alan Tijen adlı bir karekterin ciyak ciyak bağırmasından dolayı bu öğretmene de Tijen lakabının verildiğini hatırlıyorum. Bir de "Tijen" öğretmenin ciyaklamaları ve yüzümüzdeki parmak izleri...

O yıl matematikten nefret ettim. Her yıl takdirle bir üst sınıfa geçerken o yıl tüm derslerim on olduğu halde matematiğim "bir"di. Matematikten bütünlemeye kaldım. Tek dersten borçlu liseye geçtim.

O gün bu gündür çarpım tablosunu dahi hafızamdan sildim. Rakamlara öyle bir sırt çevirdim ki üniversiteye gittiğimde İnkılap tarihi vizesinde cumhuriyetin ilan tarihini bile hatırlamadım ve her şeyi yazıp "1923"ü aklıma getiremeyip bir tarih salladığım için hocadan iyi bir azar yedim.

Çoğu zaman ev telefonumu bile aklımda tutamaz hale geldim. Bereket cep telefonları çıktı da numara ezberleme sorunu da kalmadı.

Öğretmenliğe başladığımda önümde iki yol vardı: Ya Ayvaz öğretmen olacaktım ya da Tijen. Diğer bir deyişle ya muallim olacaktım ya da müellim.

Ben Ayvaz öğretmen olmayı tercih ettim. On yedinci yıla başlarken doğru yolu seçtiğimi ve başarılı olduğumu yıllar öncesinden mezun ettiğim öğrencilerimin her fırsatta ziyaretime gelişlerinden anlıyorum.

Sevgili meslektaşlarım, yeni bir eğitim öğretim yılına başlarken önünüzde iki yol var. Tercih sizin.

http://webcache.googleusercontent.com/

 

AYVAZ ÖĞRETMEN VE TİJEN

“Bir Ayvaz öğretmenin vardı, hatırlıyor musun?” dedi babam.
“Hatırlamaz olur muyum? Ayvaz öğretmenimi hiç unutmadım ki…”
“Geçenlerde çarşıda karşılaştık. Seni sordu, selamı var.”
“Yaa, buralarda demek, emekli olmuş mu?”
“Olmamış, çalışıyormuş hala. Kendi köyünde çalışıyormuş. İstersen bir ziyaret et gelmişken.”
“Tabii ki giderim Ayvaz öğretmenimi ziyarete. Çok iyi olur.” deyip daldım geçmişe.

Yirmi yıl önceydi. Altıncı ve yedinci sınıflarda matematik dersimize gelmişti Ayvaz öğretmen. Matematik hayranı olmuştum onun sayesinde. Her ders beni tahtaya kaldırır, en zor soruları çözdürürdü. Ben çözdükçe o keyiflenir, övgü dolu sözlerle oturturdu sırama.

Ben de ona özenir, kravatımı onun gibi bağlar, tahtayı onun gibi kullanırdım. Kara tahtaya yazdığım rakamlar onunki gibi hep aynı hizada olur, santim oynamazdı aşağı, yukarı. Şimdiki simetri hastalığım da oradan kalma herhalde.

Sınavlarda sınıf arkadaşlarım sağıma soluma oturmak için yarışırlar, kağıdımı göstermem karşılığında tostlar, gazozlar vaat ederlerdi.

Ayvaz Bey sadece matematikçimiz değildi. Aynı zamanda sınıf öğretmenimizdi. Rehberlik dersinde bizimle sohbet eder, kitap okumamızı sağlardı. Çalıkuşu’nu o okutmuştu bana. Ben, Çalıkuşu’nun Feride’sinin erkek versiyonu olarak görmüştüm Ayvaz öğretmenimi. Sadece Çalıkuşu’nu değil, sayısız romanı okumamı sağlamıştı Matematik öğretmenim Ayvaz Bey. Matematiği sevdirdiği gibi, edebiyatı da sevdirmişti bana. Edebiyat öğretmenliğini tercih etmemde onun etkisinin olduğunu şimdi fark ediyorum.

Cüneyt Arkın’ın “Öğretmen Kemal” adlı bir filmi gelmişti sinemaya. Okul müdürü filme gitmemizi istemişti, biz de sınıf olarak gitmiştik Ayvaz öğretmenimle. Ben param olmadığı için gitmek istememiştim de Ayvaz öğretmenim almıştı biletimi.

Sekizinci sınıfa başladığımızda başka biri geldi matematik dersimize. Ayvaz öğretmenin tayini çıkmış, gitmişti. Adını hatırlamıyorum; ama lakabını hiç unutmuyorum o yıl dersimize gelen matematik öğretmeninin: Tijen!

O yıllarda bir opera sanatçısı tiplemesi vardı Türk filmlerinde. “Tijen” adlı bu karakter, bed sesiyle kulakları tırmalıyordu, sesi gibi suratı da meymenetsizdi. Hani vardır ya her okulda, her öğretmenin bir lakabı, bu öğretmene de Tijen ismi öğrenciler tarafından uygun bulunmuştu.

