22 Kasım 2010 Pazartesi

Ah Muradiye / Fuat Gencal

                    

I

Trenimiz acı bir düdük çaldı. El sallamalar ve güzel Samsun’um geride kaldı.
Ben pencere kenarındaydım. Karlı dağlara bakıyor, ablak yüzlü ayla söz ediyor ve için için ağlıyordum. En çok da öğretim yılı ortasında sınıf arkadaşlarımdan ayrıldığıma üzülüyor, acı bir ilâç içmiş gibi oluyordum.
Yanımda babam vardı. Bir mumya gibiydi. Ağzını bıçak açmıyordu.
Karşımda annem. Kardeşim Ahmet’i susturmaya çalışıyor.
Kompartımanımızda başka kimse yoktu. Ayrılık acısı tren tıkırtısına karışarak bizi uyuttu. Gözlerimizi Sivas’ta açabildik.
Bekleme salonunda üç dört saat üç dört ay gibi geldi bize. Annem yollukları açtı. Lokmalar boğazımızda düğümlendi… Babam eşyaların aktarılması için salondan ayrılmış, rahatsızlanan annem kanepeye uzanmıştı. Ah-met’le ilgilenmek de bana düşmüştü.
Yolçatıda da ben ilgilenmiştim Ahmet’le. Babam yine eşyaların aktarılmasıyla uğraşıyordu. Sözde aktarma olmayacaktı; ama…
Yolçatıdan yarım saat sonra Elazığ’daydık. Posta ertesi sabah kalkacaktı. Bekleme salonunda kalamazdık. Dolmuşla kente çıktık.
Babam otelciyle bir şeyler konuştu. Geri döndük. Yer mi yoktu? Yoksa otel çok pahalı mıydı? Başka bir otele yerleştik.

Yengeciğimin hazırladığı köfteler bozulmamıştı. Hem ağladık, hem yedik. Karnımızı bir güzel doyurduk.
Babam dışarı çıktı. Çok geçmeden elinde bir kitapla döndü. Bana bir masal kitabı almıştı. Bizimle ilgilenemiyor, ama canımızın sıkılmasını da istemiyordu anlaşılan.
Onu kırmamak için okur gibi yapıyordum. Kitap sayfalarında öğretmenimi, arkadaşlarımı görüyordum. Perili köşkler, geride kalanlar, Prensler, gideceğimiz yer… Çok karışık duygular kaplamıştı beni.
Babacığımız bizden önce uyumuştu. Çok yorgundu. Sessizce ona bakıyorduk. Babamızı çok seviyorduk.
Ertesi akşam da Tatvan’daki bir oteldeydik. Ban-yolu bir oda tutmuştuk. Annem trende kapkara olmuş giysilerimizi yıkadı. Hasta oluruz diye bizi yıkamadı.
Babam geç saatte geldi. Kamyon bulamamıştı. Feribotla Van’a, oradan Muradiye’ye geçecektik. Sonra da babam gelip eşyaları alacaktı. Bu üç beş eşya dert oldu başımıza.
            Sabahleyin plan değişti. Erçiş’e bir kamyon çıktı. Van Gölü’nü batıdan dolaşıyorduk. Ahlat ile Adilcevaz arasında kamyonumuz bozuldu. Birkaç saat Türkiye’nin en büyük gölünü seyretmek zorunda kaldık.
            Masmavi suların bittiği yerde kar başlıyordu. Akşam ışıklarının sularda yıkanması da insanı büyüleyecek gibiydi. Ama biz üşüyorduk.
            Akşam yemeğini Erçiş’te yedik. Biraz da ısındık. Sarılıp sarmalandıktan sonra tekrar yola çıktık. Bu kez çok sürmedi yolculuğumuz. Yatsı ezanı ile Muradiye Ortaokulu lojmanına indik.
            Babam birkaç gün okula başlamadı. Ben de…
            Hep beraber ambalajları açtık. Yeni yuvamızı kurduk.
           