Ayvaz Bey’den onlarca anı kalmışken, Tijen’le ilgili, tüm zorlamalarıma rağmen, hiçbir şey bulamıyorum hafızamda. Sadece “ciyaklama”yı andıran bir ses ve yüzümüzdeki parmak izleri… Bir de altı ve yedinci sınıfta takdir alırken sekizinci sınıfta matematik dersinden, tek dersten, bütünlemeye kalışım ve liseye matematikten borçlu geçişim. Sonra matematikten ipleri koparışım, çarpım tablosunu dahi unutuşum…

On sekiz yıl olmuştu Ayvaz Hoca’mı görmeyeli. Üniversiteyi bitirmiş, askerliğimi yapmış, edebiyat öğretmeni olarak göreve başlamıştım yıllar önce. Öğretmenliğe başladığım ilk gün, ilk derse girerken Ayvaz öğretmenim gelmişti gözlerimin önüne. Her zaman bize gülümseyen, sevecen, babacan Ayvaz öğretmenim. Her zaman traşlı, takım elbiseli, tertemiz giyimli Ayvaz öğretmenim… Sonra bir de Tijen geçti zihnimden. İğrenç sesli, suratsız, sevimsiz, boyalı ve ojeli uzun tırnaklarıyla yüzümüzdeki şamar izleri… O an söz verdim kendime: Yeni bir yolun, yeni bir hayatın ilk adımındaydım. Ayvaz öğretmen olmak da vardı, Tijen olmak da… Ben “Ayvaz Öğretmen” olacaktım!

Öğretmenliğimin onuncu yılını tamamlarken, ilk gün kendime verdiğim sözü tutmanın mutluluğunu yeniden yaşıyorum. Her ne kadar diğer meslektaşlarım beni eleştirseler, öğrenciyle kurduğum diyalogdan rahatsız oldukları için zaman zaman uyduruk bahanelerle beni üst makamlara şikayet etseler de asla “Ayvaz Öğretmen”likten vazgeçmeyeceğim. Öğretmenliğin yüz karası “Tijen”lerle de sonuna kadar mücadele edeceğim.

Babaannem hastalanıp ölüm korkusuna kapılınca “Torunumu istiyorum, ölmeden onu göreyim” demiş. Babamın “Önemli bir şeyi yok.” sözüne rağmen izin alıp gelmiştim babaannemin yanına. Birkaç gün daha kalacaktım memlekette. O zaman Ayvaz öğretmenimi de görebilirdim.

Ertesi gün gittim öğretmenimin köyüne. İki katlı okula girdiğimde bir hademe karşıladı beni. Ayvaz Bey’i sordum, “Gel!” deyip düştü önüme. Üst kata çıktık, koridorun sonuna doğru yürüdük. Herhalde öğretmenler odasına gidiyoruz diye düşünürken, bir sınıfın önünde durup tıklattı kapıyı:

“Ne yapıyorsun? Dersteyse teneffüsü beklerdik, dersi bölmeyelim” diyordum ki sınıfın kapısı açıldı. Bir çift mavi göz gördüm önce. Sonra beyaz saçlar… Ayvaz öğretmenim yaşlanmış!..

“Buyurun!” dedi her zamanki nezaketiyle.
“Öğretmenim, dersinizi böldüğüm için özür dilerim. İstemeden oldu. Arkadaş aldı getirdi buraya.” dedim mahcubiyet içinde.

“Önemli değil efendim, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben sizi ziyarete gelmiştim öğretmenim, Merkez İlköğretim Okulu’ndan öğrenciniz Mustafa Resüloğlu.”

Bir an durakladı Ayvaz öğretmenim, birkaç saniye baktı dikkatlice, sonra kollarını açıp sarıldı sımsıkı. O an ağladığını fark ettim öğretmenimin. Benim de tutamadı gözyaşlarım daha fazla kendini. Bu tabloya şaşıran öğrenciler de yerlerinden kalkmış, yaklaşmıştı bize.

Kolumdan tutup sınıfa çekti beni. Öğrenciler koşuşturup oturdular sıralarına meraklı bakışlarla. Ayvaz Bey, öğretmen masasına yöneldi, sandalyeyi çekip oturttu beni. Sınıfa döndü:

“Benim öğrencim!” dedi gururla. “Yıllardır görmemiştim onu. O da öğretmen, hem de iyi bir öğretmen. Nereden mi biliyorum? Ancak iyi bir öğretmen, öğretmenlerini ziyaret eder de ondan.”

Mustafa KUVANCI

2 yorum:

  1. Teşekkür ederim paylaşımınız için. Selamlarımla...

    Mustafa KUVANCI

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim paylaşımlarınız için, selam ve saygıyla...

    Mustafa KUVANCI

    YanıtlaSil