                                               II

Sınıfa girdim. Muradiye Merkez İlkokulunda ilk günüm. Öğretmenim soruyor:
-         Senin adın ne, yavrum?
-         Fuat…
-         Hangi okuldan geldin, numaran kaçtı?
-         Samsun Alpaslan İlkokulu, 2C, 56
-         Geç otur şuraya.
Levent’in yanına oturdum. Levent kaymakamın oğluydu. Önümüzde de hâkimin oğlu Oğuz vardı. Kümemiz memur çocuklarından oluşuyordu.
Diğer kümelerde elleri, enseleri sabun görmemiş, üstleri başları da temiz olmayan çocuklar vardı. Bu iri, kara ve parlak gözlü çocuklar beni daha ilk gün dövmeye kalktılar…
Okul dönüşü sanki bir roman okuyordum evde. Babam sonuna dek dinledi dinledi ve;
- Bu sümüklü, yuvarlak gözlü dediğin çocukları seveceksin yavrum. Onlarla arkadaş olursan hepsinin altın yürekli olduğunu göreceksin… dedi.
Babam pek konuşmaz. Ama her sözü bizim için yasa değerindedir. Diyebilirim ki herkes de onun öğütlerini yerine getirir.
İkinci gün de babam okula geldi. Öğretmenle konuştu. Bu kez Reşo’nun kümesindeydim.
Bir yandan arkadaşlara, bir yandan da doğaya uymaya çalışıyordum. Doğa sertti. Doğa acımasızdı. Samsun’dan aldığımız giysiler beni korumuyordu. Babama da bir şey demiyor, onu üzmek istemiyordum.
Bir gün elektrik direğinin tepesinde bir leylek gördüm. O kadar sevindim ki. Kardeşim Ahmet de sevindi, “Onu isterim.” Diye tutturdu.
Leylek tuttu baharı getirdi. Kuşları kelebekleri. Artık çiçeksiz mevsim bitti.
Muradiye’yi sevmeğe başladık. Samsun’daki arkadaşlarımı unutamadım; ama Reşo’larla, Memo’larla, Cemo’larla da kaynaştık.
            Babam salt ortaokula değil bütün kasabada büyük saygınlık kazandı. Bundan olacak tüm Muradiye’liler bizi sevdi. Biz de onları.
            Özlemlerim, karışık duygularım ağır basıyordu. Çünkü arkadaşlarım yoktu. Kimileri davarın peşinden yaylaya çıktı. Kimileri tarlada bostanda. Bazı memur çocukları da tatile çıktılar.
            Biz de tüm çevreyi gezdik. Sıkıntıyı ezdik. Çok şeyler de öğrendik.
            Bir gün kaba kuşlukta Ahmet’i de alarak Kandahar Kalesine çıktık. Şahismail’in yaptırdığı bu kaleden Muradiye’yi seyrettik:
            Bir yanda memur lojmanları, bir yanda da toprak evler…
            Babam sınıftaki ilk günümü hatırlattı bana. Bir yanda memur çocukları, bir yanda da diğerleri. Kümelerimiz karışmış, çocuklar kaynaşmıştı. Evler ne zaman kaynaşacak? Evlerin kaynaşması?
            Babam hemen sözü kesti. Anlayamadığım konuda da konuşmazdı.
            Resim defterimi yanıma almıştım. Ben toprak evleri çizerken Ahmet bana bakıyor, babam da 50 liralık makinesiyle fotoğrafımızı çekiyordu…
            Her yerde fotoğraf çektirdik: Ders kitaplarına bile geçen Bendimahı Şelalesinde, Çaldıran Anıtında, Değirmenlerdeki kilisede, Kılıç yayladaki kümbetlerde… Hem de ilginç fotoğraflar: Kağnılar, öküzler, çamışlar; bahçe tandırları, kalaklar… arasında.
            Komşumuzun köpeği Mini’nin fotoğrafını da çekmek isterdim. Hoca hanım çok çekmişti ondan. Başkaları da şikayetçiydi; ama biz değil. Mini benim en çok da Ahmet’in arkadaşıydı.
            Mini Ahmet’i korurdu. Ahmet oğlakların, kuzuların arasına rahatça girebilirdi. Düşe kalka oynarlardı çimenler üzerinde.
            Annem kızardı. Her gün giysilerini değiştirmek güçtü. Güçtü ya, babam “çocuğa dokunmayın.” derdi…
                       
                                               III

            Bir düş müydü o günler? Kaymakamlarla İran sınırındaki Karasaban Köyüne gittik. Muhtarın odasına indik. Yerdeki minderlere oturduk. Muhtar seçim sandığından çay, şeker ve bardak çıkardı. Semaver kuruldu.
            Ben kıtlama içemiyordum. Oysa Ahmet kıtlamayı çok seviyordu.Tabii şekerleri bütün bütün atıyordu ağzına.
            Çaydan sonra köyü gezmeye çıktık. İlginç gözlemlerim oldu. Dağların tepelerindeki mezarları ilk kez orada gördüm. Taştan atları da…
            At heykellerinin birine Ahmet bindi. Birine de ben. At üstünden seyrettim İran topraklarını. Benim yurdumun toprakları daha güzel.
            Kaymakam Beylerin ikizleri Ayşegül ve Füsunla bizim Ahmet saklambaç oynadılar. Boğaların böğür-melerinden, köpeklerin havlamalarından korkmadan tezek arabalarının, kalakların arasında saklanıyorlardı.
Bir ara Ahmet kayboldu. Zamanında bulmasaydık zincire bağlı köpek tarafından parçalanabilirdi. Yanına öyle yaklaşmıştı ki. Kim bilir Mini sanmıştı belki de.
Köy güzeldi.Asıl köy dönüşü güzeldi. Karasaban- Çaldıran- Muradiye. Pikabın arkasındaydık. Yıldızlara bakıyorduk. Onlara o kadar yakındık ki…

Geç vakit Muradiye’ye geldik. Çok küçük ve bakımsız gördüğümüz Muradiye, yolu, suyu, akşamdan gece yarısına dek yanan ışıkları ile bir başkent gibiydi.
Bu baş kentimizin, kasabamızın bir çok köylerini gezdik. Geriliği, Cilalı Taş Devri yaşantısını da gördük…
Ve günler geçiverdi.
Üçüncü yılımızda Muradiye’den ayrılırken gözlerimiz dolu dolu. Babamın çerçeveleri arasından yaşlar dökülüyor. Babamın ağladığını ilk kez görüyorum. Ben de ağlıyorum. Hepimiz ağlayarak geriye bakıyoruz.

      IV

Demek o gün buğulu gözlerle son kez seyretmişiz Muradiye’yi ve bizi yolcu etmeye gelen sevgili Muradiye'lileri.
Bu seyredişin “son” olduğunu ayrılıştan bir sene sonra 24 Kasım 1976’da öğrendik. Ahmet bile oturdu, hüngür hüngür ağladı. Televizyondaki görüntülerle yüreğimiz parçalandı.
Arkadaşlarım, Reşolar, Memolar, Cemolar… DEPREM.
AH ARKADAŞLARIM, AH MURADİYE.

            Bahçecik, 1976

1 yorum:

  1. Bu hikaye beni cok duygulandirdi. Hic gitmedigim Muradiye yi merak ettim.
    1987 de aglaya aglaya gelin gittiyim Diyarbakir dan bende aglaya aglaya donmustum.
    Kaleminiz e yureginize saglik

    YanıtlaSil